Basın Özgürlüğü

Açık hava Panoptikon’da gazetecilik

NALİN ÖZTEKİN

13 Kasım günü saat 16.20’de İstiklal Caddesi’nde yapılan bombalı saldırının etkileri devam ediyor. Saldırının boyutu, altı kişinin yaşamını yitirmesi, 81 kişinin de yaralanması ve İstanbul’un tam merkezinde yaşanması hem ülke gündemini hem de sosyal medyayı etkisi altına aldı. Ve elbette en çok da nedenleri, nasılları ile tüm gazetecilerin mesaisi haline geldi.

Seçim öncesi tartışmaların havada uçuştuğu bir dönemde böylesi bir saldırı gazeteciler açısından çokça soru demekti. Ancak tam aksine, o soruları önce kendimize sonra okura/izleyiciye sormamız bir mücadele halini aldı. Nitekim kamuoyunda “Sansür Yasası” olarak bilinen Dezenformasyonla Mücadele Yasası, ilk büyük keyfiliklerini, sansür uygulamalarını ve Panoptikon hissi yaratan otosansür mekanizmasını saldırı sonrası yapılan ve yapılamayan haberlerle devreye soktu.

Saldırıya dair henüz temel gazetecilik soruları sorulamadan, bazı cevaplar ortaya konulmadan yasaklar ve engellemeler arka arkaya geldi. Önce RTÜK, Kültür ve Turizm Bakanlığı talebiyle olaya ilişkin yayın yasağı getirildiğini duyurdu.

BTK’nın yetki aşımı ne diyor?

Çok sürmeden bu kez Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurumu (BTK), sosyal medya ve anlık haberleşme platformları için “bant daraltma” uygulaması olarak bilinen erişim engeli yöntemine başvurdu. Netblocks verilerine göre, bu engel 10 saat sürdü.

Akabinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosunun, patlamaya ilişkin “olumsuz haberlerin” sosyal medya hesaplarından paylaşılmasına yönelik soruşturma başlattığı öğrenildi.

Buraya kadar her şey yazılı kurallara tabii gibi görünse de durum öyle değildi. Avukat Erselan Aktan, sosyal medyada yaptığı paylaşımda, BTK’nın kanunla belirlenen yetkisini aştığına dikkat çekti:

“BTK’nın bant daraltma gerekçesi ‘aykırı görüntüler.’ Yeni yasayla BTK, görüntüleri Twitter’a iletip görüntülerin silinmesini ve engellemesini talep edebilir, en fazla 4 saat olmak üzere mühlet verebilirdi; ama ilk saatte bant daraltmaya gitmiş. BTK ‘aykırı görüntüleri’ Twitter’a iletti mi? Twitter görüntülerle ilgili cevap verdi mi? İkisinin bir saat içinde olması zaten zor. Twitter’ın böyle durumlarda görüntülere blokaj uygulaması zaten var. (Daha çok telif hakları için kullanılıyor.) Bu yol denenebilir, sosyal medya engellenmeyebilirdi. BTK, zaten sorunlu olan yasaya yetki aşımı da ekleyerek yasayı nasıl uygulayacağını da göstermiş oldu.”

Yasa, gazetecilik reflekslerimize de göz koyuyor

En vahimi ise bütün bunlar, gazeteciler henüz yetkililere tek bir soru dahi soramadan gerçekleşti. Buna rağmen akşam saatlerinde altıya bölünmüş ekranlarda eksik bilgiler ve cevapsız sorular eşliğinde çeşitli uzmanlar “büyük resim” analizleri yapıyordu. Sonrasında resmi açıklamalar art arda geldi, çeşitli görüntüler servis edildi. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından saldırının faili olduğu belirtilen bir kişinin kimlik bilgileri ve gözaltına alındığı açıklandı. İktidara yakın medya organlarında ise gözaltına ilişkin operasyon görüntüleri yer aldı. Ardından saldırının nasıl gerçekleştiğine ilişkin detaylı bilgiler paylaşıldı.

Paylaşılan bazı resmi bilgilerde hayatın olağan akışına uygun olmayan, çelişkili bulduğumuz noktalar oldu. Bazılarımız yerli ve milli bir söylemi tartışmasız kabul ederken bazılarımızın şüpheleri sürdü. Ancak bunların çok azını dile getirebildik.  Dile getirebildiklerimizi de soruşturma, tutuklanma endişeleri nedeniyle sıkışık kelimelerle ifade edebildik.

Görüştüğüm birçok meslektaşımın kafası karışıktı. Hemfikir oldukları soru, Sansür Yasası’nın zemin kabul edildiği bir düzende gazeteciliğin gereklerini nasıl güvenli ve özgürce yerine getirecekleriydi. Elbette işimiz soru sormaktı; gazeteciliğin yegâne anahtarı buydu. Ancak patlamanın yankısı devam ederken alelacele alınmış yasak kararları eşliğinde o soruları açıkça ortaya koyduğumuz an nelere maruz bırakılacağımızı da biliyorduk. Kısaca, sansürden çok otosansürle burun burunaydık.

Yasaklar yetmezmiş gibi yasanın yoruma açık maddeleri ile bir yıldan beş yıla kadar öngörülen hapis cezasını önümüze koyuyordu. Bu aşamaya kadar da sosyal medya linçleri, hakaretler, tehditler, soruşturmalar ve adil olmadığına inandığımız yargılamalar bizi bekliyordu. Esasında bunları dezenformasyona karşı uygulamaya koyduğunu iddia eden iktidar, halkın haber alma hakkını bu noktaya indirgediği için hepimiz topun ağzında olduğumuzu biliyorduk.

Soru sormanın bedeli ve otosansür

Patlama sonrası gördük ki Sansür Yasası sadece işimizi hakkıyla yapmamıza değil, gazetecilik reflekslerimize de göz koyuyor. Bu güvensiz ortamda bazı can alıcı soruları ya kendimize ya da birbirimize sorduk. Yasanın mesleğimize yönelik en büyük tehdidi buydu aslında. Çünkü mesleğimiz, reflekslerimizin canlı tutulması ile gelişebilen organik bir yapıya sahipti. Bu canlılığı ayakta tutmanın tek yolu da soruları, çelişkileri yüksek sesle dile getirebilmekti.

Öte yandan Sansür Yasası, bize sadece resmi açıklamaları baz almamız gerektiğini söylüyor. Bu saldırıya ilişkin haberlerde de çoğu medya kuruluşu bu yönde hareket etti. Hatta yasadan önce böyle davranmayanların dahi tercihlerinde değişim gözlemlendi.

Oysa salt resmi açıklamaların baz alındığı haber, eksik haberdir. Çünkü beyazın olduğu yerde siyah hep vardır, olaylar ve olgular farklı bağlamları içerir. Bunları araştırmak, ortaya çıkarmak, soru sormak, çelişkileri paylaşmak bir gazetecilik faaliyetidir.

Ancak kapıdan görünen sansür, içeriden otosansürü harekete geçirdi. Birçoğumuz bu olaya dair şüpheyle yaklaştığımız veya çelişkili bulduğumuz detayları dile getirme konusunda iç sesimizle baş başa kaldık: “Bunu söyledim diye buradan bir soruşturma açarlar mı? Neyse ne, öyle değil böyle yazayım.”

Evet, ülkenin en kalabalık metropolünde, günlük 1 milyon insanın geçiş noktası olan, adım başı polislerin bulunduğu bir caddede yapılan bombalı saldırıya dair soru sormanın bir bedeli vardı ne yazık ki. Sansür Yasası’nın otosansür ayağı görevini yerine getirmeye başlamıştı, eleştirel medya kuruluşları dahi servis edilen bilgileri olduğu gibi geçti.

‘Bu konuya girmeyiz, değil mi?’

Bazılarımız dikkatli olalım derken soru soramaz, çelişkileri “hassasiyetlere” basmadan anlatalım derken hiçbir şey anlatamaz hale geldi. Sosyal medyada sorularını paylaşan birkaç meslektaşlarımız karşılığında tehditlere, hakaretlere maruz kaldı. Öyle ki birçoğumuz haberleri verirken yasakların çerçevesini anlamak için iktidara yakın medya organlarının hangi haberleri geçip geçmediğini anbean takip ettik.

Bu birkaç günde yaşadığım tek bir örneği paylaşayım. Yayına davet ettiğim alanında uzman bir konuğumun, “Saldırı ve Kobane, Kuzey Suriye meselesine girmeyiz değil mi, pek konuşamıyoruz malum’’ sözleri ile karşılaştığımda bu tedirginlik sarmalını bizatihi yaşadım. Oysa bu konuda kamuoyu ile paylaşılması gereken bilgilere sahip olduğunu kendisi de biliyordu ama konuşamıyorduk, malum.

Günün sonunda sansür yasası gölge görevini yerine getirmek üzere karşımızda durdu. Bizler de baskıcı politikalar çatısında, yasa zemininde Panoptikon’umuz ile yüz yüze geldik. Bu dönem gazeteciliğin sadece sınavlar verdiği değil, her cephede mesleki mücadele halinde olduğu bir dönem olarak yer edinecek. Ve biz, elimizdeki en büyük gücün soru sormak olduğunu hatırladığımız sürece gazeteci kalacağız.