MLSA TV

11 ay sonra özgürlüğüne kavuşan Aziz Oruç: “Apê Musa’nın mirasına sahip çıkacağım”

MLSA TV’de bu hafta Soner Şimşek’in konukları gazeteci Aziz Oruç ve eşi Hülya Oruç oldu. Oruç 11 ay süren tutukluluk boyunca yaşadıklarını detaylı bir şekilde anlattı, gazeteciler arasındaki dayanışmanın büyütülmesi gerektiğini vurguladı. 

Gazeteci Oruç, Patnos Cezaevi’nde 11 ay süren yoğun bir tecride maruz kaldığını söyleyerek söze başladı. “Tahliye olduktan sonra biraz bocaladım diyebilirim. COVID-19 önlemlerine alışmak zor, bazen evden çıkarken maske almayı unutuyorum” diyen Oruç, COVID-19 pandemisinin cezaevindeki tecrit koşullarını daha da derinleştirdiğini belirtti. 

İran’dan Ermenistan’a geçmek istediği sırada pasaportunun sahte olduğu gerekçesiyle Ermenistan yetkililerince hukuksuz bir şekilde İran’a geri iade edilen Oruç, gözaltına alınmasıyla sonuçlanan sürecin nasıl başladığını şu şekilde anlattı: 

“İran’dan Ermenistan’a, oradan da Avrupa’ya geçme planımı çeşitli sebeplerle ertelemiştim. 7 Aralık 2019 günü bu planı devreye sokmak istedim. Fakat bu keyfî bir karar değildi, ‘haydi deneyelim’ diye atıldığımız bir şey değildi. Hakkımda özgür basına yönelik baskılardan kaynaklanan pek çok dava açılmıştı. Tutukluyken, Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi bana ‘propaganda’ suçlamasıyla 2 yıl 1 ay ceza verdi. Oysa dosyada sadece yaptığım haberler ve sosyal medya paylaşımlarım yer alıyordu.” Oruç, 9 Aralık 2020 tarihinde Özgürlükçü Demokrasi gazetesinde yayınlanan bir haberi sebebiyle İstanbul’da hâkim karşısına çıkacağını ekledi.

“Beni bir ‘mal’ teslim eder gibi İran’a verdiler”

Avrupa’ya iltica etmek amacıyla çıktığı yolda hem Ermenistanlı hem de İranlı yetkililer tarafından kötü muameleye kaldığı günleri Oruç şöyle anlattı: “Ben Ermenistan’a vize alarak gitmiştim. Kötü muamele görmek beni şaşırttı, bana ‘İran seni alsın, kafanı kessin de gör’ gibi şeyler söylediler. İran’a iade edilmek istemediğimi, orada kalmak istediğimi söyledim. İran’daki uygulamalardan korkuyordum, orada yaşanan hak ihlallerini gazeteci olarak da takip edip haberleştirmiştim. Gazeteci olduğumu söyleyince biraz durdular, fakat kötü muamele sürdü. Cep telefonumu alıp eşime taciz içerikli mesajlar bile attılar.” 

“Bir mal ya da kargo teslim eder gibi beni İran’a verdiler” diyen Oruç, İranlı yetkililerin ise kendisine ‘Sen Amerika için çalışıyorsun, PKK adına çalışıyorsun, İran’a istihbarat toplamak için geldin’ vb. şeklinde suçlamalar yönelttiğini, bu iddiaların doğru olmadığını anlatmanın çok zor olduğunu ifade etti. İran’da kötü muamele gördükten sonra mahkemeye çıkarıldığını ve mahkemenin 1040 dolar para cezası ve kendisinin Gürbulak sınır kapısından Türkiye’ye iade edilmesine karar verdiğini aktaran Oruç, “İran istihbarat polisi yine bana çok kötü davrandı, iki saat boyunca soğukta bekletildim. Sınıra gittik ama beni iade etmediler. Donma tehlikesi altında kendi imkanlarımla sınırı geçmek zorunda kaldım,” diye konuştu. 

Türkiye’ye girişinin Türk yetkililerinin bilgisi dahilinde olduğunu sonradan öğrendiğini vurgulayan Oruç, “Bana mahkemede inatla ‘Neden kontrol noktasından girmedin?’ diye sordular. Oysa orada olduğumu biliyorlarmış, müdahale veya yardım etmek yerine hiçbir şey yapmamayı seçmişler” dedi.

“Bana yardım edenler benden önce tutuklandı”

Gözaltına alınmasına ilişkin ana akım medyada yer alan haberlerin kendisini çok üzdüğünü söyleyen Oruç, “Gözaltındayken TV açıktı, son dakika geçiyordu. Yanımdaki polis ‘Sen NTV’de geçiyorsun’ dediğinde gördüm” diye konuştu. Oruç, medyada kendisi hakkında çıkan yalan haberlere karşılık şunları söyledi: “Gazetecilik sadece kamerayla, çok iyi görüntü çekmekle olmuyor. Gazeteci vicdanlı ve ahlaklı olmalı, gerçeğin peşinde koşmalı.” 

Kendisi hâlâ gözaltındayken ve kendisinin suçu dahi henüz tespit edilmemişken sınırı geçtikten sonra kendisine yardım eden kişilerin “örgüte yardım” suçlamasıyla tutuklandığını belirten Oruç, “Bu kişiler benden üç gün önce tutuklandı. E diyelim ki ben suçluyum, önce bunu tespit edip beni tutuklamaları gerekmez mi?” dedi. Aynı soruyu duruşmada mahkeme başkanına da yönelttiğini söyleyen Oruç, “Mahkeme başkanı ‘Konumuz bu değil’ dedi. İçişleri Bakanlığı’nın hakkımda yaptığı açıklama, yargı ve emniyet üzerinde baskı yarattı diye düşünüyorum,” dedi.

Oruç, hakkında hazırlanan iddianamede yer alan delilleri şöyle değerlendirdi: “Hakkımda gazetecilik faaliyetlerim sebebiyle daha önce açılan davalar, çalıştığım ajans ve donmak üzereyken yardım için yaptığım aramalar delil olarak öne sürülmüş. Tutukluluğumu haklı çıkarmak için birbiriyle ilgisiz, toplama deliller vardı yalnızca.”

Gazeteci Oruç’un eşi Hülya Oruç, eşinin tutukluluğu süresince yaşadıklarını şöyle anlattı: “Aziz’in tutuklandığı gün ben iki çocuğumla ortada kaldım. Ortada bir suç varsa, bu yalnızca sınır ihlalidir. Her şeyimizi, neredeyse canımızı kaybetmiş bir durumdayken, gündeme ‘teröristin eşi’ olarak düşmek çok zorlayıcıydı.”

“Bunca hak ihlali varken, bunlara karşı neden ses çıkarmayalım?”

Bu algıyı kırmak, “Hayır biz gazeteciyiz, gazetecilik yaptığımız için bunlar başımıza geldi” diyebilmek gerektiğinin altını çizen Hülya Oruç, “Biz ondan haber alamadığımız ilk 3-4 gün Aziz’in ölüsünü bulacağımızdan korkuyorduk. Yaşadığını öğrendikten sonra sevinemedik bile, sonrasında başlayan süreç bizi çok zorladı. Bir anne ve eş olarak içine girdiğim mücadeleyi anlatmak çok zor. Bu süreçte Twitter paylaşımlarım dolayısıyla hakkımda bir dava bile açıldı. Oysa ben yalnızca pandemi sürecinde yaşananları eleştirmiştim. Bu kadar yoksulluk, işsizlik, hak ihlali varken bunlar için neden ses çıkarmayalım?” diye konuştu.

“Cezaevindeki pandemi koşullarını anlattığım için disiplin soruşturması açıldı”

Pandemi sürecinde cezaevi koşullarının çok kötü olduğunu tekrarlayan gazeteci Aziz Oruç, “Ben pandemide cezaevinde yaşanan ihlallerle ilgili Mezopotamya Ajansı’na bir açıklama yapmıştım. Sonra hakkımda disiplin soruşturması açıldı, yalan söylediğimiz, çarpıttığımız iddia edildi. Oysa hakikaten bize temizlik ürünleri temin edilmedi. Hastaneye, revire gitmek istediğimizde çok sıkıntı yaşadık. Ağır hasta mahkumlar bile hastaneye gitmeye çekindi” dedi. 

Oruç cezaevinde tutuklu ve hükümlülere BirGün, Evrensel, Cumhuriyet ve Yeni Yaşam gazetelerinin hiçbir zaman verilmediğini aktardı ve, “Var olan haklarımız da pandemi döneminde elimizden alındı. Pandeminin başından 1 Kasım’a kadar geçen süre boyunca hiçbir gazete dağıtılmadı,” diye ekledi.

Gazetecilik mesleğinin kendisi için bir aşka dönüştüğünü ifade eden Oruç, bu mesleği seçmek gibi bir planının olmadığını ama 2012 yılı sonlarında gazeteciliğe başladıktan sonra büyük bir bağlılık hissetmeye başladığını anlattı. Oruç gazeteciliğe başladığı dönemi ve şimdiki düşüncelerini şöyle özetledi: “Çok zor dönemlerde çalıştım. Kürdistan’da özyönetim direnişlerinin ve sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde Cizre’de, Lice’de, Nusaybin’de bulundum. O zaman da üstümüzde büyük baskı vardı ama biz direnç gösterdik ve gazeteciliğe devam ettik. Üstümüzdeki bu baskının en büyük acısını belki de eşim ve çocuklarım yaşadı. Umarım bir daha tutuklanmam ama şimdi ailemi düşünerek ‘yazmayayım’ demeyi de doğru bulmuyorum. Bu şekilde teslim olmamak gerekiyor.”

“Muhalif Kürt bir gazeteci olduğum için adalet benim için farklı işledi”

Tahliye edilmeden hemen önce mahkeme heyeti karşısında yaptığı savunmada “Kürt ve gazeteciyim, bunların ikisi de suç değil” diyen Oruç, “Eğer İran sınırını geçen bir İranlı, Afgan mülteci olsaydım, ya da Yozgatlı, İstanbullu Aziz olsaydım, bunlar başıma gelmeyecekti. Muhalif Kürt bir gazeteci olduğum için adalet benim için farklı işledi” diye konuştu. Bu durumu “acı verici” olarak niteleyen Oruç, gazeteciler arasındaki dayanışmanın büyütülmesi gerektiğini söyleyerek, kendisi içerideyken tutuklanan Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel hakkında açılan dava etrafında güçlü bir dayanışma örüldüğüne işaret etti. Oruç, bu konuya ilişkin şöyle konuştu: “Ama pek çok gazeteci arkadaşımız Kürt olduğu için, farklı mecralarda yazdıkları için gündeme getirilmiyor. Müyesser Yıldız ile aynı gün tahliye olduk ama daha çok onun hakkında yazılar kaleme alındı. Gazeteci Aziz Oruç’u, ya da Nedim Türfent’i, geçenlerde Van’da tutuklanan dört gazeteci arkadaşımızı da yazabilmek gerekiyor. Dayanışma ağı, kişiler üzerinden değil, gazetecilik kimliği üzerinden örgütlenmeli ve güçlendirilmeli.” 

“Apê Musa’nın mirasına sahip çıkacağım”

Kürt nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı kentlerde, 2015 yılının Temmuz ayında başlayıp uzun bir süre devam eden savaşa da değinen Oruç, “Son yıllarda bölgede yaşananlar bize aslında savaş muhabirliği tecrübesi kazandırdı. Burada büyük zorluklarla sürdürülen gazetecilik mücadelesini ülkece sahiplenmek gerekiyor. Hangi mecrada yazdığınızın bir önemi yok. Ben de önümüzdeki günlerde doğruları yazmaya devam edeceğim, Ape Musa’nın mirasına sahip çıkacağım” diye konuştu.