Basın Özgürlüğü

Yasaklılar listesi, evrensel gazeteciliğin neresine düşer?

Banu Tuna

Avukat Salim Şen, Habertürk kanalında yayınlanan ve Didem Arslan Yılmaz’ın sunduğu Türkiye’nin Nabzı programında “Ne manidardır yıllardır HDP konuşulur, hiçbir mecrada HDP gelip kendisini savunamaz ama legaldir. Meclis’te grup toplantısı yapar. Meclis kürsüsünden daha kutsal bir yer var mıdır?” dediğinde, tartışılmadan kanıksanmış bir uygulamayı da eleştiriye açık hale getirmiş oldu. 

Uzun zamandır, özellikle eski ana akım medyada, görünürlük hakkı tanınmayan gruplardan oluşan ve hükümet politikalarına göre şekillenen bir yasaklılar listesi var. Kadına yönelik şiddet kadınsız oturumlarda tartışılıyor, LGBTİ+ bireyler ve sorunları görmezden geliniyor, azınlıkların ve hak savunucularının sesi duyurulmuyor. Çözüm süreci rafa kalktığından bu yana Halkların Demokratik Partisi (HDP) de bu listenin üst sırasında.   

Programın sunucusu Didem Arslan Yılmaz, Salim Şen’in tartışmaya açık hale getirdiği gerçeği, “Salim Bey burası bir kamu televizyonu değil. Özel sektörüz. Bu bir tercihtir” diyerek cevapladı. Habertürk, şu anda Türkiye’de eski ana akıma en yakın, “Gücü özgürlüğünde” sözünü slogan edinmiş bir haber kanalı. Dolayısıyla Arslan’ın sözleri, bir kamu hizmeti olarak gazeteciliğin “özel”i olabilir mi, bir konunun taraflarını dinlemek gazetecilikte tercih meselesi midir, bu durumda izleyicinin haber alma hakkına ne olur gibi soruları akla getiriyor. 

Kanal yönetiminden konuyla ilgili tek söz duyulmazken, savunma hattına kanalın diğer iki haber sunucusu Veyis Ateş ile Mehmet Akif Ersoy koştu. İkilinin benzer beyanlarında “PKK’nın eylemlerini kınamayan kişileri evrensel yayıncılık ilkeleri gereğince davet etmiyoruz” diye bir cümle kuruldu. Böylece hem evrensel ilkelerden bahseden hem de hükümet diliyle belirli bir grubun söz hakkı olmadığını ilan eden yorumlar duymuş olduk. 

Habertürk örneğinin nihayet tartışmaya açtığı ve mevcut iklimde medyanın tamamını ilgilendiren sorun üzerine gazeteciler, köşe yazarları ve akademisyenlerin görüşleri eşliğinde kafa yorduk…

Konuştuğumuz herkes ekranlardaki ambargolular listesinde sadece HDP’nin bulunmadığı konusunda hemfikir. Medya ombudsmanı Faruk Bildirici, uzun süredir Türkiye’de siyasi iktidarın temsilcileri, sözcüleri ve onların uygun gördüğü isimlerin ekrana çıkarıldığını, HDP’nin yanı sıra kadınların ve LGBTİ+’ların da ekranda olmadığını hatırlatıyor. Ancak ona göre kadınların durumu biraz farklı. Onların ekranlardan eksik olmasının sebebi egemen erkek bakışın uzantısı: “Kadınlar konusu aynı değil ama HDP ile LGBTİ+’lara uygulanan ambargo aynı türden bir ambargo. CHP ne kadar çıkarılıyor ki ekranlara? Seçilen isimlere bakın; CHP’yi temsil yeteneğini kaybetmiş eski isimler, eski vekiller ve hatta bazen CHP aleyhine konuşan CHP’den isimler… Barış sürecinin sona ermesinden bu yana HDP’ye yönelik net bir blokaj var. Haklarında konuşulurken telefonla bağlanıp cevap verme hakkı bile tanınmıyor. 

Gazeteci-yazar Mehmet Yılmaz, isteyen herkesin, herkesi serbestçe konuşabilmesi gerektiğini, önceliğin serbestçe konuşmak olduğunu hatırlatarak başlıyor söze: “Dolayısıyla HDP üzerine konuşmamız için yanımızda mutlaka bir HDP’linin bulunması gerekmez. Öte yandan gazeteciliğin temel bir kuralını unutmamak gerekli: Birisi hakkında bazı iddialarda bulunuyorsam, dönüp o kişiye de bu konuda ne dediğini sormam gerekir. HDP’nin durumu biraz da böyle. HDP’ye yönelik suçlamalarda bulunmak ve sonra bu konuda ne diyeceğini merak etmemek olmaz.”

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Ceren Sözeri, ambargolular listesine Saadet Partisi ve AKP içinden çıkan DEVA ve Gelecek partilerini de ekliyor. Sözeri’ye göre Habertürk “kazası”nın yaşanması iyi oldu: “HDP’liler uzun zamandır TV kanallarında görünmüyordu ve bu normal kabul ediliyordu. Salim Şen çok acayip bir şey yaptı. Öncesinde Emre Cemil Ayvalı hikâyesini ortaya döktü, şimdi de bu. Tuhaf biçimde böylece şunu gördük: Konuk listeleri ne kadar belirlenmiş, elemeden geçirilmiş olsa da yine de bir kaçak oluyor. Bu programlar, toplum sorunlarının hep birlikte tartışıldığı yerler değil. Siyaset meydanı ortamı değil. Siyasi partilerin davranışları üzerinden kurgulanmış alan. Meclis aritmetiği, seçim olursa ne olur gibi meseleler konuştukları için konu HDP’ye geliyor ve HDP’ye ambargo uygularken yaptıkları nedeniyle partiyi daha da gündem haline getirdiler.”

Siyaset bilimci ve yazar Sezin Öney’e göre iseneredeyse her gece aynı kişilerin kadrolu eleman gibi görüş bildirdiği, belli başlı birçok siyasetçinin, popülaritesi yüksek İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlarının hiç ekrana çıkamadığı bu ortam ve HDP’nin terörle özdeşleştirilmesi, muhalefetteki partilerin oyun alanını daraltıyor. 

Faruk Bildirici – Medya Ombudsmanı 
Türkiye’de artık bir Türk medyası, bir de Kürt medyası var

İktidar kontrolündeki tüm kanallar aynı politikayı izliyor. Bu kanallar barış sürecinde HDP’li vekilleri ekrana çıkarıyor, Abdullah Öcalan’ın mektubu Diyarbakır’da okunurken yayınlıyorlardı. Hükümet çözüm sürecini yeniden başlatsa tavırları anında değişir. 

Bir gazetecinin programa katılacak kişileri kendisiyle aynı görüşlere sahip olmak konusunda testten geçirmesi, yargılaması söz konusu olamaz. Habertürk’teki o arkadaşlar HDP ile ilgili bir yargıda bulundular. ‘PKK’yı terör örgütü olarak görmüyorlar, dolayısıyla PKK’nın uzantısılar’ dediler. Milyonlarca insanın oyunu almış, hakkında herhangi bir yargı kararı olmayan siyasi bir partiden bahsediyoruz. Bu kitle desteklediği partinin temsilcilerini ekranda görmeyince güven ilişkisi zedeleniyor. 

Gazetecinin görevi yargılamak yerine seçmeni doğru bilgilendirmektir. HDP’nin görüşlerinin yanlış olduğunu düşünüyorsanız, alırsınız ekrana aklınızdaki soruları sorarsınız. Hiçbir şekilde ekrana çıkarmayarak yanlışlığı ortaya koyamazsınız ki, olsa olsa o partinin seçmenleri ile diğerlerini kutuplaştırmış olursunuz. Böyle davranarak topluma bir katkı sunamayız. Gazetecinin misyonu kamu yararını gözetmek, seçmenin karar vermesine yardımcı olmaktır.    

“Medya Türkiye medyası olmaktan çıktı, ikiye bölündü”

Türkiye’de uzun süredir bir Türk medyası, bir de Kürt medyası var. Medya, tüm Türkiye’nin medyası olmaktan çıktı. Maalesef HDP’ye oy veren insanların önemli bir bölümü Türk medyasına inanmıyor. Türk medyası izleyenler de Kürt medyasına güvenmiyor. Bir kopuş yaşanıyor. Gazeteciliğin toplumu ayrıştırması değil, sürekli toplumsal barışı savunması gerekir. Bizim işimiz politika yapmak değil, bilgi aktarmak. 

HDP’yi görünmez kılmak sorunu çözmüyor, üzerini örtüyor. Toplumsal barışa katkı sağlamıyor. Evet, bir sorun var ve bu insanlar bu sorunu temsil ediyor. HDP’nin gerçekten PKK’nın uzantısı olduğuna inanıyorsak bile, bize düşen görev onları bu bağdan uzaklaştırmak, demokratik kanalları açmak. Demokratik kanalları açmadan HDP ile PKK’yı ayrıştırmak mümkün değil. 

“Keşke yaptıklarını savunmasalardı”

Habertürk’ten isimler durumu açıklarken evrensel gazetecilik ilkelerinden bahsetmiş ancak evrensel ilkeler en önce dengeli yayıncılığı gerektirir, öğütler. ‘Biz özel yayınız, istediğimize yer veririz, istediğimize vermeyiz’ diyemezsiniz. Pazarlama yapan bir kanalsınızdır, bazı ürünleri satıyorsunuzdur, ben siyasi haber vermiyorum diyebilirsiniz. Ama evrensel yayıncılık ilkelerine uygun yayın yapan, yaygın bir haber kanalıyım diyorsanız, istediğim görüşü veririm diyemezsiniz. Kamu yararına yayıncılık yapıyorum diyemezsiniz. Çıkıp yaptıklarını savunmaları çok üzücü, keşke savunmasalardı. 

Türkiye’de özel kanallar istediğini çıkarıyor da kamu yayını yapan TRT bütün görüşleri dengeli mi veriyor? Şu anda Türkiye’de denge kalmadı. Son 10 yıldır bu tarz gazetecilik yapılıyor. Gazetecilerin soru sorma refleksi kalmadı, sorular önceden bildiriliyor. 

Mehmet Y. Yılmaz – Gazeteci/yazar
Tercih izleyicinin: Böyle bir kanalın verdiği habere güvenir seyreder miyim, seyretmez miyim?

HDP’ye yönelik suçlamalarda bulunmak ve sonra bu konuda ne diyeceğini merak etmemek olmaz. Habertürk, adı üzerinde “haber vermek” iddiasında. Bu tercihi elbette yapabilir ama o zaman verdiği haber, haber olmaz zaten. Ve öte yandan hepimiz de biliyoruz ki bu, Habertürk’ün özel televizyon olmasından ve yayın politikasından kaynaklanan bir “tercih” de değil. HDP’ye uygulanan açık bir ambargo var ve Habertürk’ün yaptığı da bu ambargoyu devam ettirmek. Didem Hanım da bu açıklamasıyla ambargoya bir meşruiyet kazandırmak istiyor. Niyeti bu değilse de söylediği sözlerin sonucu budur. Özel haber televizyonları elbette kamu hizmeti yapıyor ama şunu da kabul etmemiz gerekir ki kamu yayıncısı değiller. Kendi yayın politikaları doğrultusunda hareket edebilirler, kamu yayıncısının yapmak zorunda olduğu her şeyi yerine getirmek zorunda değillerdir. Burada tercih izleyicinindir: Böyle bir kanalın verdiği habere, söylediği söze güvenir seyreder miyim, seyretmez miyim?

“Medya sahipleri okuyucu ve izleyiciyi tamamen yok sayıyor”

TRT’nin yaptığına da artık kamu yayıncılığı diyemeyiz. Parasını kamunun ödediği ama iktidarın hoparlörü durumunda bir yayıncılık söz konusu. Kamu yayıncılığı, kamunun çıkarını gözetir, TRT’nin böyle bir meselesi olmadığını biliyor, izliyoruz. Türkiye gibi, devletin ve dolayısıyla iktidarın ülkenin kaynaklarını dağıtmakta tek yetkili olduğu ülkelerde gazete sahiplerinin, iktidarların yanında hizalanması beklenmesi gereken bir durum. Bugün ile geçmiş arasındaki farkı yaratan, gazete-TV sahiplerinin okuyucuyu, izleyiciyi tamamen yok saymıyor olmalarıydı. Şimdi bu durum yok, çünkü medya sahipliği, iktidarın başı tarafından dağıtılan bir ulufeye dönüşmüş durumda. “Şu gazete ve televizyonu sen al, ben de sana bu ihaleleri vereyim, benim istediklerimi yaz, zarar edersen de korkma, yeni ihaleler ile durumu kurtarırsın!” Mesele bu düzeye inmiş durumda. Böyle bir medya ortamında rekabet de kalmıyor, dolayısıyla okuyucunun kaç tane olduğunun önemi de kalmıyor.

Öte yandan kamu yayıncılığı diye tanımlayabileceğimiz bir medya düzeni de kendiliğinden şekilleniyor. Kar amacı güdemiyorlar, çünkü öyle bir ekonomi yok. Ancak tek tek gazetecilerin fedakârlıkları ve bazı arkadaşlarımızın çabalarıyla böyle bir şey oluştu. Kamu yararına, kâr amacı gütmeden yayıncılık yapılıyor yani. Umalım ki okuyucu da bunun nasıl bir hizmet olduğunun farkına varsın ve bu yayıncılık anlayışını ayakta tutabilmeye ve devamlılığını sağlayabilmeye olanak verecek destekte bulunsun.

“Patronları konuşarak değil, susarak mahcup olmayı tercih etti”

Aklı başında kimse böyle bir şeyi savunmaz zaten ve belli ki Habertürk’ün sahip ve yöneticilerinin aklı, bazı sunucularınkinden fazla. Habertürk’ün sahipleri ve yöneticileri bir şey söylemiyorlar, çünkü yapılanın ambargo olduğunu bizlerden daha iyi biliyorlar. En azından susarak mahcup olmayı, konuşarak mahcup olmayı tercih ettiklerini söyleyebiliriz. Diğer sunucular da benzer bir sessizliği tercih etselerdi, ambargonun sorumluluğunu paylaşmasalardı, onlar adına daha iyi olurdu. Bir gazeteci için bu savunulabilir bir durum değil.

Ceren Sözeri – Akademisyen
“Habertürk, ana akımdaki boşluğu doldurmaya çalışıyor”

Habertürk bulunduğu yeri savunmaya çalışırken, taraf olduğunu itiraf etmiş oldu. Didem Arslan Yılmaz ana akımı bilen bir insan. Ticari bir kurum bile olsa gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini bilir. HDP konuşulurken HDP’li birine de söz hakkı verilmesi gerektiğini bilir. Cahilce söylenmiş bir söz değil o. Bulunduğu sıkışmışlığa dair tepki. Bu bir savunma değil demesi de bunun itirafı. Sıkıştığı pozisyondan çıkabilmek için böyle formüle ihtiyacı hissetti talihsiz biçimde. Bir kere daha düşünse böyle bir cümle kurmazdı diye düşünüyorum.  

Yarın öbür gün yine bir seçim dönemine girilecekse, ki girileceğini biliyoruz; ‘iktidar yanlısı olmayan seçmene ulaşmak için hâlâ bize ihtiyacınız var’ mesajı bu bir yandan. Habertürk başka çıkışlar da yaptı ve şaşırttı insanları. Ali Babacan’ı çıkarttı mesela. Farklı konuklar çıkarmaya çaba gösterdi. Ana akımda bir boşluk var ve Habertürk o boşluğu doldurmaya çalışıyor. Doldurmaya çalışırken de büyük bir özgüvenle davranıyor. ‘Bizim izleyicimizin çeşitliliği yarın öbür gün iktidarın işine yarar’ diye düşürdüklerini tahmin ediyorum. Yarın öbür gün iktidarla bir pazarlığa girişildiğinde kimin hangi kitleye hitap edebildiği önemli olacak. 

“Aynısı Doğan Grubu’nun başına gelse, Aydın Doğan mektup yayınlardı”

Habertürk’ün başına gelen şey Doğan Grubu’nun başına gelseydi, Aydın Doğan bir mektup yayınlardı en azından. ‘Bizim yayın ilkelerimiz şunlar’ derdi. 2013’te CNN Türk penguen belgeseli yayınladığında Aydın Doğan bir açıklama yapmış, toplumdan meşruiyet arayışına girmişti. Habertürk’te ne genel yayın yönetmeni ne de patron bir şey dedi. Üç tane haber sunucusu konuştu. Her biri başka bir şey söylüyor. Spikerler midir kanalın yayın politikasını açıklayacak olan? Ve çok korkunç açıklamalar, siyasi parti bildirisi gibi. 

“Medyanın buradan dönmesi çok zor”

Türkiye’de medyanın bugün bulunduğu yerden dönmesi çok zor. Eskiden soru sorabilen pek çok gazeteci bu refleksini kaybetmiş durumda. Fahrettin Koca’nın basın toplantısında gördük. Soru sormak serbestti ama kimse soru sormayı beceremedi. Oto-sansür öylesine içlerine işlemiş ki… Oradan kurtulup evrensel yayıncılık ilkelerine dönüş epey zaman alacak. Ama Gezi’den sonra internet ortamında yükselen alternatif medya başka bir alan. Orada hala bir takım sorular sorulmaya çalışılıyor. Haber yapılamıyor çünkü her haber yapıldığında soruşturmalar, davalar, tekzipler geliyor. Gencecik gazeteciler 20 yılla yargılanıyor. Hiçbir yayın yönetmeni muhabirlerini feda etmek istemez. Bu da bir tür oto-sansüre yol açıyor. Tekzipler çok korkunç. Cumhuriyet’e Fahrettin Altun haberi nedeniyle verilen tekziplerin içerikleri o kadar ağır ki! Bunları yayınlamak zorunda kalıyorlar. Bu tekzipler işe yarar mı, yaramaz tabii. Bütün manşeti tekziple kaplarsanız kendiniz bizzat haber haline gelir ve örtmeye çalıştığın şeyin görünmesine neden olursun. 

Ekran ambargoları işe yaramıyor çünkü her akşam HDP konuşmak zorunda kalıyorlar. Araştırma sonuçları ciddi oranda kararsızlar olduğunu ve HDP’nin kilit pozisyonda olduğunu gösteriyor. HDP seçmenin kime oy vereceği, kiminle ittifak yapacakları çok önemli. 

Sezin Öney – Siyaset Bilimci/Yazar
“Bu durumun en büyük kaybedeni medya, güven çok düşük” 

Halkların Demokratik Partisi, 2015 yılında kabinedeydi. Tabii, bugün bu geçmişi hatırlamakta zorlanıyoruz. Geriye gidersek, Haziran 2015 genel seçimleri sonrası kurulan 63. Kabine’de HDP’nin iki bakanlığı vardı: Kocaeli Milletvekili Ali Haydar Konca Avrupa Birliği Bakanı ve İzmir Milletvekili Müslüm Doğan ise Kalkınma Bakanı olarak görev yaptı. 

İronik biçimde, HDP’nin terör ile özdeşleştirilerek “kriminalize” edilmesi, blok oyunu korumasına neden olan faktör. Tabanında HDP’nin nasıl politikalar izlediği, politik olarak eksik kalıp kalmadığı veya tersine başarıları ile ilgili bir sorgulama yaşanamıyor çünkü partinin yaşadığı mağduriyet algısı ağır basıyor. Gerçekten de seçilmişleri; milletvekilleri, belediye başkanlarının birbiri ardına tutuklandığı bir partiden bahsediyoruz. HDP’lilere uygulanan ekran boykotu ise tabii sadece onları kapsamıyor. Aslında, ana akım medyada ekrana çıkarılmayan uzun bir liste var. O kadar ki, zaten ekranlarda hep aynı yüzleri görüyoruz. Neredeyse her gece aynı kişiler sanki kadrolu eleman gibi görüş bildiriyor. Belli başlı birçok siyasetçinin de, hiç ekrana çıkamaması söz konusu. İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanları Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş popülarite oranlarına bakıldığında en yükseklerdeler ama onları da ana akım ekranda çok az görüyoruz. “Fiili ekran yasağı” HDP’nin oy oranlarını da etkiliyor gibi gözükmüyor veya siyasetçilerin popülarite oranlarını. 

Ekran boykotlarının siyaseti etkilemesi şu şekilde oluyor: HDP’nin terörle özdeşleştirilmesi muhalefetin diğer partilerinin oyun alanını daraltıyor. Bir yandan, büyükşehirlerde yerel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP’nin desteğinin de belirleyici önemi var; öte yandan HDP ile yaratılan gerilim, milliyetçi-muhafazakâr kesimin Cumhur İttifakı’nın ekseninde kalmasına neden oluyor. HDP her iki halükarda belirleyici rol oynamış oluyor: Biri aldığı tavırla, diğeri ise kendine biçilen rolle.

Medyada kimin yer alıp almayacağına yönelik uygulamalar, ana akım medyanın yerini sosyal medyanın almasına yol açıyor. Farklı parti tabanlarıyla derinlemesine görüşmeler yapıldığında, siyasi gelişmelerin daha çok sosyal medya üzerinden takip edildiği görülüyor. Özellikle gençler için bu durum böyle. Bu durumun en büyük kaybedeni medya, çünkü gazetecilere ve medyaya güven de kamuoyu araştırmaları açısından çok düşük seyrediyor.