İnsan Hakları

Alevilerin medya ile mücadelesi: Yok sayılma, ayrımcılık ve hedef gösterilme

MELTEM YILDIRIM

Aleviler, yüzyıllardır bazı sosyolojik ve siyasi sebeplerden ötürü kendilerini hakim kimlik ve kültüre izah etmek durumunda bırakılıyorlar. Yüzyılın en büyük görünürlük arenası olan medyada da bu durum değişmediği gibi birçok sorun da yaratıyor. Aleviler, medyada ya yok sayılıyorlar ya da çeşitli şekillerde hedef gösteriliyorlar ve ayrımcılığa maruz bırakılıyorlar. Basın yayın yoluyla yaygınlaşmış bir şiddete de maruz kalan Aleviler, günü geliyor, Sivas Katliamı gibi basının rolünün büyük olduğu katliamlarda katlediliyorlar.

Medyada ayrımcılığa uğrayan ve hedef gösterilen Aleviler, haklarını hukuki yönden aramalarının önünde bir engel yokmuş gibi gözükse de adaletin algı bariyerlerine de takılıyorlar. Basın yayın yoluyla Alevilere yönelik işlenmiş suçların uçsuz bucaksızlığında, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan ve Aleviler hakkındaki araştırma ve raporları ile tanınan Berlin Humboldt Üniversitesinden sosyolog Dr. Nil Mutluer ile Alevilerin basında yer alma biçimlerini konuştuk.

Mahkemeler, ‘şahsa hakaret yok’ diyerek başvuruları reddediyor

PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, basında Alevilere yönelik ayrıştırmanın ve hedef gösterme dilinin bilinçli, ideolojik bir zeminde üretildiğine dikkat çekiyor.  Kaplan, geçtiğimiz aylarda Diyanet’i eleştirdiği konuşmasının engellenmesini ve farklı aksettirilmesini hatırlatarak “Başıma somut olarak Isparta’da gelen bir olay var. Bizim yaşadığımız olay farklı, Akit’in kamuoyuna yansıttığı çok farklı. Basında bir kesim Alevilere yönelik bilinçli olarak böyle haberler yapıyor. Alevi örgütleri ve yöneticileri bilinçli olarak hedef gösteriliyor” dedi.

Son dönemlerde artan kapı işaretleme olaylarına dair yapılan başvurular ile basında işlenen nefret suçlarına yönelik yapılan başvurularda hukuki sürecin paralel işlediğini, sonucun aynı düzlemde belirlendiğini belirten Gani Kaplan, yargıda Alevilere yönelik işlenen suçlara dair blok tavra dikkat çekti: “Korku salıyorlar. Ama nedense bizim tüm müracaatlarımızda, dilekçelerimizde, suç duyurularımızda bize verilen yanıt şu: ‘Mahallenin delisi.’ Yani bu ülkenin tüm delileri işi gücü bırakmış, Alevilerin kapısını işaretliyor. Öyle bir imaj veriyor devlet. Basında veya sosyal medyada çıkan hakaretlerle ilgili de suç duyurusunda bulunduğumuzda ‘Sizin isminiz yoktur, kişiye yönelik değil’ diyerek savcılık reddediyor.”

En son çevirmen Fatih Özgüven’in “ensest” kelimesini “kızılbaş” olarak çevirmesi örneğinde de görülen ve tarih boyunca muhalif görülen toplulukların ensest gibi insanlık utancı durumlar atfedilerek etiketlenmeye çalışılmasına da değinen Kaplan, bu ve benzeri durumlara dair yaptıkları başvurularda da sonuç alamadıklarını şu sözlerle belirtti: “Önyargı, bir algı sorunu. Alevilere dair üretilen mum söndü ve ensest ilişki meselesini ‘Komünizm aslında budur’ diye daha sonra komünistlere de atfettiler. Bu çeviri de böyle beyine yerleşmiş bir kurgudur. Bununla alakalı müracaatlarda da ‘Kişisel olarak size hakaret yok’ diye savcılar ve mahkemeler reddediyor.”

Mahkemelerin başvuruyu kabul ettiği durumlarda dahi sonuç alamadıklarını paylaşan Kaplan, bazı basın yayın kuruluşlarına mahkeme kararı ile tekzip gönderdiklerini ancak bunları da her zaman yayınlatamadıklarını belirtti. Sosyal medya üzerinden edilen hakaretler ve üretilen nefret söyleminde de aynı bariyere takıldıklarını kaydeden Kaplan, başvuruların hakaretin doğrudan kişiye yönelik olmaması gerekçesiyle reddedildiğini dile getirdi.

Alevilerin taleplerinin görülmemesinin en büyük sorumlusu basın kuruluşları oldu

Sözlerine, Alevilerin gündeme gelmesinde Türkiye’deki iktidarların ortak yaklaşım biçimleri  ve söylemleri olduğu tespiti ile başlayan Berlin Humboldt Üniversitesinden sosyolog Dr. Nil Mutluer, bu yaklaşım ve söylemleri, “Alevilerin kendilerini, çoğulluklarını özgürce anlatmalarına izin vermeyen, Alevilerin başlarına gelen ayrımcılıkları sıradanlaştıran, yok sayan ve daha da vahim olarak Alevileri hedef gösteren” yaklaşım ve söylemler olarak tanımladı.

1990’lı yılların sonuna kadar “Alevi” kelimesinin basında fazla yer alamamasına dikkat çeken Mutluer, adını dahi geçirmeyerek yok sayma eğiliminin Alevilerin birçok alanda uğradıkları sistematik ayrımcılığın da ifşa edilmesini zorlaştırdığını, günümüzde bu durumun dönüşerek farklı boyutlara ulaştığını kaydetti. 2013 yılında Hrant Dink Vakfı için hazırladığı “Medyada Nefret Söylemi” raporundan bu yana, ondan fazla ilde yaptığı araştırmalarda Alevilerin yaşadıkları sorunlarla ilgili farklı yaklaşımları olmasına rağmen Alevi kurumlarının devlet karşısında ortak talepler geliştirebildiklerini gördüğünü fakat buna rağmen taleplerinin belirli basın mekanizmalarıyla muğlaklaştırıldığını ifade eden Mutluer, sözlerini şu şekilde sonlandırdı: 

“Alevilerin talepleri net: Gündelik hayatta ayrımcılığa uğramamak, ibadetlerini rahatça yapabilmek ve eşit yurttaş olarak kabul edilmek. Bu taleplerin detaylarını Alevi Çalıştaylarında da dile getirdiler. Cemevleri ibadethane sayılsın, din derslerinde Alevilik, Alevilerin anlatımıyla aktarılsın, Alevilere yönelik ayrımcılıkla aktif bir şekilde mücadele edilsin, Sivas Katliamının yaşandığı Madımak Oteli Utanç Müzesi olsun bu taleplerin bazıları. Oysa, bu kadar net talepler kamuoyuna ‘Aleviler ne istediklerini bilmiyor, içlerinde bölünüyor’ şeklinde yansıtıldı. Alevilerin siyasi ve sosyal kırılmalarla cumhuriyet tarihi içerisinde yaşadıklarına dair yaklaşım ayrılıkları oldu ancak Çalıştaylardaki tutumları ortaktı ve bu çok önemliydi. Medyada çok az kuruluş Türkiye’nin siyasi ve sosyal meselelerini etkileyen nüansları açık bir şekilde yansıtmayı hedeflemiş durumda ki tüm bu süreçlerde Alevilerin taleplerinin görülmemesinin en büyük sorumlusu da basın kuruluşları oldu maalesef.”