İnsan Hakları

4. Yargı Paketi’nin getirdiği değişiklikler ve bir değerlendirme

FURKAN YAŞAR

Kamuoyunda 4. Yargı Paketi olarak bilinen ve 18 Haziran 2021’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulan Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, 8 Temmuz 2021 tarihli ve 7331 numaralı kanun ile kabul edilerek Resmi Gazete’de yayınlandı.

Yargı reformu adı altında yapılan değişiklikler genel olarak, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda bazı sürelerin 60 günden 30 güne indirilmesi; Türk Ceza Kanunu’nda boşanmış eşe karşı işlenen bazı suçların nitelikli hal kapsamına alınması; Ceza Muhakemesi Kanunu bakımından da adli kontrole ilişkin azami sürelerin düzenlenmesi ve periyodik denetimin getirilmesi; seri muhakeme usulü ve basit yargılama usulüne ilişkin değişikliklerin yapılması, konutu terk etmeme adli kontrol tedbirinin cezadan mahsup edilmesi, tutuklama tedbirinde katalog suçlar bakımından somut delil kavramının vurgulanması; bilişim suçlarında yer bakımından yetkili mahkemelere mağdurun yerleşim yerinin eklenmesi; sulh ceza hakimliği tarafından verilen tutuklama ve adli kontrol kararlarına karşı dikey itiraz usulüne geri dönülmesi gibi kısmen olumlu kısmen de yetersiz olan, reform niteliği kabul edilemeyecek değişikliklerden ibarettir. 

İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan değişikliklere göre: 

İdari başvurularda idareye tanınan cevap süresi; idarenin, idari işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem tesis edilmesi talebi ile üst makama yapılan başvurulara cevap vermesi; idari eylemler sebebiyle dava açılmadan önce idareye yapılması zorunlu olan başvurular için cevap verme süresi 60 günden 30 güne indirilmiştir. Ayrıca, idari mercilere tebliğ edilecek olan nihai kararların en geç 30 gün içinde yazılması gerektiği, değişiklik kapsamında hükme bağlanmıştır.

İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan söz konusu değişikliklerin temel amacının ihlale uğrayan bireylerin hak arama özgürlüklerini seri bir şekilde kullanmasını sağlamak olduğu düşünülebilir. Ancak söz konusu değişiklik yeterli değildir; zira bireye karşı oldukça güçlü konumda olan idarenin cevap vermeme hakkının bulunması, hak arama özgürlüğü önünde engel teşkil etmektedir. Yargı paketi öncesi idarenin, 60 gün boyunca sessiz kalıp, gerekçesiz bir şekilde red sayılan cevap vermeme imtiyazı, bu reformla 30 güne indirilmiştir. Oysa burada asıl yapılması gereken, idareye tanınan sessiz kalma hakkının red olarak değil; tam aksine kabul olarak düzenlenmesi olmalıdır. Cevap vermese bile başvurunun reddedileceğini bilen idare, ilgili başvurular için gerekli ve yeterli incelemeyi yapmaktan kaçınabilir. Bu durumun önüne geçmek için idarenin sessiz kalmasının kabul olarak düzenlenmesi, bu yönde bir reform yapılması gereklidir. 26 Kasım 1992 tarihli İspanya Kamu İdarelerinin Hukuki Rejimi ve Genel İdari Usul Kanunu 11. maddesinde olduğu gibi genel kuralın, Türk Hukukunda da zımni kabul olduğu düzenlenmelidir. Sonuç olarak, ilgili sürelerin 60 günden 30 güne inmesi süreci hızlandırabilecek olsa bile yeterli bir değişiklik değildir.

Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklere göre:

Kasten öldürme, kasten yaralama, eziyet ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçları yönünden, suçun boşanmış eşe karşı işlenmesi, nitelikli hal kapsamına alınmıştır.

Türk Ceza Kanunu’nda yapılan bu değişiklik, olumlu fakat yetersizdir; zira yapılan değişiklik ile boşanmış eşe karşı ilgili suçların işlenmesi halinde cezanın ağırlaştırılması yoluna gidilecektir ve bu, değişikliğin olumlu kısmıdır. Ancak ilgili değişiklik, nikahlı ve nikahsız birliktelikleri ayırmaktadır. Böyle bir ayrımın kabul edilebilmesi mümkün değildir. Yapılan değişiklik tüm birliktelikler için geçerli olacak şekilde düzenlenmelidir.

 Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yapılan değişikliklere göre:

Seri muhakeme usulü yaptırımın belirlenmesinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesine imkan tanınmış; mahkemenin talep yazısında olması gereken hususlarda eksiklik tespit etmesi halinde, mahkemeye eksikliklerin giderilmesi için iade kararı verebilme yetkisi tanınmış; yine seri muhakeme ile ilgili olarak, seri muhakeme usulüne tabi bir suçun seri muhakeme usulüne tabi olmayan bir başka suçla birlikte işlenmesi halinde seri muhakeme usulünün uygulanamayacağı hükme bağlanmış ve Anayasa Mahkemesi’nin 2020/5 Esas numaralı, 2021/26 Karar sayılı 31.03.2021 tarihli kararıyla, seri muhakeme yaptırımının Cumhuriyet savcısı tarafından belirlendiği yaptırım doğrultusunda hakimin hüküm kurması kaldırılmıştır.

Seri muhakeme usulüne ilişkin yapılan değişiklikler ise yerindedir. Her ne kadar, Cumhuriyet savcısına eksiklik sebebi ile mahkemenin talebi iade etmesi sonrasında Cumhuriyet savcısının talebin iadesine itiraz edip edemeyeceği düzenlenmemiş olsa dahi, ceza muhakemesi hukukunda kıyasın mümkün olması sebebiyle, söz konusu durum, Ceza Muhakemesi Kanunu madde 174/5 ile kıyaslanarak, Cumhuriyet savcısının talebin iadesine itiraz edebileceği kabul edilmelidir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi kararının kanuna yansıtılması olumlu bir değişikliktir. Ancak yine seri muhakeme usulü gibi usullerin ceza muhakemesi hukuku bakımından artışı, kanunun uygulanışı bakımından zorluk teşkil etmektedir. Nitekim, artık makul sürede yargılama gerekçesi ile neredeyse her suç için farklı bir usul öngörülmektedir. Oysa bu karmaşık sistem, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına engel teşkil edebilmektedir. Bu sebeple, seri muhakeme usulü gibi özel yargılama usullerinin daha anlaşılır bir biçimde düzenlenmesi, farklı usullerden vazgeçerek ceza muhakemesi hukukunda özel yargılama usulleri açısından birlik oluşturulmalıdır.

Mahkeme tarafından iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününün belirlenmesi halinde basit yargılama usulünün uygulanamayacağı hükme bağlanmıştır.

İlgili değişiklik, basit yargılama usulünün uygulama alanını az da olsa kısıtladığı için olumlu görülebilir. Basit yargılama usulünün uygulama alanının kısıtlanmasının olumlu sayılmasının sebebi de basit yargılama usulünün ceza muhakemesi hukukunun, “doğrudan doğruyalık” ve “meram anlatma” ilkeleri gibi temel ilkelere aykırılık teşkil etmesidir.

Mağdur veya şikayetçiye yapılacak olan çağrı kağıdına, iddianamenin eklenmesi zorunlu kılınmıştır.

İlgili çağrı kağıdına iddianamenin eklenmesinin zorun kılınması, mağdur veya şikayetçinin söz konusu sürece hazırlanması ve bilgilendirilmesi açısından olumlu bir değişikliktir.

Mağdur, şikayetçi ve tanıklar için verilen zorla getirme kararlarının telefon, e-posta gibi iletişim araçları ile bildirilmesine ve ayrıca iddianameye ilişkin bilgiler ile duruşma tarihinin, telefon, e- posta gibi iletişim araçları ile sanık, mağdur veya şikayetçiye bildirilebilmesine imkan tanınmıştır.

Söz konusu bildirimler, asıl olan tebligat usulü yerine geçmemekte ve dolayısıyla tebligat ile yapılan bildirimlere bağlanan sonuçlar bu tür elektronik bildirimler açısından geçerli olmayacaktır. Dolayısıyla yapılan değişiklik ile asıl amaçlanan, bilgilendirmenin hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesinin sağlanmasıdır.

İddianamede, yüklenilen suçu oluşturan olaylar ve suçun delilleriyle ilgisi bulunmayan bilgilere yer verilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Söz konusu değişikliğe gerçekten bir ihtiyacın olup olmadığı noktası sorunludur. Yapılan değişiklik amaç açısından iddianamede yalnızca suçu oluşturan olayların yer yer almasını ve delillerle ilişkili hususların belirtilmesidir. Oysa değişiklik öncesi, iddianamede bulunması gereken hususlara bakıldığında, olay ile ilgisi olmayan bir fiilin yer alması gerekliliği yazmamaktadır. Dolayısıyla iddianamede, değişiklik öncesi de olayla ilgilisi bulunmayan bir durumun yer almaması gerekirdi. Bu sebeple ilgili düzenleme daha çok vurgu niteliğinde kabul edilmelidir.

Yargılanmanın beraat ile sonuçlanması halinde, iletişimin tespitine veya dinlenilmesine ilişkin kayıtların yok edileceği hükme bağlanmıştır.

Beraat halinde iletişimin tespiti veya dinlenmesine ilişkin kayıtların yok edilecek olması kişisel veriler kapsamında ele alındığında oldukça isabetli bir değişikliktir. Ayrıca, uygulamada, ilgili koruma tedbirlerine koşulları oluşmasa dahi çok sık başvurulması sebebiyle etki alanı geniş bir değişiklik söz konusu olmuştur.

Yalnızca ifadenin alınması için başvurulan yakala emirleri sebebiyle mesai saatleri dışında yakalanan kişilerin, belirlenen tarihte yargı mercilerine giderek ifade vermeyi taahhüt etmesi hali ve Cumhuriyet savcısının emri doğrultusunda bir defaya mahsus olmak üzere serbest bırakılabilecekleri, taahhüde uyulmadığı takdirde bin Türk lirası idari para cezasına hükmedileceği düzenlenmiştir.

Söz konusu değişiklik, yalnızca şüpheli bakımından geçerli olacaktır. Değişiklik, şüpheli bakımından olumludur. Ancak buradaki problem, taahhüde uyulmayacak olduğunda verilecek olan idari para cezasının her gelir grubundan olan şüpheliye karşı aynı miktarda olmasıdır.

Tutuklama koruma tedbiri için öngörülen katalog suçlar bakımından kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması vurgulanmıştır.

Yargı paketi kapsamında en çok eleştirilen ve tartışma konusu olan değişiklik olan somut delil vurgusu, özellikle cinsel suçlar bakımından kamuoyunda yanlış bir algıya sebep olmuştur. Değişiklik, olması gereken şekilde, şüphenin somut delillerle ilişkilendirilmesine ilişkindir. Oysa tutuklamaya ilişkin kamuoyunun baştan itibaren yanlış olan algısının devamı niteliğinde bu değişiklik yine bir cezasızlık öngörür şekilde algılanmıştır. Israrla vurgulanması gereken husus, öncelikle, tutuklamanın bir ceza yaptırımı olmadığı, aksine bir koruma tedbiri olduğudur. Tutuklama tedbiri, en ağır koruma tedbiri olsa bile niteliği değişmemektedir. Bu sebeple de ilgili somut delillerin varlığı tutuklama tedbirine hükmedilmesi için gereklidir. Burada yanlış algıya sebep açan diğer bir husus, somut delil kavramının ne olduğunun bilinmemesidir. Somut delil dendiğinde, kamuoyunda anlaşılan yalnızca sperm bulguları veya darp izleri gibi bulgulardır. Oysa mağdurun veya bir tanığın beyanı da somut delil niteliğindedir. Bu sebeple bu değişiklik mağdur bakımından herhangi bir olumsuzluk teşkil etmemektedir.

Tutuklama kararlarında ek olarak adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını gösteren delillerin de somut olgularla gerekçelendirilmesi gerekliliği düzenlenmiştir.

İlgili değişiklik, esasen vurgu niteliğinde kabul edilmelidir. Nitekim, tutuklama koruma tedbirine karar verilebilmesi için kararın ölçülü olması gerekir. Ölçülülük denetimi sayesinde tutuklama kararında adli kontrolün neden yetersiz kaldığı gösterilmeli ve ölçülülüğün sağlandığına yönelik gerekçelere yer verilmesi gereklidir. Bu sebeple ilgili değişiklik mevcut durum için bir yenilik getirmemiştir.

Konutu terk etmeme adli kontrol yükümlülüğü, cezadan mahsup edilen haller arasına alınmış ve bu doğrultuda bu yükümlülük altında her iki gün, bir gün olarak sayılacak şekilde düzenlenmiştir.

İlgili değişiklik, olumlu bir değişikliktir. Nitekim, konutu terk etmeme insanın kendi evine hapsolması ve kişi özgürlüğü ve güvenliğinin kendi konutu doğrultusunda kısıtlanmasıdır. Dolayısıyla böyle bir koruma tedbirinin cezadan mahsup edilecek olması yerinde bir düzenlemedir. Ancak ilgili değişiklik aynı zamanda yetersizdir. Konutu terk etmeme tedbirinin hükümde verilen cezadan aşan bir mahsup söz konusu olduğunda koruma tedbiri nedeniyle tazminat hükmünün de işletilmesi gerekir. Ancak koruma tedbiri nedeniyle tazminat, kanunda tahdidi olarak sayıldığı için kıyas yapmak mümkün olmayacağından, yapılacak olan bir değişiklik ile konutu terk etmeme tedbirine ilişkin düzenlemenin de koruma tedbiri nedeniyle tazminat kapsamına alınması gerekir.

Adli kontrol tedbirlerinin en geç 4 aylık süreçlerle incelenmesi düzenlenmiştir. Adli kontrol bakımından azami süreler düzenlenmiş ve bu doğrultuda; ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen işlerde en çok 2 yıl ve zorunlu hallerde gerekçe gösterilerek 1 yıl daha uzatılabilecek şekilde; ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren işlerde de en fazla 3 yıl ve zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek 3 yıl, terör suçlarında ise 4 yıl daha uzatılabilecek şekilde düzenlenmiştir. Ayrıca adli kontrol tedbirlerinde geçirilecek azami sürenin çocuklar bakımından yarı oranda uygulanması düzenlenmiştir.

Adli kontrol tedbiri bir koruma tedbiridir. Koruma tedbirleri ise kişi temel hak ve özgürlüklerine doğrudan müdahalelerde bulunur. Bu sebeple, bu ciddi müdahalelere karşı periyodik denetim yapılması ve azami sürelerin belirlenmiş olması olumlu bir değişikliktir.

Sulh ceza hakimliğinin tutuklama ve adli kontrol kararlarına karşı yatay itiraz usulünden dönülüp dikey itiraz usulü getirilmiştir.

Oldukça önemli ve yerinde olan bu değişiklik, doktrin ve uygulamacıların ısrarları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları sonucu yapılmıştır. Her ne kadar olumlu da olsa bu değişiklik reform niteliğinde değildir. Nitekim, ilgili değişiklik esas olarak kanunun eski haline bir dönüştür. Yargının tarafsızlığa doğrudan halel getiren yatay itiraz usulünden dönülmüş olması hukuk devleti için olması gereken niteliktedir. Ancak ilgili değişiklikte olduğu gibi, dikey itiraz usulü yalnızca tutuklama ve adli kontrol kararlarına karşı olmamalı, sulh ceza hakimliği tarafından verilen kararların tamamına karşı dikey itiraz usulü uygulanacak şekilde düzenlenmelidir.

Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının ya da banka veya kredi kartlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenen suçlarda mağdurun yerleşim yeri mahkemeleri de yetkili kılınmıştır.

Söz konusu değişiklik, mahkemeye erişim ve hak arama özgürlüğü açısından değerlendirildiğinde, başvuru imkanını genişletip kolaylaştırması sebebiyle yerinde bir değişikliktir. Ayrıca, bilişim suçlarında suçun işlendiği yerin tespiti bakımından ortaya çıkan zorluklar sebebiyle yetkili mahkemenin kolay bir biçimde belirlenememesi sebebiyle seçimlik bir yetkinin oluşturulması olumlu bir değişikliktir.

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da yapılan değişikliklere göre;

Sağlık Bakanlığının önerisi üzerine Adalet Bakanlığı tarafından her defasında 2 ayı geçmemek üzere verilebilen Covid-19 iznine ilişkin uzatma sayısı 7’den 9’a çıkarılmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanununda yapılan değişikliklere göre;

Hakim adayları ile avukat stajyerlerinin Anayasa Mahkemesinde staj yapabilmelerine imkan tanınmıştır. 

Genel değerlendirme

Söz konusu kanunun kamuoyunda 4. Yargı Paketi olarak bilinmesinin nedeni, ilgili kanunun İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde gerçekleştirilmiş olmasıdır. 4. Yargı Paketi’nin İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde yapılmış olması sebebiyle, söz konusu reformların İnsan Hakları Eylem Planı’nın temel ilkeleri doğrultusunda gerçekleştirilmiş olması umulmalıdır. İnsan Hakları Eylem Planı’nın temel ilkeleri ise, insan onuru, temel hakların korunması; dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi insan, din, mezhep ve benzeri sebepler temelinde hiçbir ayrımcılığın söz konusu olmaması ve herkesin hukuk önünde eşit olması; mevzuatın net ve açık bir şekilde kurallar içermesi ve kamu otoritelerin bu kuralları hukuk güvenliği ilkesiyle hayata geçirmesi; düşünce ve ifade özgürlüğü; adalete erişim; adaletin teminatı; masumiyet karinesi; hukuki güvenlik ilkesi ve kazanılmış hakların korunması gibi ilkeler olup amaçları da bu ilkelerin hayata geçirilmesidir.

Hemen yukarıda bahsedildiği üzere, ilgili yargı paketi bu temel ilkelere dayandığı için içeriğinin de tamamen bu ilkeler üzerine kurulu olması beklenmelidir. Bahsedilen temel ilke ve amaçlar, olması gereken hukuku yansıtmaktadır. Ancak yargı paketi ile anlaşılan, mevcut hukukta herhangi bir gelişme, bir reform tesis edilmemiştir. Bahsi geçen temel ilke ve amaçların hiçbirine 4. Yargı Paketi’nde rastlanmamaktadır.

4. Yargı Paketi ile yapılan değişikliklerin reform niteliğinde bile kabul edilmesi beklenemez. Reform, bir yenilik ve bir dönüşümü gerektir; bu sebeple yalnızca bir değişiklikten ibaret değildir. Reform bir fraktaldır ve bu sayede, hızlı bir şekilde gelişim ve değişimin başlangıcını oluşturur. Bunun için de kabulü inkâr edilen yanlış ve çağın gerisinde kalmış düşünceleri yıkması gerekir. 4. Yargı Paketi ise bu sebeple yalnızca değişiklik niteliğindedir. Söz konusu pakette yer alan maddelere bakıldığında, bazı değişikliklerin kanunun diğer maddelerinde var olduğu, bazı değişikliklerin ise eski düzenlemelere dönüş olduğu görülmektedir. Buna karşılık, sonucu olduğu iddia edilen İnsan Hakları Eylem Planı’nın temel ilkelerini oluşturan herhangi bir değişikliğe rastlamak mümkün değildir. Özellikle de İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan döneme denk gelen ve temel ilke olarak dil, ırk, renk, cinsiyet gibi her türlü ayrımcılığı engelleme görevi üstlenen bir eylem planının ürünü olan bir reform paketinde beklenen, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik pozitif ayrımcılık içeren hükümlerin yer almasıdır. Bunun yanı sıra düşünce ve ifade özgürlüğünü temel alan ürünün sonucu olan bu paketle, Anayasa’ya, ifade özgürlüğüne doğrudan aykırı olan “Cumhurbaşkanına Hakaret” şeklinde baskılama politikası güden  “suçların” suç kapsamından çıkarılması beklenir.

Tüm bunlara karşılık mevcut durum itibari ile yapılacak en iyi yargı reformu, maddi kanunlardaki değişikliklerden ziyade, kanunların tam anlamıyla uygulanması olacaktır.