Cansu ÇamlıbelYazarlar

Atina’nın çeperindeki Kayseri: Kaisarianí

CANSU ÇAMLIBEL

21. yüzyılın Avrupa’nın kalbindeki ilk büyük savaşı başladıktan altı hafta sonra sınırları aşan bir gazeteci buluşması için gittiğim Atina’da, göç ve göçmen meselesi açısından çok derin bir hafızayı taşıyan bir mahalle keşfedeceğimi hiç düşünmezdim.

Ukrayna ve Rusya’dan kaçışan “yeni çağ göçmenleri” üzerine çokça kafa yorduğum, “Türkiye’deki Suriyeliler” yarası üzerinden devşirilen kirli popülizmin ruhumu sıkıştırdığı böylesi bir anda, Türkiyeli Rumların yaklaşık 100 sene önceki zorunlu yolculuğunu hatırladım.

Friedrich Ebert Vakfı’nın (FES) 20 senedir organize ettiği Türk-Yunan-Kıbrıslı gazeteciler buluşmasına ben bu sene ilk kez katıldım. Ege’den Akdeniz’e uzanan sorunlar yumağının tam orta yerinde yeşeren bu sivil çabanın halkların siyaseti aşıp samimiyetle barışabilmesi için önce gazetecilerin siyaseti aşması gerektiğinin başarılı bir örneği olmasına dönük temennimi buraya bırakarak devam edeyim. 

Nisan ayının ilk yarısında düzenlenen toplantıların son günü için FES Atina Ofisi anlamlı bir tercihte bulunmuştu. Bir pazar sabahı otobüsümüz bizi Doğu Atina’da yer alan Kaisarianí semtine götürdü. Semtin bir kent parkı hissiyatı yaratan geniş yeşil alanında bizi tarihçi Kostis Karpozilos karşıladı. Sonradan anladık Kaisarianí’yi Yunanistan Çağdaş Sosyal Tarih Arşivleri’nin (ASKI) Direktörü olan Karpozilos ile gezmenin ne kadar büyük bir şans olduğunu. 

Sol hareketlerin kuvvetli olduğu Atina’nın çeperindeki semtlerden biri olarak bilinen Kaisarianí, 1924’teki mübadele sonrasında Türkiye’den zorunlu göçtürülen Rumların bir gecede yerleşik hayattan çadır hayatına adım attıkları yerlerden sadece biri aslında. Mübadele deyip hızlı geçmeyelim, 24 Temmuz 1923’te çetin pazarlıkların ardından imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın ilgili maddesini bir hatırlayalım: 

Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine (exchange obligatoire) girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri, Türk Hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan Hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.

Lozan Antlaşması’nın imzasından sonra zorunlu göçe tabii tutulan Osmanlı Rumlarının sayısı kayıtlara göre yaklaşık 1 milyon, Yunanistan’dan Türkiye’ye göç ettirilen Müslüman sayısı ise 500 bindi. İki taraftan toplamda bir buçuk milyonluk bir nüfus artık mülksüz, dahası yersiz yurtsuzdu. 

Bu rakama 1919-1924 arasında Sovyetler Birliği’nden göç eden 200 bin etnik Yunanı da eklediğimizde o dönemde yaklaşık beş milyon nüfusu olan Yunanistan için göçmen meselesinin nasıl kaotik bir konu haline geldiğini anlamak güç değil. Bu rakamları mutlak biçimde ifade edebiliyor Yunanistan çünkü ülkenin etnik köken soran tek nüfus sayımı 1928’te yapılmış. 1930 yılında Yunanistan’ın nüfusu 6,2 milyon olarak tespit edilmiş. Özetle, alınan göçün toplam nüfusa etkisi yüzde 25 oranında olmuş. 

Düşünün aynı coğrafyada aynı dönemde çöken iki imparatorluk var; Çarlık Rusya ve Osmanlı. İki sistemin aynı anda çöküşünün bölge halklarında neden olduğu panik ve başlayan sürgün hayatlar. Tüm bu kaosun ortasında Rus topraklarından kaçarken kendilerini Kurtuluş Savaşı’nın ortasında bulan Pontus Rumlarının hikayesi başlı başına ayrı bir dosya. Türkiye’de siyaseti sağdan sola yatay kesen duyargalar nedeniyle önyargısız ve samimiyetle açılamayan dosyalardan sadece biri. 

Dedesi, zorunlu değişim sonrası Kaisariani’de çadırda dünyaya gelen tarihçi Kostis Karpozilos’un kişisel tarihi de mübadele tarihinin bir parçası. (Foto: Cansu Çamlıbel)

Kaisarianí turumuzda bize eşlik etme zarafeti gösteren Karpozilos, bu tarihi anlatmakla kalmayıp bir anlamda da yaşadı. Zira Karpozilos’un dedesi de mübadil bir ailenin evladıydı, göçmen kampı Kaisarianí’de bir çadırda doğmuştu. 

Türkiye’den göçen mültecilerin gelişi Kaisarianí’deki ve Yunan şehirlerinin çeperindeki mahallelerin çoğundaki manzarayı çok hızla değiştirmişti. Şehir merkezleri ve çeperlerindeki mülteci mahalleler arasındaki tezatların bugünün İstanbul’undakinden daha dramatik olduğunu anlattı Karpozilos.

Mülteciler sadece birkaç senede Atina’nın o dönemki nüfusunun neredeyse üçte biri (%33) haline gelmişti. Geldikleri gibi eski dünyalarını da yeniye nakletmişlerdi tabiatıyla. 

Bugün Kaisarianí sokaklarında yürürken, “Bosphorus” gibi ismini Türkiye’den alan küçük dükkanlara rastlıyorsunuz. Daha önemlisi sokak düzeni ve tek ya da iki katlı evlerin mimarisi de Anadolu’yu andırıyor. Bir Anadolu mimarisi klasiği olan iç avlular çekiyor dikkatimi. 

Osmanlı Rumları terk etmek zorunda bırakıldıkları evlerin benzerlerini inşa etmişler Atina’nın kenarında. Belki en çok da bu yüzden “öteki” ilan edilmişlerdi. Kâğıt üzerinde Yunan devleti tarafından Lozan mübadillerine ayrımcılık yapılmayacağı yazıyor olsa da derin bir sosyal ayrımcılığa maruz kaldılar.

Nihayetinde onlar artık ne Osmanlı ne Yunanlı idi. 

Karpozilos diyor ki; “Yunanistan’da herhangi bir yerde ‘neo’ veya ‘nea’ kelimesini gördüğünüzde, orada güçlü bir mülteci varlığı olduğundan emin olabilirsiniz.” Mesela Neo-Ionia ya da Nea-Philadelphia ya da Neo-Smyrna yani ‘Yeni İzmir’. 

Kaisarianí de tam böyle bir isim. Kayseri’den ilhamla Osmanlı Rumlarının türettiği bir isim. 

1933’te, yani Osmanlı Rumları gelmeye başladıktan 9 sene sonra “belediye” ünvanı alan Kaisarianí, 1940’larda ise Yunanistan’ın Nazi Almanyası’na karşı direnişinin sembol mekanlarından biri haline gelmiş. Kaisarianí’nin komünizme doğru yolculuğunun kökeninde de yine Osmanlı’dan göç var. Osmanlı Rumların çoğu Yunanistan’a ilk geldikleri senelerde zorunlu göç ettirilmelerinden Kral Konstantin ve Halkçı Parti’yi sorumlu tutarak Venizelos ve Liberal Parti’yi desteklemiş. Osmanlı Rumlarının Liberal Parti’nin 1928 seçimlerini kazanmasında kritik rol oynadığı anlatılır. Venezilos’un 1930’lardan itibaren Türkiye’ye karşı barışçıl ve daha ılımlı bir politika izlemeye başlamasının ardından Osmanlı Rumları Liberal Parti’den uzaklaşmaya başlamış.

İpleri tamamen kopartan ise Venezilos’un Rum göçmenlerin malları üzerindeki hakları Türk hükümetine devredeceğini açıklaması olmuş. O tarihten itibaren Osmanlı Rumlarının kalbini kazanan Kuzey Yunanistan’da örgütlenmeyi en iyi başaran Yunanistan Komünist Partisi olmuş. Yunanistan’a ilk geldiklerinde siyasi skalada “muhafazakar”a denk düşen Osmanlı Rumları hızla Yunan solunun nefes borularından biri haline dönüşmüşler. 

Kaisarianí bugün hala komünistlerin güçlü olduğu mahallelerden biri. Sol hareketlerle mülteciler arasındaki bağlantıyı belirgin hale getiren küresel örneklerden biri belki de. “Düşünün 1936’da Yunan Komünist Partisi Merkez Komitesi’ndeki 6 kişiden 4’ü Yunanistan toprakları dışında doğmuş Rumlardı,” diyor Karpozilos.

Hafıza taşı

Kendisi başlı başına bir hafıza mekanı olan Kaisariani’deki bu anıt taş “Ulusal Direniş’in (1942 – 1944) Kahrmanlarına ve Şehitlerine” adanmış.

Alman işgaline direniş sırasında – 1942 ile 1944 arasında – Kaisarianí’de toplam 600 kişi, Naziler tarafından kurşuna dizildi. En büyük katliam ise 200 yüz “komünistin” idam edildiği 1 Mayıs 1944’te gerçekleşti. Tam da bu yüzden Kaisarianí’deki atış poligonu, Yunan solu için bambaşka bir şeyi sembolize ediyor.

Yunanistan’da 2015 seçimini yüzde 35 ile kazanan radikal sol parti Syriza’nın lideri Alexis Tsipras, başbakanlık koltuğuna oturduktan birkaç ay sonra “başbakan” sıfatıyla gitti Kaisarianí’ye. Yunanistan’ın da Avrupa’nın da nasyonal sosyalizm postalından kurtuluşunu kutsamaya. Almanya’nın o dönemki Başbakanı Angela Merkel patronluğundaki Avrupa Birliği’nin ülkesine kemer sıkma reçetesini dayattığı o meşhur zaman aralığında. 

Manidarlık ararsanız bu hikâyenin her yanına yapıştırabilirsiniz. Bu arada göçmenlerin tarihinin başka coğrafyalarda da olsa yine yeniden nasıl da benzer tekerrür ettiğini hatırlayınız…Yargılamadan önce.