Nurcan BaysalYazarlar

Suriyeliye vurmanın dayanılmaz hafifliği

NURCAN BAYSAL

Birkaç gün önce küçük bir haber olarak geçiyordu birkaç medya kuruluşunda: “17 yaşındaki Suriyeli Firas el Ali, Hatay’da bıçaklanarak öldürüldü…”

Haberle birlikte iki görüntü vardı. İlkinde 17 yaşındaki Firas’ın elinde bir demet çiçek, başında kepiyle, lise mezuniyet fotoğrafı. İkincisi ise Firas’ın yerde kanlar içinde inlerken çekilen video görüntüleri. İkinciye bakamadım. Peki, çiçekler içerisinde, kep giymiş bu genç, Firas el Ali kimdir?

Independent Türkçe’den Cihat Arpacık, Firas Ali’nin kısa yaşam öyküsünü yazmış. Firas 2011’de Suriye savaşının henüz başında babasını kaybediyor. Annesi onu ve iki kardeşini alarak Hatay’a geliyor. 12 yaşında, İHH’nın Reyhanlı’da kurduğu Yetim Köyü’ne yerleşiyor ve liseye başlıyor. Başarılı bir öğrenci, doktor olmak istiyor. Bu yıl da Balıkesir Tıp Fakültesini kazanıyor. Birkaç hafta önce kayıt yapıyor. Firas geçinmek ve ailesine yardım edebilmek için bir yandan da bir fabrikada çalışıyor. Fabrikada çıkan bir kavgada yanlışlıkla kadın bir  işçiye çarpıyor ve gece kadının çocukları tarafından bıçaklanarak öldürülüyor. Böyle, bu kadar. 

Firas’ın bu kadar kolay öldürülmesi sorgunlanmadığı gibi, yaşam hakkı da savunulmuyor. Çünkü Firas Suriyeli. Bu ülkede Suriyelinin dövülmesi, sövülmesi, yakılması, öldürülmesine alıştırıldık, Firas’ın ölümünün haber değeri bile yok.  Politikacıların ırkçı söylemleri ve dili ve bu dili sorgulamadan arkasından giden güruhun etkisiyle göçmenlere yönelik şiddet iyice çığırından çıkmış durumda. Neredeyse tüm siyasi partiler göçmenleri suçlayan konuşmalar yapıyorlar. Bu tür söylemler sokakta göçmenlere saldırıların yolunu açıyor. İki yıl önce Samsun’un Vezirköprü ilçesinde bıçaklanarak öldürülen fırın işçisi 16 yaşındaki Eymen Hammami gibi ya bıçaklanıyorlar, ya da İzmir Güzelbahçe’de yakılarak katledilen üç Suriyeli genç; Mamoun al-Nabhan, Ahmed Al-Ali ve Muhammed el-Bish gibi bazen de yakılarak katlediliyorlar. Öyle görünüyor ki bu şiddet ve nefret dili devam ettikçe, Ümit Özdağ gibi ırkçı politikacılar tarafından hedef gösterildikçe daha çok Suriyeli katledilecek. 

Suriyelilerle ilgili nefret dilini körüklerken politikacıların en çok başvurduğu yöntem ise Suriyelilere ilişkin yanlış bilgileri yaymak. Suriyelilere ilişkin rakamlara birlikte bakalım:

Şu anda en fazla Suriyeli sığınmacının yaşadığı ülke Türkiye. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün 26 Mayıs 2022 rakamlarına göre Türkiye’de kayıt altına alınmış geçici koruma statüsündeki Suriyeli sayısı 3 milyon 763 bin 652 kişi. Bu insanlar Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşamaktalar. Resmi istatistiklere yansıyanlar dışında kayıtsız olanlarla birlikte Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteci sayısının 4 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de yaşayan mültecilerin çok az bir kısmı kamplarda barınıyor. Son verilere göre  beş ilde yedi geçici barınma merkezinde 50.531 mülteci barınmakta ve bu barınma merkezleri, yani kamplar yavaş yavaş kapatılıyorlar. Şu anda kamplarda kalan mülteci sayısı toplam mültecilerin yalnızca % 1.4’ü. Suriyeli mültecilerin % 98.6’sı ise kamp dışında şehir ve köylerde yaşıyorlar.   

İçişleri Bakanlığı verilerine göre en çok Suriyeli barındıran şehir 544.296 kişi ile İstanbul, Gaziantep ise 463.387 kişi ile ikinci sırada yer alıyor.  Nüfus oranına göre, 109.087 mülteciyle Kilis % 42.8 ile birinci sırada, % 20.5 ile Hatay ikinci sırada yer alıyor. Suriyelilerin genel olarak Türkiye nüfusuna oranları ise %4,26 (31 Aralık 20221 TÜİK verisine göre Türkiye nüfusu 84 milyon 680 bin 273). Bu rakamlar, Mülteciler Derneği Nin web sayfasında düzenli olarak yenileniyor

Suriyeli mülteciler 12 yıla yakındır bu ülkede yaşamalarına rağmen halen Geçici Koruma Statüsüne sahipler. Bu statü her iki toplumda da geçicilik algısı yaratıyor, toplumsal uyum ve entegrasyonu geciktiriyor. Bu “geçicilik” statüsü, Suriyeli mültecileri sürekli geri gönderilme tehdidi ile karşı karşıya bırakıyor.  

Suriyeli mülteciler geçici koruma statüsüne bağlı oldukları için çalışma izinleri yok. Bu nedenle kayıt dışı alanlarda, ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyorlar. Şu anda Türkiye’de emek piyasasına girip çalışan yaklaşık 1.4 milyon Suriyeliden yalnızca 30 bine yakını bir çalışma iznine sahip, yani formal bir işte çalışmaktalar. Gerisi kayıt dışı, ağır koşullarda çalışıyorlar.

Her ekonomik kriz ve işsizliğin artması ile birlikte Suriyeliler hedef tahtasına koyuluyorlar. “Suriyeliler gelip işimizi elimizden alıyor” algısı ve nefret söylemleri ekonomik kriz dönemlerinde artıyor. Ekonomik krizin, yanlış göç politikasının hesabı iktidar yerine Suriyelilerden soruluyor. Çünkü bu kolay, risksiz ve korkakça.

Firas’a dönelim:

Firas’ın kısa yaşamı bıçaklanarak son buldu, çünkü Suriyeliye vurmak, Suriyeliyi bıçaklamak kolay bu ülkede. Ben bu satırları yazarken Firas’ın bedeni tarumar olan doğduğu topraklara götürülüyordu. Firas, “yiğit, mert” demekmiş. Firas’ı vuranlar ise korkak ırkçılardı. 17 yaşındaki tıp öğrencisi bir gence, onca kişi vicdansızca ve korkakça saldırarak bıçakladılar. 

Dünden beri düşünüyorum, insan nedir? Bizi insan yapan şeyler nelerdir? Bunca kötülük ırkçılık etrafta iken, kötülük bizzat en tepedekiler eliyle yaygınlaştırılırken, zihinleri ve vicdanları sarsmayı nasıl başaracağız?

Filozof Edgar Morin kendisi ile yapılan bir söyleşide bunu şöyle cevaplıyor:

“Başkalık duygusunu da içeren insanî kimliğimize başvurmak gerektiği fikrine katılıyorum. Başkasını anlamanın ölçütü nedir? Hem onun acı çekme, sevme, hissetme kapasitesiyle kendine özdeş olduğunu; hem de karakteri, inançları, düşkünlükleri, vb.’yle farklı olduğunu anlamaktır. Oysa günümüzde bize hükmeden teknokratik ikili mantıkta, bunu hissetmekten âciziz. Ya mutlak yabancı, ya kardeş oluyor. Halbuki hepimiz Dünya-Vatan’ımızın vatandaşlarıyız; aynı zamanda da her birimizin özellikleri var. İnsan birliğiyle insan çeşitliliğinin birbirinden ayrılmaz olduğunu kabul etmemiz ve birbirimize saygı göstermemiz gerek.”

“İnsanın birliğiyle insan çeşitliliğinin birbirinden ayrılmaz olduğunu kabul etmemiz”, “buna saygı duymamız” ve “insani kimliğimize başvurmak” diyor Morin. Şimdi şunu bir kez daha düşünelim ve insani kimliğimize başvurarak hissetmeye çalışalım: Firas mutlak yabancı mıdır, kardeş midir? 

Firas kardeşimizdi. Ölen, öldürülen bizim kardeşimizdir.