Nurcan BaysalYazarlar

Kentin hakkı, Sur’un hakkı, bir kalp sızısı

Foto: Ali Safa Korkut
NURCAN BAYSAL

Geçtiğimiz aylarda Deutsche Welle’de “Diyarbakır sokaklarının rengarenk değişimi” başlığıyla verilen bir video haber, bir Diyarbakırlı olarak derin bir acı hissetmeme vesile oldu. Video haberde Diyarbakır Sur’un rengarenk sokakları gösteriliyor ve bu rengarenk sokaklarda yapılan röportajlardan kesitler sunuluyor. Duvarları ve kafeleri ile süslenmiş sokaklardan geçen insanlar şunları söylüyor:

“Süsleyip değiştirmek daha güzel oldu, daha otantik oldu, daha hoş oldu, çok hoş oldu.”

“Yenileştirmeden dolayı insan kendini güzel hissediyor, huzurlu hissediyor.”

“Diyarbakır’da gibi hissetmiyorum.”

Bir Surlu ise eskiyi anlatıyor: 

“Eskiden komşuluk vardı, insanlık vardı. Sokakta otururduk, çayımızı ve kahvemizi kaynatırdık, burada içerdik, hep beraberdik…”

Aralık 2015’te başlayan Sur’daki altıncı ve son yasak, beş yıla yakın devam etti. Bu süreçte Sur’un 15 mahallesinden altısı yıkıldı. 2017 yılında bu sefer kentsel dönüşüm adına Alipaşa Mahallesi yıkıldı. Böylece 7000 yıllık Sur’un yedi mahallesi, yüzölçümü olarak ise yarısından fazlası 21. yüzyılda yıkılmış oldu. Yıkılan bu mahallelere, daha cenazeler yerdeyken, hızla, hoyratça ucube villalar yapılmaya başlandı. Bugün artık bu villaların çoğu bitti. Villalar başta söylendiği gibi Sur’da evi yıkılan insanların olmadı. Villaların bir kısmı Sur’da evi yıkılanlara borçlandırılarak verilmiş olsa dahi Surlular geri dönüp bu villalara yerleşmedi, imkanları bu lüks villalara yerleşmeye el vermedi. Sur’daki eski yaşamları da yıkımla birlikte yok olmuştu. Geçen ay gittiğimde bu villaların çoğunun kuyumcu, tatlıcı, kafe, kebapçı, peynirci gibi iş yerlerine dönüştüğünü gördüm. Bununla ilgili konuştuğum esnafların çoğunluğu gidişattan memnundu, sadece koca villalar yerine küçük küçük dükkanlar yapılsa daha iyi olurdu düşüncesindeydiler.  

Son yedi yıldır memleketim Sur’daki değişimi dikkatle takip ettim ve Sur’a yapılanları inat ve ısrarla yazdım. Gidişat en başından belliydi. İktidar, Sur’da kendi istediği gibi yeni bir tarih inşa etmek istiyordu ve geçmişi silmek bu “inşa” sürecinin önemli bir parçasıydı. Hafızayı tıraşlamak sadece Sur’da ve Sur’u yıkarak değil, kentin neredeyse her noktasında Kürtlerin tarihine ilişkin sembolleri yıkarak, isimleri silerek 2016’dan beri devam etti. Bir gün Roboski heykeli kaldırıldı, ertesi gün kentin çeşitli noktalarında bulunan reklam panolarındaki “Amed” yazıları silindi, bir başka gün sokak isimleri değiştirildi ama bu fiziki ve zihinsel tıraşlama altı yıl boyunca kesintisiz devam etti. Roboski Anıtı, Lamassus Heykeli, Orhan Doğan Anıtı, Uğur Kaymaz Heykeli, Tahir Elçi Parkı, Merwani kalıntıları ya da Sur’un sokağına atılan her bir kepçe aslında hafızamıza atılan kepçelerdi. 

Doğrusu belki biz de unutmak istiyorduk, belki sesimiz güçlü çıkmadı. Bir kısmımıza “yeni” iyi bile geldi. Ne de olsa modernite de “Yeni olan iyidir” demiyor muydu? Televizyonlar, medya her şey “yeni” olanı övmüyor muydu? Biz Kürtler de unutabilirdik belki, hem unutmamız yaralarımızı da sarardı belki, kim bilir…

İktidar, karşısında pek bir muhalefet olmadan Kürtlerin tarihsel mirasını gasp etti, Türk-İslam bir uluslaştırma sürecine dahil edildi Sur. Bu süreçte iktidar, Suriçi’nde kendine yarayanı tuttu, geri kalanı metalaştırdı. Artık tam da video haberdeki kişinin söylediği gibi “turistik” bir Sur var; “daha otantik, daha hoş, hatta çok hoş.”

Bugün memleketim Diyarbakır’da birçok insan sadece beş yıl önce burada bir Roboski Anıtı olduğunu hatırlamıyor, hatta ve hatta anıtın bu iktidar tarafından kaldırıldığı bile unutulabiliyor. Yıllar önce “İktidar, kolektif hafızaya tecavüz ediyor” dediğimde, bir siyasetçi “Halkı okuyamıyorlar, halk unutmaz, bu onlara ters dönecek” demişti bana. Maalesef dönmüyor. Unutuluyor. Hele ki kent, içinde acı barındırıyorsa halk da unutmak isteyebiliyor. Video haberde söylendiği gibi bu “yenileşmeyi” huzurla birleştiriyor, bu “yeni” ile huzurlu hissedeceğini düşünüyor. 

Bizim kişisel kayıplarımızdan toplumsal kayıplarımıza rağmen hayat sürüyor. Her şey çok hızlı değişiyor. Kent, insan yaşamından daha hızlı değişiyor. 

Sur artık folklorik, nostaljik, turistik bir öğe. İktidar, yok ettiği kenti pazarlanabilir hale dönüştürdü. Görüştüğüm esnaf, bu pazarlamanın “büyük villalar” şeklinde değil “daha küçük küçük dükkanlar” halinde olmasını istiyor, o kadar! 

Peki neden bu rengarenk sokakları görünce içimizin açılması gerekirken içimiz sızlıyor? Neden bu kafelerde oturup bir kahve içsek de bir yanımız bu yapılanı kabul etmiyor? Neden memleketim Sur artık sadece acı veriyor?

Kentler değişir, dönüşür, yıkılır, yapılır. Doğal akışıyla yıkılsaydı Sur’un acısı da böylesine keskin olmayacaktı muhtemelen. İktidar hoyratça tecavüz etti şehirlerimize, hoyratça yaktı ve yıktı. Şimdi de pazarlıyor şehirlerimizi, bu pazarlamanın en önemli reklam sloganı ise “huzur” vadetmesi.  

David Harvey kent hakkı üzerine şunu söyler: 

“Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.”

Kürtlerin kendilerini ve kentlerini yapma hakkı ellerinden alınmadı sadece, Kürtler büyük bir zalimlikle kentlerinin ölümüne tanıklık ettiler. Suriçi, Diyarbakır’ın ve Kürtlerin kalbiydi. İktidar, kalbimizi hedef aldı. Tahrip etti, yıktı, güzelledi, paketledi, satışa çıkardı.

İşte bu nedenle bu tarz haberleri izlerken kalbimiz en derinden sızlıyor. Sur, artık bir kalp sızısı.