İfade Özgürlüğüİnsan Hakları

2911 davaları artıyor: Münferit değil, siyasal tercih

Foto: Hayri Tunç
MELTEM AKYOL

Barınamayan öğrenciler, kadınlar, işçiler, çevre mücadelesi verenler ve elbette gazeteciler… Liste uzayıp gidiyor… Hemen hepsi 2911’lik… Çünkü hak arama eylemi yapıyorlar…

Aslında, toplantı ve gösteri özgürlüğü Türkiye’de uzun yıllardır ihlal edilen haklardan biri. Özellikle 2013 yılındaki Gezi Parkı eylemlerinin ardından, görüşlerini açıklamak için barışçıl gösteri-yürüyüş düzenlemek isteyenlerin kamusal alana erişimi giderek azaldı ve ifade özgürlüğü geriledi. Bu gerileme hali, toplantı ve gösteri özgürlüğüne nihai bir darbe vuran OHAL ilanı ile devam etti.

Türkiye’de toplantı ve gösteri denilince akla “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu” geliyor. Bu kanun, aslında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usulleri gösteriyor. Anayasa’nın 34. maddesindeki “Herkes, önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” ve “Şehir düzeninin bozulmasını önlemek amacıyla yetkili idari merci, gösteri yürüyüşünün yapılacağı yer ve güzergahı tespit edebilir” hükümlerinden hareketle, vatandaşların bu demokratik haklarını kullanabilmelerine olanak sağlamak amacıyla çıkarılmış. Aslında bugün gördüğümüzün aksine, bu kanunun toplantı ve gösteri hakkının özünü ortadan kaldıracak şekilde yorumlanması mümkün değil. Ama her hak arama eyleminde 2911 karşımıza bir bariyer olarak çıkıyor. Öyle ki yapılan araştırmalar şu anda Türkiye’de birçok kişinin kamusal alanda toplantı ve gösteri hakkını kullanmaktan korktuğunu gösteriyor.

Cumartesi İnsanlarına 2911’den dava

Cumartesi İnsanları, “2911 bariyerinden” nasibini alanlardan. Annelerin 700. hafta buluşmasına yapılan polis saldırısında, aralarında kayıp yakını ve hak savunucularının da olduğu 46 kişiye, 2911 Sayılı “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet ettikleri” iddiasıyla dava açıldı. Yargılanan 46 kişi için altı aydan üç yıla kadar hapis isteniyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, sözlerine Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta etkinliğine yapılan saldırının ifade özgürlüğüne, toplanma özgürlüğüne ve en çok da hakikat ve adalet mücadelesine yapılmış bir saldırı olduğunu söyleyerek başlıyor. Bu saldırıların durdurulması için pek çok hukuki girişimde bulunduklarını anlatan Yoleri, yargının bu girişimlere, gözaltına alınan Cumartesi İnsanları’na dava açarak yanıt verdiğini söylüyor.

2911 davaları ile çok sık karşılaştıklarını anlatıyor Yoleri: “Sokağa çıkılan -toplanma hakkının, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı- her durumda bu madde ile karşı karşıya kalıyoruz. 2911’in değişik halleri var. Örneğin, Terörle Mücadele Kanunu ile ilişkilendirilen bir düzenlemesi de var. Ancak, Cumartesi İnsanları’nın davasında ‘İzinli olmadan, uyarıya rağmen dağılmayarak bir suçun işlendiği’ iddia ediliyor. Bu ilk de değil elbette. ‘Cumartesi İnsanları kaç defa gözaltına alındı, yargılandı?’ sorusuna cevap vermek zor. İlk yıllarda,1999’a kadar devam eden o süreçte, sayısız kere gözaltılar, 2911’e muhalefetten açılan soruşturmalar ve bu soruşturmalarda bazen davalar söz konusu. Bazen de takipsizlik kararı verildi. Son dört yıllık süreçte her hafta müdahale, her hafta gözaltı yapıldı.”

Peki söz konusu eylemden iki yıl sonra Cumartesi İnsanları’nın neden yargılandığı konusunda sözlerine, “Burada aslında kritik bir karar alındığını düşünüyorum” diye başlıyor Yoleri ve şöyle devam ediyor: “Bu davanın açılmasının tarihi bir önemi var. Aslında sıklıkla ifade ettiğimiz rejimin giderek otoriterleştiği, hatta totaliter bir karakter kazandığı, demokrasi ve insan haklarından uzaklaştığı bir dönemde bu karar verildi ve davanın açılması bu dönemin ilanı niteliğinde oldu. Taleplerinin meşruiyetini bütün dünya tarafından, hatta bu iktidarın kendisi tarafından da kabul edilen ‘Cumartesi Anneleri’nin eylemini yasaklıyorum, onlara dava açıyorum’ demek aslında, ‘bundan sonra kimseye izin vermeyeceğim’ demekti, öyle de oldu. İşçiler, kadınlar, öğrencileri LGBTİ+’lar, avukatlar… Kim hak aramak, eylem yapmak istediyse yasak ile, müdahale ile ve hatta dava ile karşılaştı. Ağırlı olarak da 2911’den… Bu dava, sadece kayıplara karşı yürütülen mücadeleye değil, tüm toplumun toplanma ve gösteri özgürlüğüne yönelmiş bir tehdittir.”

Haber takip ederken darp, gözaltı sonrası 2911’den dava

Gazeteci Buse Söğütlü de hakkında 2911’den dava açılanlardan. “8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne” katılan Söğütlü, 34 kişi ile birlikte yargılanıyor. Meselenin iki yönüne dikkat çeken Söğütlü, ilk olarak 2911’in uygulanma biçimi konusunda şöyle konuşuyor: “Toplumun, adalet ve insanca yaşam başta olmak üzere, hemen her hak talebinin polis saldırılarıyla karşılaştığı bir dönemde 2911’in hukuki zeminde uygulanmadığı açık. Eylem yapmak, eylemlerde demokratik talepleri dile getirmek anayasayla güvence altına alınmış olmasına rağmen, 2911 sayılı kanun gerekçe gösterilerek defalarca ve sistematik olarak davalar açıldığını gördük. Bütünüyle keyfi yürütülen ve özünde toplumsal muhalefetin sesini kısmayı amaçlayan saldırı, bizi soruşturma/kovuşturma süreçleriyle karşı karşıya bırakıyor.”

İkinci yönünde ise, gazeteci olarak eylemi takip etmesine rağmen yargılandığı gerçeği. Şöyle anlatıyor Söğütlü: “Biz gazeteciler zaten büyük bir sindirme kıskacıyla karşıyayız, bir de bu eylemleri takip ederken 2911 gerekçe gösterilerek yargılanıyoruz. Kadına yönelik şiddete karşı sokağa çıkan kadınlara polisin sert bir şekilde saldırması yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde haberdir. Hal böyleyken haber takibi esnasında küfür, hakaret ve darpla gözaltına alınmak; sonrasında yargılanmak… Aslında gözaltına alınan gazeteciler üzerinden gazetecilik mesleğine dönük bir mesaj niteliği taşıyor. Devlet, polisi ve yargısıyla, gazetecilere, ‘toplumsal muhalefetin sesini duyurmayacak’ mesajı vermeye çalışıyor. Oysa gazeteci, çatışmalı eylem de dahil her haberi rakip edebilir ve takip ettiği haberlerin içeriklerinden sorumlu tutulamaz.”

Münferit değil, siyasal tercih

Hemen her hak arama eyleminde ve elbette bu eylemler sonrası açılan davalarda gördüğümüz isimlerden biri, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu. Aynı zamanda hukukçu olan Sezgin Tanrıkulu, 2911 nedeniyle açılan davaları ve hak arama eylemlerinde yaşananları bir bütün olarak değerlendirmek gerektiği görüşünde. Tanrıkulu’na göre meselenin iki yanı var: ilki, anayasal hakkını kullananlara bu kanun yoluyla bariyer kurma, yani gözaltına alma, dava açma, diğeri de bu yolla bütün sokağa çıkma, hak arama hareketlerine dönük baskıyı göstererek hakkın kullanımını engelleme. Şunları söylüyor Tanrıkulu: “İktidar, hukuk devleti ve demokrasi ilkelerinden ayrıldıkça, yani aradaki makas genişledikçe, baskı daha da görünür oluyor. İktidar, aktivistlere, hak arayanlara, hak aramanın haberini yapan gazetecilere baskıyı arttırarak hükmünü sürdürmeye çalışıyor. Son dönemde dikkat ederseniz hemen her hak arama eyleminde baskının, gözaltına alma biçimlerinin ve hemen arkasından gelen davaların sertleştiğini görüyoruz. Bu, sadece kolluk kuvvetlerinin, yargının tercihi değil. Doğrudan iktidarın bu baskıyı görünür kılma, herkesin bunu görmesini sağlama stratejisinin bir parçası. Sindirme, ürkütme ve geri adım attırmayı sağlama, haber yaptırmama ve nihayetinde sokağa çıkmamayı sağlama amaçlanıyor. O nedenle hem artan baskıyı hem de açılan davaları birlikte düşünmek gerekiyor. Yani hak arayanlara dönük şiddet daha da artıyor, bunu yapan kolluk bırakın cezalandırılmayı, bazen terfi ediyor. Yargılanmıyor, üstüne hak arayanlar yargılanıyor. Nitekim Cumartesi İnsanları’na 700. haftada şiddet uygulandı, gözaltına alındılar. Sonuçta kolluk kuvvetlerine değil, Cumartesi İnsanları’na dava açıldı. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, barınamayan öğrenciler, işçiler… Kısacası her hak arama eylemi sonrası baskı, şiddet, gözaltı ardından dava… Özetle bütün bunlar onu uygulayanın tercihi değil, siyasi iktidarın tercihi. Bunu gözden kaçırmamalıyız.”