Adaletten HikayelerHaberler

Papazı dövdürmeyecektik

-

Elif Akgül

Fikir sahibi olmak, bu fikirleri yaymak, aslında Türkiye tarihinin en bilinen “suçlarından”… Anayasa, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti verse de, bu özgürlük, iktidarlarca “devlet sırrını”, “devletin bekasını”, “devletin büyüklerini” korumak adına sağdan soldan kırpıldı.

“Verilmediği iddia edilen ve elde bir silah olarak kullanılan matbuat hürriyeti, bir gazetenin iktidar mevkisinde bulunan hükümete, devlete karşı uluorta söylenmesi demek değildir. Tenkit demokraside mukaddes bir haktır. Ancak teknik realitelerin madde, zaman ve delil gösterilerek yapılan objektif, bir tahlili olmalıdır.” (Davamız ve Müdafaamız, Sertel, Can Yayınları)

Bu paragrafa bugün elinizi atabileceğiniz herhangi bir gazeteciye açılan davanın iddianamesinde rastlayabilirsiniz. Lakin paragraf, savcı Hicabi Dinç tarafından Sabiha ve Zekeriya Sertel hakkında hazırlanan 15 Aralık 1945 tarihli iddianameden bir alıntı. Hicabi Dinç’in hakkını yemeyelim, kendisinin Türkçe bilgisinin izine günümüz iddianamelerinde rastlanmıyor.

İçinde bulunduğumuz dönem her ne kadar “basının en çok zapturapt altına alındığı dönem” olarak anılsa da, basın her dönem yargıdan çekmiştir. “Gelen gideni aratır” derler ya; AKP’nin yarattığı karanlık atmosfer, geçmişi yargılamalar, tutuklamalar, işkenceler, gözaltında kayıplar ve faili meçhullerle dolu olan ve Cağaloğlu’ndaki Basın Müzesi’nde sergilenen basına yönelik zulüm tarihini unutturacak bir ölçüye ulaştı.

1915’te tehcir edilen ve öldürülen, aralarında Ermeni gazetecilerin de olduğu Ermeni aydınların anılmamasıyla başlayan bu unutkanlık, “Serteller, Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Musa Anter, Metin Göktepe, İlhan Selçuk…” diye devam eden ve aslında devlette devamlılığın esasını kanıtlayan bir deseni görmemizi de engelliyor.

Hicabi Dinç’in iddianamesinden bugüne baktığımızda aslında “kaynayan suyun içinde yavaş yavaş ölen kurbağa” metaforunda olduğu gibi, ancak öldüğümüz anın farkına varıyoruz. Her ne kadar iktidar söylemi “Yeni Türkiye” olsa da gazetecilik ve fikirlerin ifade edilmesi Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca defalarca dava konusu oldu. AKP’nin “kalfalık” döneminde başlayan bu davalar, Cumhuriyet tarihinin en konsantre dönemini oluşturuyor.

Fikir sahibi olmak, bu fikirleri yaymak, aslında Türkiye tarihinin en bilinen “suçlarından”… Anayasa, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti verse de, bu özgürlük, iktidarlarca “devlet sırrını”, “devletin bekasını”, “devletin büyüklerini” korumak adına sağdan soldan kırpıldı.

Örneğin, “fikir suçu” 2008 yılında Ergenekon iddianamesinde İlhan Selçuk’a yöneltildi. Dönemin savcıları Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın’ın imzasının bulunduğu ilk Ergenekon iddianamesinde İlhan Selçuk’a yöneltilen suçlamaların biri şöyleydi:

“…YÖK’ün ve Cumhurbaşkanlığının elden gittiğini, kalelerin kaybedildiğini, bu gidişin neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Ilımlı İslam Cumhuriyeti olacağını iddia etmekte ve her fırsatta bu düşüncelerini kendisini dinleyen ve okuyan kişilere aktarmaktadır… …Bu düşüncelerini hem gazete köşesinde, hem de değişik ortamlarda düzenlenen açık veya gizli yemekli toplantılarda… …örgütün amacı doğrultusunda kullanmaktadır.”

AKP’nin çıraklığı “kalfalığa” döndüğünde fikir beyanının suç olması bir adım ileriye taşındı. Ahmet Şık’ın henüz basılmamış “İmamın Ordusu”, OdaTV iddianamesinde delil olarak yer alıyordu. Yine “dönemin” savcılarından Cihan Kansız’ın kaleme aldığı iddianameye göre Şık’ın kitabı “örgütsel dökümandı”.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Nisan 2011’de Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde “İmamın Ordusu” kitabının basılmadan toplatılmasını şöyle savunmuştu:

“Bomba kullanmak suçtur, bombanın yapılacağı maddeleri kullanmak da suçtur. Bomba yapmanın ihbarı gelmişse, güvenlik güçleri bunları toplamaz mı? Burada da daha önce gelmiş bilgiler gelmişse, yargı da bu kararı vermiştir ve güvenlik güçlerine gidin alın demiştir.”

Erdoğan’a cevabı binlerce kişi “Kitaptan bomba olmaz başbakan” diyerek verdi. Lakin devlette devamlılık esastır dedik ya, Erdoğan’ın kitabı bombaya benzetmesi özgün bir bir vaka değildi. Serteller’in savcısı Hicabi Dinç’in bu konudaki fikirlerine bakalım:

“İşte birçokları gibi yukarıda yazılan, bazıları paragraf paragraf çıkarılan yazıların suç sayılması kanunun ruhuna da uygundur, demokrasinin de… Çünkü memleketin faydasına çalışan bir mürşit tavrı edasıyla matbuat hürriyetini elde bir silah olarak kullanıp bazı hadiselerden faydalanarak, tenkit maskesine bürünerek…”

Bugünlerde en gözde yorumlardan biri, Türkiye toplumunun suç ortaklığı üzerine kurulu olduğu. Katılmamak elde değil. Tabii ki basın da toplumdan ve onun suç ortaklığından bağımsız değil.

Şeyh Sait Ayaklanması sırasında çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun ilk maddesi ile gazete ve dergiler kapatıldı. Bugünün tetikçi gazetecilerinin atalarından Hüseyin Cahit Yalçın’ın 4 Aralık 1945’te Tanin gazetesindeki “Kalkın ey ehli vatan” yazısının ardından Sertellerin sahibi olduğu Tan Matbaası, eli baltalı ve balyozlu bir kitle tarafından yakıldı.

Peki ya 2011’de OdaTV operasyonunun ardından atılan “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşeti ile bugünün yandaş medyasında yer alan “Cezaevinde tutuklu gazeteci yok” haberleri?

Geçmişte çeşitli iktidarlarla hizalananlar, iktidarın namlusu kendilerine döndüğünde adaletsizliği gördü. Hani insan canı yandığında canının farkında olur ya, onlar da özgürlüğün farkına çok geç vardı.

Öyle ki vaktiyle kendisine Başbakan’ın uçağında yer bulabilen basın kuruluşları, AKP-Cemaat ayrışmasının ardından AKP balyozunun ağırlığını üstlerinde hissettiklerinde, geçmişte yan yana gelmedikleri Kürt medyasının sloganıyla sokağa döküldüler:

“Özgür Basın Susturulamaz!”

Başımıza gelenler, aslında bir “Papazı dövdürmeyecektik” hikayesi. (“Her Şeyi Türk Yaptınız, Solu Bari Türk Solu Yapmayın”, Sarkis Çerkezoğlu, der. Yahya Koçoğlu, Metis)

Ancak ne bu hikâyeden ne de tarihten hâlâ ders alındı. AKP’nin “ustalığı” da geride bırakmış bu son dönemindeki gazeteci ve gazetecilik yargılamaları, kendine has bir özellik geliştirdi.

KCK basın davasında haber fotoğrafları, Ergenekon’da not defterleri, Oda TV’de yayımlanmamış kitap, iddianamelerde delil olarak yer alırken, delil toplamak, ya da geçmişteki mevkidaşları gibi -hukuksuzca- delil yaratmak yahut üretmekle uğraşmayan bugünün savcıları, işin kolayını buldular:

Tanık gazeteciler.

Gazeteciyi gazeteciye kırdırmak, tetikçiliği gazete köşelerinden duruşma salonlarına taşımak, “makbul gazeteci” ile “merdûd gazeteci” arasındaki farkı cümle aleme ilan edip bir de devlet kayıtlarına geçirmekten daha âlâ yöntem var mıdır?

Bu dönemin makbulleri, sosyal medya hesaplarından savcıları göreve çağırmanın, tehdit etmenin bir adım ötesine geçiyor, koltuk altlarına sıkıştırdıkları gazete kupürleri ile savcıyla çay içiyor.

İnsanı başkası adına utandıran tanıklıklardan biri, aralarında gazeteci Murat Aksoy ve müzisyen Atilla Taş’ın da yer aldığı 29 medya çalışanının “örgüt üyeliği” ve “darbe teşebbüsü” suçlamasıyla yargılandığı davada yaşandı.

Davanın gazeteci tanıklarından biri, 27 Nisan 2017’deki duruşmada, tutuklu sanık Abdullah Kılıç’ın örgüt ile bağlantısı olarak “Ergenekon davasında karar verilmesi üzerine beş yıldır davayı takip eden gazeteci olarak kendisinin değil [yine dava sanıklarından olan] Hanım Büşra Erdal’ın programa konuk olarak çıkarılmasını” gösterdi.

Bir diğer gazeteci tanıksa, tutuklu sanıklardan Oğuz Usluer’in örgüt bağlantısı olduğunu şu sözlerle savundu:

“Ekranda Hakan Fidan’ın İstanbul’a geldiği ile ilgili son dakika döndü. Bunun üzerine yayına kimi alacağımızla ilgili sert bir kavgamız oldu Oğuz Usluer ile. Ben orada bir yapıyı hissettim.”

Kimin canlı yayına bağlanacağı, kimin konuk alınacağı gibi haber merkezi tartışmaları bu şekilde kariyer hırslarıyla harmanlanarak “tanıklık” olarak davalarda yer aldı.

En ibretlik örneği anmadan geçmek olmaz. Cumhuriyet davası, mevcut iktidarın Cumhuriyet ile kavgasının bir temsili ve yargının ne derece ele geçirildiğinin de bir kanıtı olarak tarihin sayfalarına girdi.

İddianamede neler yok ki! Gazetenin yayın politikasını savcı ile istişare eden bir muhabir -ki aynı zamanda Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şube Başkanı- ile gazetenin eski haber şefi iddianamenin tanıklarından. Aydınlık gazetesi yazarları, Cumhuriyet Vakfı’nın eski yöneticileri davada tanıklık edenlerden birkaçı.

Tanıklığına başvurulanlar neler mi anlatıyor? “Kandil’de yere izmarit bile atılmıyor” cümlesinden, gazetenin logosunun yerinden, parlamentodaki üçüncü büyük parti ile ilgili haber yapılmasından…

Pek tabii bu makbul davranışlarıyla ödüllendirildiler. Dava bitti, yargılananlar hapis cezası aldı, Cumhuriyet Vakfı seçimleri yenilendi ve sonunda iddianame tanığı olan muhabir ve sendikacı iç politika şefi oldu, tanıklardan haber şefi olan kişi genel yayın yönetmeni, eski vakıf yönetim kurulu üyesi de yeni vakıf başkanı oldu.

Sözü yine Sertellerle bitirelim. Ümit Alan’ın, Sabiha ve Zekeriya Sertel’in Can Yayınları’ndan çıkan “Davamız ve Müdafaamız” kitabındaki ön sözünde dediği gibi:

“Türkiye tarihinden belge okumak, insana sonsuz bir ‘şimdi’ içinde yaşıyormuş hissi veriyor.”​​​​​​

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı’nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.