Ayşe Düzkan’ın şişleri  

Ayşe Düzkan’ın şişleri   

İnan Kızılkaya 

Avukat, “Ne martaval okuyorsun, savcı seni ısıracak mı!” diyor. Kolumdan çekiştirerek savcının odasına götürmeye çalışıyor. İçimden bildiğim tüm duaları etmeye çalışıyorum ama hiçbirini tam hatırlayamadığımdan, “Tanrım olanla idare et” diyorum 

Özgür Gündem gazetesi ile dayanışma amacıyla 3 Mayıs 2016 tarihinde Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde nöbetçi genel yayın yönetmenliği kampanyası başlatıldı. Kampanya ile beraber ikinci evimiz olan Çağlayan Adliyesi’ne avukatlarımızla her gün uğramaya başladık. Bırakın gazete üzerindeki baskının hafiflemesini, savcıların şimşeklerini üzerimize çekmiştik. Soruşturmalar ve davalar hız kesmedi. Mutluydum, çünkü, gün be gün dava arkadaşlarım artıyordu!            

Yalnızlık duygusunun yerini sahiplenme duygusu almıştı.

23 Mayıs 2016 günü kampanyaya katılanlar, desteğe gelenler ve gazeteciler ile adliye önünde kısa bir basın açıklaması yapıldı. Gazeteciler Faruk Eren, Ertuğrul Mavioğlu X-Ray cihazından geçtikten sonra ben geçiyorum. Ardımda Ayşe Düzkan var. Eşyalarımızı plastik sepetten alıp kemerimi taktığımda monitörun başındaki görevli hemen ardımdan gelen Düzkan daha elini uzatmadan, “Çantanızı açar mısınız?” diyor. Düzkan çantasını açıyor, içinden bir bilgisayar, kitaplar, makyaj çantası, anahtar, örgü topacı, örgüsü süren bir parçaya iliştirilmiş iki şiş çıkıyor.

Görevli örgü topacını şöyle bir çeviriyor, tehlikeli olmadığına kanaat getirmiş olacak ki elinden bırakıyor. Örgü şişlerine açlıktan kırılan bir insanın sığındığı evde önüne konan buharı tüten çorbaya iştahla bakması gibi bakıyor. Şişleri örgüden çıkarıp eviriyor çeviriyor, ‘Acep ne iştir ya Rab’ bakışıyla diğer bir görevliye gösteriyor. Neyi ele geçirdiklerini bilemeden ikisi baş başa inceleyip duruyor. Sahneyi tadını çıkara çıkara izliyorum. Delici mi, kesici mi ya da içeri sokulmayacak tehlikeli maddeler kategorisine girer mi girmez mi diye düşündükleri aşikar. Düzkan oralı bile değil. İki erkeğin bir kadının örgü şişlerine kafayı takmasıyla dalga geçtiğine eminim. Ama yüzünde herhangi bir ifade yok. Düzkan, “Verin şişlerimi de gideyim” havasında. Göz göze gelen iki görevli de suç isnat edecek bir cümle kuramadıklarından şişleri istemsizce Düzkan’a veriyorlar.

 

Merdivenleri çıkarken Düzkan’a “Hayırdır şişler ile ne yapacaksın?” diyorum. Devletin savcısı “Aç çantanı bakayım” derse ne yapacak? Her bir elinde bir şiş ile mi savunmasını yapacak? “Şişlerden biri basın özgürlüğünü diğeri Kürt meselesinde sivil çözümü temsil ediyor” mu diyecek? Savcı şişleri “tehdit unsuru” olarak görürse yandık! Rahatlığını, “Devleti de, erkekleri de, yargıyı da tanıyorum. İktidar odaklarıyla büyüdüm, onları tanıdım, onlarla yaşadım ve şimdi onlar karşısında zırhımı kuşandım da geldim” diye anlıyorum. Suskunluğuna eşlik eden müstehzi bir mimik yüzünde beliriyor. İnsanın içindeki negatif enerjiyle nasıl baş edeceği üzerine bir tez yazacak denli özgüvenli duruyor. 

İfade sırası, Eren ve Mavioğlu’ndan sonra Ayşe Düzkan’a geliyor. İki gazeteci salondan çıkarken savcıların tutumu üzerine konuşuyoruz. Ertuğrul Mavioğlu gazeteciliğin değerlendirme merciinin yargı olmadığını, haberin kimliğine yönelik  konuştuğunu söylüyor. Eren ile de memleket ahvaline yönelik sözlerin ardından basın özgürlüğünün demokrasinin olmaz olmazlarından olduğunu başımızla tasdik ediyoruz. Aklım, ifade vermek üzerine duruşma salonuna giren Ayşe Düzkan’da… Acaba savcı ile şiş polemiği yaşandı mı? Savcı acaba, “Senin ne işin var bu solcu, bölücü takım arasında” dedi mi? Çatışma haberleri üzerine, yakılıp yıkılan Cizre, Silopi, Sur, Nusaybin fotoğraflarını gösterip, “Utanmıyor musunuz devletin güvenlik güçlerini küçük düşürmeye” dediyse yine yandım! Ne de olsa her sözden, fotoğraftan, yazıdan gazetenin yazı işleri müdürü olarak bana da bir bakiye kalıyor.

İçimden, “Yazı işlerinin bir suçu yok vallahi, İnan’ı tanırım. İyi çocuktur” derse yırtar mıyım diye geçiriyorum. Emin değilim. Ancak savcının önünden adının künyede yazdığı nüshayı alıp kadın sayfasını titizlikle inceledikten sonra “Yeterince kadın bakışı yansıtılamamış” dediğinden eminim. Savcının gözünün önünde editoryal ekibe bir şiş sokması da mümkün!

“Allahım, sen aklıma mukayyet ol” diyorum. Artık çıksa da durumu anlatsa. Koridorda bir o tarafa bir bu tarafa koştururken avukat beni işaret ediyor. “Gel” diyor. Kurbanlık koyun gibi “Buyur abi” diyorum. Avukat “Savcı seninle de sohbet etmek istiyor” diyor. Ben “Ayşe’nin şişleriyle alakam yok” diye istemsizce sayıklıyorum. Avukat, kulağı hafif ağır duyduğundan, “Çişin geldiyse sonra edersin” diyor. “Ayşe Düzkan daha çıkmadı” diyorum. “Sana ne Ayşe’den” diyor.

Şişler, savcı, adalet, gazete, sansür, spot, başlık, mizanpaj, haber kaynağı, kurgu, ajans, demeç, traj, orantılı orantısız her türlü şiddete mesafe, gerçek, olgu, veri, manipülasyon, demeç, mikrofon, röportaj, devlet...

Aklımdan geçenler bunlar…

Avukat, “Ne martaval okuyorsun, savcı seni ısıracak mı!” diyor. Gerginliğimi neye yoracağını bilemediğinden kolumdan çekiştirerek savcının odasına götürmeye çalışıyor. İçimden bildiğim tüm duaları etmeye çalışıyorum ama hiçbirini tam hatırlayamadığımdan, “Tanrım olanla idare et” diyorum. Sünnetçiden korkan erkek çocuğunun yalvarışıyla avukata, “Abi bu hafta beni pas geçin, haftaya ifadeye gelirim” diyorum. Avukat şaka yaptığımı sandığından bana göz kırpıyor. İşvenin zamanıydı sanki! Derken diğer savcının odasından Ayşe gülerek çıkıyor. “Kolay gelsin” demeyi de ihmal etmiyor. Ben iyicene kilitleniyorum. Avukat içeri adım adıyor ben kıpırdayamıyorum. Üç kelime kafamın içinde fır dönüyor: Ayşe neden gülüyor? 

Savcının karşısında önüm arkam, sağım solum, hayatım bu yola feda diye bağırasım geliyor, bağıramıyorum. Zar zor sorduğu sorulara cevap veriyorum. Demez mi, “Bir yeriniz mi ağrıyor?” Bak hele, tövbe ya, devletin savcısı sağlığımla ilgileniyor. Ne şanslıyım! Savcı, soruşturmaya konu olan sayfaları karıştırırken, “Örgü örmeye başlasam cezam azalır mı?” diyorum.

Ben daha, “Şişleri kimin talimatıyla, nereden aldı vallahi bilemiyorum” diyemeden savcı, “Al götür bunu avukat, ruh sağlığı yerinde değil” diyor.  

Avukat, “Ya böyle değildi aslında” diyerek savcı ile müşterek bir noktada buluşuyor.

Apar topar beni odadan çıkaran avukat, “Savcıyı niye tiye alıyorsun?” diyor. “Şişler” diyorum, “Ayşe” diyorum, “Vallahi gördüm” diyorum. “Anladım, açlık başına vurdu” diyor. Her derde deva sözleri olduğundan mide krampı geçirdiğime kanaat getiriyor.

“Kafeteryaya gidelim de karnımızı doyuralım” diyor.

Image

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) haber alma hakkı, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü alanlarında faaliyet yürüten bir sivil toplum kuruluşudur. Derneğimiz başta gazeteciler olmak üzere mesleki faaliyetleri sebebiyle yargılanan kişilere hukuki destek vermektedir.