Adaletten HikayelerHaberler

Adalet mi? Kim kaybetmiş ki sen bulasın!

-

Nedim Türfent

“Şimdi bir öteki olarak bir ‘öteki adalet’ istiyorum. Sizde var mı yoksa öteki dünyayı mı bekleyeyim?”

Hak yerini bulduğunda adaletin yüzleri güldürdüğü rivayet edilir. Türkiye’deki adalet de yüzleri güldürüyor. Üstelik bunu hak yerini bulmadan yapabiliyor. Ne hikmetli bir başarı! Adaletin elinden çıktığı bilinmese alınan kararların yazarı olan kara mizah üstadının (!) Nobel’e aday gösterilmesi dahi ihtimalin kapsama alanındadır. Malum, adalet de insan dimağının bir ürünüdür. Dünyanın herhangi bir ülkesinde, o ülkede yaşayan tekmil insanların tatmin olduğu bir adalet sistemi yoktur kanımca. Bu, belki inananlar için öteki dünyada mümkündür. Bu dünyadaysa umuminin tatmin olduğu bir adalet sistemi için iyi denilemese de fena değil denilebilir. Peki, o zaman adalet için öte dünyaya göç etmeyi mi bekleyeceğiz? Sizce biraz geç olmaz mı? Hem gecikmiş adalet, adalet sayılabilir mi ki? Bu satırları okumakta olan yurdum insanının “Geç olsun ama güç olmasın” dediğini duyar gibiyim. Ama erkeni dururken, geçini kim ne yapsın?

Türkiye’de adalet, yaptıklarıyla kendini baltaladığından dünden bugüne aksak olagelmiştir. Zira yasalar ne kadar iyi olursa olsun, o yasaları hayata geçirecek olan hukuk uygulayıcıları ya iyi değildir ya da menfaatleri gereği iyi olmamak zorundadır.

Birçoğu için ikinci ihtimal ağır basmakta. En değme kara mizah yazarlarının bile “Ben bunu nasıl düşünemedim?” deyip hayıf hayıf hayıflanmasına neden olan adli işlem ve kararların kaynağı, hukuk uygulayıcılarının siyasi otoritenin güdümünde, hatta doğrudan onun talimatlarıyla hareket etmeleridir. Maalesef zamanın ruhuna göre adaletin yerini bulması değil, o ruha ters düşmüşsen adaletin elindeki sopanın senin kafanı bulması geçer akçedir. Yasalar değil, siyasi otoritenin kuralları işleyecektir. Tıpkı zamane ‘iyi çocuklarının’ bir bir aklanması gibi. Nitekim zamanın ruhu bunu gerektiriyor.

İçinde kendi telefonunun da yer aldığı birçok telefonun dinlenmesine yönelik savcılık talebini kabul eden bir hâkim var bu ülkede. Olay ortaya çıkınca da, gözlüğü yanında olmadığı için iyi okuyamadığını, dolayısıyla tam olarak idrak edemeden kararı imzaladığını söylemiştir. Gukuki, pardon hukuki olmaktan çok, birer mizahi kurgu olarak özgürlüklerin kısıtlaması münasebetiyle insanların hayatlarına aracısız olarak etki eden yurdum adalet sisteminin nevi şahsına münhasır kimi işlemlerine şöyle bir bakalım.

Arasında bulunduğu kitle ile birlikte slogan attığı iddiasıyla yargılanan sanığa terör propagandası yapmaktan ceza verilmiştir. Bunu sıradan ve olası bir sonuç olarak kabul edelim, değil mi? Peki ya bu sanık, sağır ve dilsiz ise? Türkiye’de iseniz kalabalıklardan mümkün mertebe uzak durmamız icap eder. Kendi iyiliğiniz için. Aksi halde kalabalıktan uzaklaşmadığınız, ideolojik halay çekenlere baktığınız, ıslık çaldığınız, müzikte tempo tuttuğunuz gibi gerekçeler yüzünden başınız ağrıyabilir ki migren ağrısını arar olursunuz. Benden söylemesi…

Sağlıktan söz açılmışken, el temizliğine dikkat etmeli ve ellerinizi sürekli yıkamalısınız. Elbette hijyen açısından önemli olmakla birlikte, kimi hastalık ve olağan bir şüpheli olarak gözaltına alınma riskini de bertaraf etmesi bakımından da ayrıca önemlidir bu. Nasıl demeyin. Memur olup arazideki kadastro çalışmasından dönmüş olan bir kişi, elleri kirli olduğundan polise taş atmak iddiasıyla gözaltına alınmış ve hakkında dava açılmıştır. Ellerini yıkamamış olmasının patolojik bir duruma sebebiyet verip vermediğini biz kesin olarak bilemeyiz ama psikolojik bir travmaya neden olduğu su götürmez.

Heyecanlı olmayın, hele hele sakın koşmayın. Bir koala gibi olun; hiç aceleniz olmasın. Aheste aheste hareket edin. Yoksa o civarda gerçekleşen bir olaya müdahaleye gelen polislerce, elle yoklanan kalbinizin hızlı attığı fark edilirse, olaya karıştığınız ve polisten kaçtığınız iddiasıyla gözaltına alınabilirsiniz, hakkınızda dava açılabilir. Türkiye’nin atletizm alanında pek başarı sağlaması da bundandır.

Bir Asya ülkesinden yolunuz Türkiye’ye düşecekse beraberinizde mutlaka bir tercüman bulundurmalısınız. Ne mi olur? Tercüman bulunamadığından iki yıla yakındır tutuklu olmanıza rağmen mahkemece savunmanız tespit edilemeyebilir. Siz bu süre zarfında Türkçe öğrenmeye başlamış olabilirsiniz. Burada tek dil bilmek çok önemlidir. Bilin bakalım bu dil hangi dil? Yok canım, Kürtçe halen Meclis tutanaklarına “x” veyahut “bilinmeyen dil” olarak geçiyor.

Üzerinizdeki kâğıt, cep telefonu veya tablet ya da cihazlarınızda dijital haritalar bulundurmayın. Yoksa o haritanın Türkiye ile ilgili kısmında farklı renkler ve çizgiler varsa, hapı yuttunuz! Zira ülkeyi bölmeyi planladığınız iddiasıyla tutuklanabilir, davalık olabilirsiniz. Cep telefonunda arıların Türkiye’deki yaşam alanlarına ve popülasyonlarına ilişkin harita bulunan bir kişi hakkındaki ‘devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak’ iddiasının delili olarak bu harita gösterilmiş ve buna ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenmiştir. Ya da yanınızda bulunan dünya haritasında Türkiye’nin küçük gösterilmesi iddiasıyla soruşturmalık olabilirsiniz, yaşayan bilir.

Eğer ülkenizin bayrağında sarı, kırmızı ve yeşil renkler varsa -ki çoğu Afrika ülkesinin bayrağında var- ve bunu taşıyan kıyafetleriniz varsa, onlardan birini giyerek sakın ha Türkiye’ye gelmeyin. Daha havaalanındayken terör propagandası şüphelisi olursunuz. Canım, art niyetli olmayın! Türkiye’de renkler ve renklerin bir arada olması sevilmez. Öyle ki zamanında sırf bu üç renk bir arada olmasın diye Yüksekova’ya trafik ışıkları kurulurken yeşilin yerini mavi almıştı. Bu yüzden olacak ki en revaçtaki renk siyahtır.

Şu başımın belası mesleğe hiç bakmayalım! Ya benim borumu üfleyeceksin ya da susacaksın deniliyor burada. Adalet mi? Kim kaybetmiş ki sen bulasın. Adı bende saklı bir gazeteci ödüllük bir haber yapmıştı. Ne mi oldu? Haberi yapan o gazeteciye ceza verildi.

Katırınıza yüklediğiniz mazotu ekmek parasına çevirmek için sınırda yol aldığınız zemheri ayazına boğulmuş bir kara kış gecesinde, tek korkunuz el ve ayaklarınızın donması ya da yakalanmak olmasın. Zira fark edildiğinizde adına savaş uçağı denilen demirden kuşların, içinde bulunduğunuz grubun üzerine kusacağı ateşlerle bir daha asla bir araya getirilemeyecek bir yapbozun parçaları gibi dağıtılabilir bedeniniz. Bu sefer, kimisi öteki arkadaşlarınıza ait olanlarla birlikte bir battaniyeye sarılmış beden parçalarınız olabilir katır sırtında taşınan. Soğukla iç içe bir gece vakti keskin dağ sırtlarına vurmaktaki gayenize bakılmaz, grubunuzun silahlı olup olmaması önemli değildir. Çoğunuzun çocuk olması kimin umrunda! Hiçbir şeyin kıymeti harbiyesi yoktur. “Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır” buralarda. Yaşanılan ve yaşatılan budur, gerçek budur. Ya sev ya terk et! Çünkü bu olaya ilişkin soruşturma sonucunda sorumlunun “ölenler” olduğu kanaatine varılmıştır.

Bu ülkede ötekiysen, ölümü cebinde taşıdığını bil. Kefenin hemen el eriminde olmalı, ona ne zaman ihtiyaç duyacağını Yaradan değil, kendilerini onun yeryüzündeki timsal ve tezahürü farz edenler bilir. Hal ü ahval bu iken ben nasıl olur da bir adalet hikâyesi kaleme alabilirim? Şimdi bir öteki olarak bir “öteki adalet” istiyorum. Sizde var mı yoksa öteki dünyayı mı bekleyeyim? Samimi olmak gerekirse, Azrail’in kapısını çalmaya hiç niyetim yok. Zaten bu hikâye de bir hayal ürünü olup, gerçekle zerre-i miskal bir bağlantısı bulunmamaktadır. Değil mi?