Basın ÖzgürlüğüCezaevindeki Gazetecilerİfade Özgürlüğü

MLSA TV’de Dünya Basın Özgürlüğü Günü paneli: ‘Türkiye medyasında kırmızı çizgi olmayan mesele kalmadı’

COVID-19 pandemisi sürecinde Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü panelini online olarak düzenledi. Gazete Duvar Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Gökhan Durmuş, Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) Türkiye temsilcisi Özgür Öğret, gazeteci ve insan hakları savunucusu Nurcan Baysal ve MLSA Eş Direktörü avukat Veysel Ok ile gazeteci Burcu Karakaş moderatörlüğünde düzenlenen panelde Türkiye medyasında artan baskı ve pandemi günlerinde gazetecilik konuşuldu.

‘Basın İlan Kurumu bu dönemde basit bir karar alsa matbaa işçileri korunabilir’

TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, işverenlerin virüse karşı önlemleri hızlı bir şekilde aldığını ve pek çok gazetecinin evden çalışmaya geçtiğini aktardı. Bu konuda en büyük sıkıntı yaşanan alanın TV kanalları olduğunu aktaran Durmuş, ilk etapta acil servislerde COVID-19’a karşı mücadele eden doktorların canlı yayına misafir edilmesine kadar pek çok sorumsuzca uygulama olduğunu, virüse yakalanan gazetecilerin çoğunun da TV çalışanı olduğunu belirtti. Durmuş, gerekli tedbirler alınmadan bu şekilde konuk kabul etmek gibi uygulamaların artık durduğunu ve bir süredir COVID-19 teşhisi alan gazeteci olmadığını söyledi. 

Cezaevindeki gazetecilerin durumunu da yakından takip ettiklerini aktaran Durmuş, cezaevindeki kişilerin kendilerini COVID-19’a karşı koruyabilmesinin kendi alabilecekleri önlemlerle mümkün olmadığını belirtti. Durmuş, “Hem infaz düzenlemesi tartışılırken, hem de sonrasında pek çok çağrıda bulunduk, milletvekilleri ile görüştük fakat maalesef başarılı olamadık,” dedi. Bu yayın aracılığıyla da Adalet Bakanlığına bir kez daha çağrı yapmak istediğini belirten Durmuş, cezaevindeki gazetecilerin bir an önce serbest bırakılması gerektiğini söyledi.

Sektörün önemli bir parçası olduğu halde görünmez kılınan matbaalara da dikkat çeken Durmuş, şu ifadeleri kullandı: “Matbaalarda çalışanlar konusunda bir düzenleme hâlâ yapılmadı. Vardiyalar hâlâ kalabalık şekilde çalışıyor, birlikte servis kullanılıyor, yemek yeniyor. Bu konuda yaptığımız çağrılara olumlu yanıt alamadık. Evet, bu dönemde gazeteler ciddi bir tiraj kaybı yaşadı çünkü insanlar sokağa çıkıp gazete alamıyorlar. Ama Basın İlan Kurumu, çok basit bir karar ile bunun önüne geçebilirdi. Basılı gazetelerdeki resmi ilanların bu gazetelerin kendi web sitelerinde de kullanılması karşılığında verilmeye devam edileceği yönünde bir karar alınsaydı bugün gazeteler basılmak zorunda kalmayacak, yüz binlerce gazete çöplere gitmeyecekti. Bu karar alınmadığı için matbaa işçileri çalışmaya devam etmek zorunda.”

‘Resmi söylemin aksini söyleyen haberleri giderek daha az görüyoruz’

CPJ Türkiye temsilcisi Özgür Öğret, cezaevindeki gazeteciler ve yakınlarından en sık duydukları şikâyetin yemeklerin sağlıksızlığı ve kötülüğü ile tıbbi müdahaleye erişimde yaşanan zorluklar olduğunu belirtti. Öğret, hastaneye kelepçe ile götürülen gazetecilerin tedavilerini ertelediğini, kelepçeli bir şekilde hastaneye gitmek istemediği için sağlığa erişim hakkını feragât ettiğini aktardı.

Türkiye’de yaşanan ifade özgürlüğü ihlallerini ve gazetecilere yönelik hukuki baskıları düzenli olarak raporladığını vurgulayan Öğret, “Türkiye’de ifade özgürlüğü konusunda her sene, bir önceki seneden daha kötüye gidiyoruz. Bunun cezaevindeki gazetecilerin sayısı ile de bir alakası yok; tek gösterge bu sayı değil. Siyasi sebeplerle cezaevindeki gazeteci sayısının arttığı ya da azaldığı oluyor fakat asıl artan otosansür ve yargı yoluyla yapılan baskı. Resmi söylemin aksini söyleyen, iddia eden haberleri giderek daha az görüyoruz,” ifadelerini kullandı.

‘Otoriter rejimler medya üzerindeki baskıyı pandemiyi bahane ederek sürdürüyor’

Gazete Duvar Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz, Türkiye gibi otoriter rejimlerin medyayı baskılamayı pandemiyi bahane ederek sürdürdüğünün altını çizdi. Pandemiye karşı tedbirler olarak ortaya sunulan ancak pandemi ile ilgisi olmayan gündemlerin öne çıktığını belirten Topuz, Cumhuriyet gazetesinin Fahrettin Altun ile ilgili haberine yönelik baskının bunun önemli bir örneği olduğunu aktardı: “Biz burada baskının niteliğinin ne kadar yoğun olduğunu, konuyla ilgili mahkeme kararında gördük. Cumhuriyet gazetesinin CHP il yönetiminin bu olayla ilgili faaliyetlerini ve tespitlerini de haberleştirmesi üzerine, mahkeme kararında haberin ‘pandemiye zarar veren bir gündem oluşturduğu’ ifadesi kullanıldı. Bu, durumumuzu en iyi açıklayan örneklerden biri.”

Bu mahkeme kararının yanı sıra söz konusu habere erişimin tüm mecralardan engellendiğini ve bu haberle ilgili diğer tüm haberlerin dahi erişime engellendiğini hatırlatan Topuz, en son mahkeme kararında, Fahrettin Altun ile ilgili bu haberin  ‘pandemi sürecine zarar verme kastı’ taşıdığının iddia edildiğini hatırlattı. Topuz, pandeminin bu kararlara karşı dava açma kabiliyetini bile kısıtladığını; bu süreçte mücadele imkânlarının azaldığının da açıkça hissedildiğini ekledi.

‘Hangi haberin ne sebeple engelleneceği kestirilebilir değil’

“İktidar, medya denilen şeyi çok yapılı, çok sesli, çok kurumlu ve fikir özgürlüğü ekseninde çalışan bir toplumsal kurum yerine, iktidar partisinin bir PR kuruluşu olmaya zorlamaya, sadece iktidar partisinin propagandacısı olmaya zorlamaya devam ediyor,” diyen Topuz, otosansür konusundaki deneyimlerinden de bahsetti. Otosansürün doğrudan hukuki baskıdan kaçmayı amaçlayan bir boyutu olduğunu aktaran Topuz, artık bunun çok da mümkün olmadığını çünkü hangi haberin ne sebeple engelleneceği, hangi haberin ne tip bir suç unsuru kabul edileceğini kestirmenin kesinlikle mümkün olmadığını söyledi. Topuz, “Hukukun da, tıpkı medya gibi, iktidarın arzularını yerine getiren bir enstrümana dönüşmesi nedeniyle mahkeme kararlarının kestirilebilir olması mümkün olmaktan çıktı,” ifadelerini kullandı. 

Gelecek baskının ve hukuki işlemlerin öngörülebilir olmadığı noktada bazı isimler etrafındaki haberlerden ve bazı araştırmalardan uzak durma mecburiyeti doğduğunu aktaran Topuz, Gazete Duvar’ın otosansür deneyiminden de bahsetti: “İktidar, kendi enstrümanı haline gelen medya dışındaki mecraları düşman olarak gördüğü için hiçbir bilgi vermiyor. Örneğin biz İçişleri Bakanı’nın istifasının arkaplanını araştırmaya yönelik kamu kurumlarına ve yetkililerine başvurma yoluna gitmedik. Bu bir otosansür formatıdır. Bu konuyla ilgili gözlemleri ve analizleri yazabiliyoruz tabii ki. Fakat çok önemli bir olay oluyor ama biz bunun arkaplanını bakanlığa, cumhurbaşkanlığına, kabinenin diğer üyelerine yanıt alana kadar ısrarla soramıyoruz. Bu yapamadığımız bir şey. Çünkü bunun habere ulaşmamızı mümkün kılmayacağını da biliyoruz, bu ısrarın hukuki olarak cezalandırılacağını biliyoruz. Otosansür diyince asıl yapamadığımız, takip edemediğimiz haberleri konuşmak gerekiyor.”

‘Gazetecilik yapmak imkânsız hale geldi’

Gazeteci ve insan hakları savunucusu Nurcan Baysal, 2015-2016’da yaşanan sokağa çıkma yasakları sırasında bile gazetecilerin daha rahat haber yazdığını, çok daha yüksek sesle konuşabildiğini vurguladı. Baysal, “Bugün, o dönemden çok daha kötü. Baskı çok daha yoğun, daha büyük bir sessizlik var,” ifadelerini kullandı.

Ali Topuz’un resmi mecralardan bilgi alamamak konusundaki sözlerine katıldığını aktaran Baysal, kendisinin de resmi kurumlarla hiçbir etkin diyalog geliştiremediğini, özellikle Kürt kentlerinde hiçbir resmi yetkilinin artık gazeteciler ile konuşmadığını ve bilgi teyit etmediğini aktardı. Geçen ay COVID-19 ile ilgili bir yazısı ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınarak ifade veren Baysal, süreci şöyle anlattı: “Geçen ay cezaevlerinde COVID-19 ile ilgili gerekli tedbirlerin alınmadığına dair yazdığım bir yazı ve birkaç tweet nedeniyle gözaltına alındığımda savcı bana ‘Bu haberi cezaevi yönetimiyle görüşerek onaylatmalıydın’ dedi. Fakat biz cezaevi yönetimi ile görüşemiyoruz, onlardan bir bilgi alamıyorum ki. Bize hiçbir koşulda yanıt vermiyorlar. Ortada bir diyalog yok. 2015’te bile bizim resmi makamlarla daha etkin bir diyaloğumuz vardı, habercilik yapabiliyorduk.”

Baysal, savcının ısrarla kullandığı bir hashtag’i sorduğunu, kendisinin yaptığı paylaşımlara daha çok  özen göstermesi gerektiğini salık verdiğini aktardı: “O hafta #CezaevleriBoşaltılsın diye bir hashtag kullanılıyordu. Savcı, bu hashtag’i niye kullandığımı ısrarla sordu. Milyonlarca insanın kullandığı bir hashtag için niye gözaltına alındığımı sordum, ‘toplumu etkileme gücünüz var’ dendi.”

Nurcan Baysal, son dönemlerde haber kaynağı olan kişilerin bile kendisiyle konuşmaktan çekindiğini, özellikle küçük kentlerde yaşayan kişilerin eskisine göre daha tedirgin olduğunu gözlemlediğini söyledi: “Haber için aradığım doktorlar, arkadaşım olduğu halde artık ‘Nurcan konuşamayız’ diyorlar. Özellikle küçük kentlerde hedef gösterilmeleri çok daha kolay, konuşmaya korktuklarını kolayca anlıyorsunuz. Gazetecilik yapmak imkânsız hale geldi.”

‘Yeni infaz düzenlemesi, tüm siyasi mahpusları ölümle baş başa bıraktı’

MLSA Eş Direktörü Veysel Ok, sözlerine infaz düzenlemesinin eşit ve adil olmadığının altını çizerek başladı: “Yeni infaz düzenlemesi yalnızca gazetecileri değil, tüm siyasi mahpusları ölümle baş başa bıraktı. Ayrıca, cezaevindeki gazetecilerin büyük bir kısmının Kürt medyasından ya da Kürt meselesi ile ilgili haber yapan gazeteciler olduğunu söylememiz gerekiyor. Cezaevlerinde hijyene ve sağlık hizmetlerine erişimin çok zor olduğunu biliyoruz. Silivri’de bile revire çıkmak 2-3 günü buluyor, tam teşekküllü bir hastaneye gitmeniz gerekirse beklemeniz gereken süre 1 haftayı geçiyor. Kürt kentlerindeki cezaevlerinde kalan mahpuslar için bu süreler tabii ki çok daha uzuyor.” 

Ok, müvekkili gazeteci Aziz Oruç’un eşi ile yaptığı bir telefon görüşmesinde kaldığı koğuşta COVID-19 belirtileri gösteren bir kişi olduğunu aktardığını fakat bu konuyla ilgili tüm başvuruların sonuçsuz kaldığını ve cezaevi yönetiminden bilgi alamadıklarını söyledi. 

‘Türkiye medyasında kırmızı çizgi olmayan mesele kalmadı’

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günü vesilesiyle TGS’nin duyurduğu bir yıllık Basın Özgürlüğü raporundan veriler paylaşan Gökhan Durmuş, rapora göre son bir yılda 28 gazetecinin cezaevine girdiğini aktardı. Durmuş, “Hükümet arkadaşlarımızın gazeteci olmadıklarını iddia ettiği halde iddianamelerde gazetecilik faaliyeti suç olarak sunuluyor,” ifadelerini kullandı.

Panelin kapanışında tekrar söz alan Özgür Öğret ise, Türkiye medyasında kırmızı çizgilerin giderek arttığını, en sıradan haberin bile hukuki baskı için kullanılabildiğini ifade etti: “Türkiye medyasında kırmızı çizgi olmayan mesele kalmadı. Eskiden belirli konularda ‘tek ses, tek nefes’ olunması beklenirdi. Bugün, aşevleri ya da yerel düzeyde herhangi bir devlet hizmetinin yetersiz kalması bile tehlikeli konu haline geldi.”

Öğret ayrıca gazetecilerin de büyük ekonomik sıkıntı çektiği ve çalışmak zorunda olduğu bu dönemde güvenliklerinin sağlanması gerektiğini hatırlattı: “Savaş muhabirini çelik yelek ve kask vermeden habere gönderemiyorsanız, gazeteciyi COVID-19 şartlarında da gerekli ekipmanı sağlamadan habere gönderemezsiniz.”

Ali Topuz, iktidarın pandemiyi ifade, örgütlenme ve siyaset yapma özgürlüklerini imha etmek için fırsat olarak gördüğünü vurguladı. İktidarın böyle bir dönemde bile bu tür bir baskı mekanizmasını askıya almadığını ya da ertelemediğini, önceliklerini yine bu hakları imha üzerine kurduğunu aktaran Topuz, “Böyle zor bir dönemde bile Kürt seçmeninin iradesiyle seçilen belediyelere birer birer el konulmaya devam ediliyor,” dedi.

Gazeteci Nurcan Baysal, cezaevindeki gazetecilerin sesi olunması, bunun yanında cezaevine girme ihtimali olan kişilerle de dayanışılması gerektiğinin altını çizdi. Kendisinin de dayanışma sayesinde cezaevine girmediğini düşündüğünü belirten Baysal, “Yerelden merkeze yeterli ses gelemiyorsa, merkezden yerele uzanan bir dayanışma mekanizması kurulmalı. Bu dönemde en çok ihtiyacımız olan bu,” dedi.

Panelin kapanışında infaz düzenlemesinin eşit ve adaletsiz olduğunun tekrar altını çizen avukat Veysel Ok, geçtiğimiz ay yürürlüğe giren yeni infaz düzenlemesinin aslen bir af paketi olduğunu vurguladı. Ok, “Bu pakete dahil edilmediler ama gazeteciler için ekstra bir düzenlemeye gerek yok. Yargıçlar hukuka uysun yeter; onlar da bu dönemde evde, çalışmıyorlar. Tutukladıkları kişiler ise cezaevinde, virüs ile karşı karşıya. Birkaç kez üst üste gönderdiğimiz dilekçeler okunmuyor bile. Oysa dosya üzerinden tutukluları ve risk altında olan kişileri tahliye edebilirler. Cezaevinde 60 yaşın üzerinde pek çok siyasi mahpus var, 70 yaşındaki Ahmet Altan cezaevinde. Hepsinin bir an önce tahliye edilmesi gerekir” dedi.