Yazarlar

Her şey Avrupa için: Bir vize hikâyesi

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Ne zamandır Türkiye vatandaşlarının Schengen Vizesi alamamasına, alabilenlere komik sayılabilecek bir zaman için vize verilmesine, üstelik bunun için haftalarca, aylarca beklenmek zorunda kalınmasına ilişkin haberler gündeme geliyor.

Konu Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na da soruldu ve Çavuşoğlu, bu sorunun odağındaki ülkelerin büyükelçileri ile görüşme yapılacağını, gerçekten sistemli olarak Türkiye vatandaşlarına sorun çıkartılıyorsa, Türkiye’nin de mütekabiliyet esasına göre yanıt vereceğini açıkladı.

Mütekabiliyet esasına göre yanıt verilmesi elbette kimi AB vatandaşlarını etkileyecektir. Türkiye ile işi olanlar, iş ortaklığı bulunanlar, yolu bir biçimde Türkiye’den geçenler etkilenecektir.

Ancak kış aylarında, enerji krizi nedeniyle AB üyesi ülkelerin vatandaşlarının Türkiye’deki otelleri doldurmasını bekleyen, bunun için çağrıda bulunan Türkiye’nin rest çekmesi ne derecede inandırıcı ve etkili olacak, bunu göreceğiz.

Gitmek isteyenler, gelmek isteyenler

Karşı taraf için belli ki durum pek böyle değil. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan, nitelikli gençleri yurtdışına çıkmasa bile en azından bunu aklından geçiren, umudu zayıflamış insanların daha rahat koşullarda yaşamak için Türkiye’den ayrılmak istemesi daha büyük bir olasılık.

Bu nedenle de AB üyesi ülkeler, rahat rahat, gelenlerin dönmemesi riski nedeniyle ince eleyip sık dokudukları açıklamasını yapabilir, buna sığınabilirler.

Buna karşılık o ülkelerden gelip de yaşamını Türkiye’de sürdürmek isteyenlerin sayısını yığınlarla açıklayamayız elbette. Bir elin parmakları belki…

14 günlük vize

Ama durumu analiz etmeden önce vize almak isteyenler neler yaşıyor, buna odaklanalım. Kısa süre önce yaşanan bir vize macerasına odaklanalım. Kısa süreli, tatil amaçlı bir seyahat için bir Avrupa ülkesinden, Yunanistan’dan vize almak için başvuranlar neler yaşıyor, buna bakalım.

Böyle bir durumda, artık elçiliklerle muhatap olmak mümkün olmadığından, tamamen robotik biçimde iş yapan vize merkezleri zorunlu adresiniz. Her elçiliğin anlaştığı bir şirket var. Öncelikle randevu günü kovalamanız gerekiyor. Randevuyu aldıktan sonra da önünüze bir sayfa açılıyor. Bu sayfadaki bütün evrakları tamamlamak zorundasınız. Liste uzayıp gidiyor.

Kendi nüfus cüzdanınız yetmiyor mesela, barkodlu aile nüfus kaydı, barkodlu SGK Tescil Dökümü, barkodlu izin belgesi… İşyerinin izin belgesi de yeterli değil, aynı zamanda orada çalıştığınızı gösteren belge, maaş bordroları…

Üç dört günlük bir seyahate gideceksiniz ve harcayabileceğiniz para belli. Ancak maaşınız yeterli değil. Buradaki bankada paranız olmalı. Bunu göstermelisiniz. Komik biçimde, randevudan sonra hemen herkes telefonlarından hesabındaki paraları geri aktarma işine giriyor.

Daha komiği, bütün evrakların kağıda basılı olarak istenmesi. Hemen herkesin koltuğunun altında büyük bir iş yapılacakmış gibi onlarca sayfadan oluşan evrak yığını var. Vize merkezi dediğiniz yerde, kim olduğunuza, ne için gittiğinize, ne yapacağınıza, geçmişinize bakılmıyor. Sayfalar zımbalanıyor, sıraya konuluyor, başvurunun alındığı belirtiliyor.

Sonra bekliyorsunuz. Beklemeden sonra olumsuz yanıt alan ancak bunu sorgulayabilecek iletişim kanallarına sahip şanslı kesimdenseniz, bir kez daha başvurmanız söyleniliyor.  Neyi eksik yaptığınız belirsiz biçimde bir daha aynı süreci yaşıyorsunuz. İtiraz yolu yok. Bir de asla olumsuz yanıtın sebebini öğrenemeyen, öğrenme şansı olmayanlar var. Başvuru için, neden verildiği belirsiz 100 Euroyu ödemek zorundasınız ve olumsuz yanıt halinde bu para da geri verilmiyor. Elçiliklerin bütçesi muhtemel ki bu vize başvurularından karşılanıyor. Dertsiz, tasasız bir para…

Temaslar sonrasında eksiğin ne olduğunu çözebildiyseniz ikinci başvuruyu yine aynı dosyayı hazırlayarak yapmak zorundasınız. Öyle sadece “Şu evrak eksik, bunu getirmeniz yeterli” diye bir durum söz konusu değil. İlkinde komik gerekçelerle verilmeyen vize, ikincisinde komik biçimde veriliyor. 14 günlük… İki ay sonra yeniden iş için gitmek isterseniz, aynı süreci yeniden yaşamak zorundasınız.

Bir tarafta kendini “iktidar” olarak konumlayan bir ülke var. “Gelmek isteyen sensin” havalarında… Öyle ki o ülke için çalışan Türkiye vatandaşları bile alışmış bu duruma. Zaten onlardan biriyle konuşabilmek de büyük bir şans.

Muktedir konumu istediği gibi hareket etmesini sağlıyor. Ezikçe talep eden, sesi çıkmayan, kaderine razı insanlar konumunda kalakalıyorsunuz. “Gitmiyorum” tepkisi bile komik kalıyor bu durumda. Zira, gidebilmek, gelebilmek temel bir hak… İşte yıkılması ve değişmesi gereken, bu kendini “iktidar” olarak gören yapı. Bunun da öyle, “dış güçler, algı oyunları, süper güç” masalları ile değişmeyeceği ortada.

Müreffeh Avrupa

Verilere göre 2014’te %4 olan Schengen Vize reddi rakamları 2021’de %19’lara kadar çıkmış durumda.

Ünlü sanatçılar, iş insanları, tur satın alanlar, yakınlarını görmek isteyenler aylarca bekliyor ve olumsuz yanıtla geri dönüyorlar.

Bu tabloda Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkileri, Avrupa Konseyi’nin Türkiye ile ilgili yaptırım sürecini başlatması, AİHM kararlarının uygulanmaması nedeniyle “hukuksuz ülke” algısının oluşması, AKP ile olan negatif yönlü ilişkiler etkili.

Ancak tüm bunlara rağmen sorulması gereken soru, Avrupa ülkelerinin buna haklarının olup olmadığı…

Gelişimini ve refahını büyük ölçüde sömürgeciliğe borçlu yaşlı kıtada, en büyük endişe göçmenler. Sosyal dokunun bozulacağı, gelir dağılımının etkileneceği, refah toplumu olma özelliğinin kaybedileceği, demokratik standartların düşeceği gibi gerekçeler bu başlığın arkasına sıralanıyor.

Türkiye’nin sınırları tek yönlü olarak açık ülke haline gelmesinin sebebi de bu.

Afganistan, Pakistan, İran’dan kaçanların, Suriye’de savaştan kaçanların sınırları geçmesi değil sorun. Elbette ki yaşam hakları var ve savaş olmasa bile iyi bir yaşam kurmak için yeni bir başlangıç yapmak istemeleri çok anlaşılır.

Sorun, Türkiye’nin zaman zaman restleşse de sınırlarının bir tarafını açık tutarken, diğer tarafını kapatmasında…

Avrupa’nın Suriye savaşı başladığından bu yana bütün derdi buydu. Türkiye’nin 2013’te imzaladığı Geri Kabul Anlaşması gereğince üçüncü ülkelerden gelen düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesi gerekiyordu. Bu göçmenleri kendi ülkelerine göndermenin sorumluluğu ise Türkiye’ye ait olacaktı. Ayrıca, bu anlaşmanın imzalanması Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği ülkelerine vizesiz girişi için de gerekli bir adımdı. Ancak uzmanlar, Türkiye dışında aday olmayan birçok ülkeye vize muafiyeti sağlandığına ve Türkiye’ye Geri Kabul Anlaşması dışında ek yükümlülükler getirildiğine dikkat çekiyor.

Türkiye çeşitli nedenlerle bu anlaşmadan kaynaklanan talepleri karşıladı. Ancak bazı uzmanlar, hem göçmenlere dair yükün adaletsiz paylaşılmasına yol açan hem de Türkiye’nin vizesiz seyahat hakkı almasına yönelik bir adım olarak görülen bu anlaşmanın aslında bu konuda daha önce bulunmayan yasal sorunlar çıkardığını da söylüyor.

Geri Kabul Anlaşması’nın temelinde Avrupa ülkelerinin çatışma, savaş ve krizlerden kaçan insanları kendi refahları eksilmesin diye reddetmesinin yattığı unutulmamalı. Türkiye ile yapılan anlaşmanın karşılığı ise zor durumdaki göçmenleri çok sınırlı sayıda alan Avrupa ülkelerinin, benzer zorlukları Türkiye için de göstermeye başlaması oldu. Birilerine sınırları kapatmanın, birileri için açık kalacağını düşünmenin sonuçları bunlar. Ve dünya üzerinde steril bir bölge olarak kalabileceğini düşünenlerin, yüksek demokrasi standartlarından bile bu amaç uğruna vazgeçmeleri ve antidemokratik uygulamalara gözlerini kapatmaları.

Vize sorunu nasıl çözülür belli değil. Ancak görülen o ki sınırlar herkese açılmadığı, eşitlik sağlanmadığı, birileri “daha beyaz” olduğu için ayrıcalıklı olduğunu düşündüğü ve bu ayrıcalığı sürdürmek istediği sürece dünya bambaşka sorunlarla karşı karşıya kalacak. Herkesin birden refahı bozulana kadar…