İnsan Hakları

AKP’nin Yargı Reformu Vaadi: “Zihniyet değişmedikçe hayata geçmesi mümkün değil”

Esra Koçak Mayda

Anketlerde oy oranı giderek düşen AKP – MHP koalisyonu, mevcut oyunu yükseltmek ve giderek kötüleşen ekonomik krize karşı hem dış hem iç piyasaları memnun etmek için reform söylemini yeniden gündeme taşıdı. ‘AKP ve reform’ denince akla en çok hukuk ve ekonomi alanında yapılan değişiklikler geliyor. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de geçtiğimiz ay yargıda yeni reform çalışmalarının hız kazanacağına dair açıklamalarda bulundu. 

Aralık ayı başında yeni bir İnsan Hakları Eylem Planı planladıklarını ilan eden Gül,“İyi işleyen bir yargı sistemini oluşturmayı millete borç biliyoruz,” ifadelerini kullandı. “Adalet sistemi güçsüzü koruyabildiği ölçüde, mağdurun ve mazlumun gözyaşını silebildiği ölçüde kendinden söz ettirir. Bu nedenle onarıcı adalet anlayışımız çerçevesinde sanık-mağdur dengesini koruyarak mağdura tanınan hakları daha da geliştiriyoruz” diyen Gül’ün yeni eylem planından beklentilerini avukatlara sorduk. Soruşturma aşamasındaki gizlilik kararları nedeniyle dosyalara erişemeyen, müvekkilleri hakkında uzatılan gözaltı süreleri ve uygulanmayan yüksek mahkeme kararları gibi pek çok hukuksuz uygulama ile  karşı karşıya kalan avukatlar reformdan ümitli değil. 

Pekin: “Reform denince gülüyorum” 

Pek çok gazetecinin avukatlığını üstlenen ve Cumhuriyet gazetesi davasında da müdafi olan Tora Pekin “reform” denince gülüp geçtiğini söylüyor: 

“İktidarın anlamını kaybettirerek ölümüne sebep olduğu kavramların başında galiba ‘reform’ geliyor. Hele ki yargıda ve adalet işlerinde reform denince, gülüp geçmek dışında verebileceğimiz kibar bir tepki aklıma gelmiyor. Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayacağını ilan eden yargıçların görev başında tutulduğu, AİHM’in haksız olduğunu tespit ettiği bir tutukluluk halini sürdürmek için bitmeyen, uydurma soruşturmaların açıldığı bir andayız. Bunu önleyecek bir reformunuz var mı? Yoksa yapılacak her şey göz boyamadır, yalandır. Zira o yargıçlar ve savcılar görevde oldukları sürece, ne yaparsanız yapın bırakın hukuk ve adaleti sağlamak, en basit usul kurallarına uyulmasını dahi bekleyemezsiniz. Her şey keyfidir, mahkemeler en akıl almaz kararları alabilirler ve almaktadırlar.”

Özdoğan: “Reform için devletin kuruluş dönemi paradigmasından sapmak gerekiyor”

Ankara’da birçok gazetecinin avukatlığını üstlenen ve 10 Ekim Gar Katliamı davasında da müdafi olan Nuray Özdoğan ise bu reform paketlerini “içi boş metinler” olarak değerlendiriyor:

“Türkiye’de devletin bir bütün halinde demokratik hukuk düzeninin inşasına dair bir niyeti, kararlığı olmadığı sürece herhangi bir dönemde olumlu anlamda bir hukuk reformundan bahsetmek mümkün değildir. Bir reformdan bahsetmek ancak devletin kuruluş dönemi paradigmasından sapmayı, halkların birlikte demokratik yönetimini gerektirir. Ama daha dar anlamda soruya dönersek, hukuk alanındaki kısmi olumlu düzenlemeler Türkiye’nin AB’ne giriş çabasının çıktıları olmuştur. Özellikle 2000’li yıllarda yoğunlaşan AB’ye uyum yasaları zincirine dikkat çekmek isterim. O dönem getirilen birçok yasal düzenleme hâlâ yürürlükte.

Niyet edilen barış politikalarından geri dönülmesi, ekonomik krizin ve yoksulluğun derinleşme hızı ile hukuk devletinden uzaklaşma hızımız paralel ilerledi. Hatta ikincisinde daha bile hızlı olduğumuz söylenebilir. Nitekim önlem devleti, güvenlikçi devlet bunu gerektirirdi. Meseleye bu bütünlükle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Mevcut iktidarların hukuk reformu olarak sundukları içi boş metinler, iktidarlarını sürdürme metinleri olarak okunabilir.”

Özdoğan, AB ile olan ilişkilerin AKP’nin reform söylemini çok etkilediğini belirterek ekliyor: “AB ile ilişkilerde çok da dikkatimizi çekmeyen serbest piyasanın sürdürülebilirliğine dair yasal düzenlemelerin Türkiye’ye yönelik yaptırımların şiddetini ve sınırını belirleyici bir işlevi var. Yapılan yasal düzenlemeler ile var olan yasal düzenlemeler arasında yoğun çelişkiler çoklu iktidarlar ve çoklu hukuk düzenlerini düşündürtmektedir. Dolayısıyla bir hukuk reformundan bahsedilemeyeceği gibi bir hukuk düzeninden dahi bahsetmeye zorlandığımız bir dönemdeyiz. Yönetim krizi ve seçim gündemi bize daha çok yasal veya yasadışı düzenleme çalışmalarını gösterecektir.”

Tamur: “Kürtleri yok etme çağrıları reform anlayışlarını ortaya koyuyor” 

Diyarbakır’da ve bölgede birçok gazetecilik ve ifade özgürlüğü davasının avukatlığını üstlenen Resul Tamur da alanda yaşananlar ile resmi söylem arasındaki farkın reform olarak sunulduğunu belirtiyor:

“Devlet Bahçeli’nin Kürtleri siyaseten ve düşünsel olarak tamamen yok etme çağrıları devletin reform anlayışını somut olarak ortaya koymaktadır. Devletin iç sorunları ne olursa olsun Kürtler için tekliği, birliği ve sürekliliği esas alan saldırıları değişmez bir gerçekliktir. Devlet içinde özellikle ekonomik açıdan ileride oluşabilecek krizlere karşı geliştirilen reform söylentileri, olağanüstü uygulamalar olarak yedeklenen tedbirlerdir. Devletin totaliter yapısını korumak adına, başta yargısal faaliyeti yürüten kurumları olmak üzere tüm kurumları ile pratik anlamda temel hak ve hürriyetlere yönelik tutumu ve saldırıları varlığını koruduğu sürece herhangi bir reform paketinin uygulanamayacağı açıktır.

“Devlet insan hakları referansından uzaklaşarak muhalifleri toplumdan dışlıyor”

Söylenti halinde dolaşan reform paketlerinde hak ve özgürlüklere dönük çözüm arayışından ziyade bu hakların yeniden tanımlanması yöntemine başvurulduğunu söyleyen Tamur, bu durumu şöyle açıklıyor: “Oysa adliyelerde, sokaklarda açık ve belirgin bir baskının varlığı ile temel hakların kullanımına yönelik engellemeler mevcut. Temel hakların kullanımlarına dönük mevcut engellemeler genel özgürlüklerin yeniden yeniden tanımlanması ile aşılması mümkün olmayan sorunlardır. Devlet tarafından düşünce ve ifade hürriyetine yönelik baskılar, gösteri ve yürüyüş hakkının engellenmesi, cenaze törenlerinin devlet tarafından sınırlandırılması, kendinden olmayana karşı tehditler, farklı düşünen insanların cezaevine atılmalarının birkaç temel anlamı bulunmaktadır. Bunlardan biri insan hakları kavramından uzaklaşan kendini insan hakları ile tanımlamak zorunda hissetmeyen devlet anlayışının yükselişidir.”

Devletin insan hakları referansından uzaklaşarak kendinden olmayanı cezaevine atma, tehdit etme, işsiz bırakma ve korkutma yöntemleri ile değersizleştirmeye çabaladığını vurgulayan Tamur, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hak temelli mücadeleyi esas alan Kürtleri ve muhalifleri kendi toplumsal yapıları içinde utandırarak dışlanmalarını sağlamaya dönük çabalar ile kendine sadık bir topluluk yaratmaya çalışıyorlar. Yaratılan bu toplum nezaketten uzak ve sadece efendisine terbiyeli memurlardan oluşturulmaktadır. Toplumda yarattıkları bu tahribatın koruyucusu ve teminatı olan başta yargı mensupları olmak üzere devlet kadrosunda yer alan memurlar bir bütünen demokratik teamüller ile yenilenmediği sürece hiçbir reform düzenlemesinin karşılığı bulunmamaktadır.

“Ortada hukukçuların tartışmasına sunulmuş metin yok”

Ortada hukukçuların tartışmasına sunulmuş bir metin olmadığını söyleyen avukat Özdoğan, iktidarın süreci şeffaf yürütmek gibi bir niyetinin olmadığını da şu sözlerle açıklıyor: “Hukukçuların tartışmasına sunulmuş bir hukuk reformu ortada yok. Böyle bir niyet de yok. Dolayısıyla nasıl bir hukuk reformu tartışması ancak insan haklarından evrensel hukuk ilkelerinden yana gerçek bir reform niyetinin olduğu ve şeffaf yürütüldüğü zeminde tartışılabilir.

Yasama ve yargı faaliyetinin tümüyle iktidar faaliyetine dönüştüğü bir zeminde despotik yönetimin sona ermesine dair talep ve çalışma öncelikli olabilir. Yargı mercilerinin, kişisel ve gerçek niyetlerinden bağımsız olarak iktidarın isteği dışında bir karar vermesinin önüne geçecek her türlü yöntem uygulanmaktadır.”

Pekin: “Bir yargıç için AİHM’in 18. madde ihlali bulmasından daha ağır bir tespit olamaz”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş kararları ile Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu kararları uygulanmıyor. Haklarında hak ihlali kararı bulunan bu isimler bir de kürsülerden, ekranlardan terörist ilan edilirken nasıl bir reformdan söz edebiliriz? Bu sorunun yanıtı Tora Pekin’e göre net: “Demirtaş ve Kavala serbest bırakılmadıkları sürece yapılacak hiçbir ‘reform’ reform olarak adlandırılamaz.”

“Demirtaş ve Kavala dosyalarında AİHM sadece ihlal kararı vermedi. Aynı zamanda onların tutuklanmalarının siyasi nitelikte olduğunu, gizli amaçlarla yapıldığını karar altına aldı. Kendisine yargıç diyen, aynaya baktığında bir yargıç görmek isteyen bir kişi için bundan daha ağır bir tespit yapılamaz. Demirtaş ve Kavala kararlarında bu tespitin ağırlığını Anayasa Mahkemesi üyeleri dahil, kararlarda rol alan tüm yargı mensupları taşımalıdır. Halbuki tam tersine, değil bu kararların ağırlığını, utancını taşıyıp bundan böyle ona göre davranmak, tam aksine bu siyasi nitelikli, gizli amaçlı tutuklamalar dahi halen sürdürülüyor. Enis Berberoğlu kararına uymayan, gözümüzün içine baka baka Anayasa’yı çiğneyen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçları görevde tutuldukları sürece hiçbir reformun anlamı yoktur. Demirtaş ile Kavala serbest bırakılmadıkları sürece yapılacak hiçbir ‘reform’ reform olarak adlandırılamaz. En ama en minimumda bir hukuk güvenliğimizin olduğunun iddia edilebilmesi için bunlar olmazsa olmazdır.”

Tamur: “Meclis siyaseti bile yasal güvenceden yoksundur” 

Avukat Resul Tamur ise devletin Selehattin Demirtaş özelinde Kürtler açısından, siyasal anlamda ifade özgürlüğünün en rahat kullanılabileceği alanın yani üst düzey güvencede olan meclis siyasetinin bile yasal güvenceden yoksun kıldığını, meclis siyasetinden faydalanmanın bile imkansız kılındığını ortaya koyduğunu ifade ediyor.

Tamur sözlerini şöyle sürdürüyor: “Devlet, Osman Kavala açısından Avrupa değerleri ve demokratik anlayışını, Enis Berberoğlu açısından ise Kemalist devlet korumacılığını kabul etmediğini simgesel olarak ortaya koymuştur. Enis Berberoğlu’nun fetih fotoğrafından kaynaklı Anayasa Mahkemesi eliyle affı mümkün kılınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin Berberoğlu ile aynı durumda bulunan Kürt milletvekillerinin hiçbiri açısından aynı ihlal kararlarına yer vermemesi, Berberoğlu’na dönük bir iade-i itibar kararıdır. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması devletin kendi pratiklerini hiçbir yargısal denetime tabi tutmayacağını ve verdiği kararların mutlak olduğunu açık bir biçimde ilanıdır.”

“Devletin son 5 yıllık pratiğinden önce de AİHM veya Anayasa Mahkemesince uzun yıllar sonra verilen kararların uygulama alanı olarak salt ihlal kararının verildiği dosyanın esas alınması, insan haklarına dair hukuksal bir perspektifin oluşmamasının temel sebeplerindendir. Örneğin toplumsal gösterilere dair uzun bir hukuk mücadelesinin ardından AİHM tarafından ihlal kararı veriliyor. Verilen bu ihlal kararı iç hukukta nasıl yer edinir tartışması bile başlamadan benzer bir toplumsal gösteride   polis memurları göstericileri işaret ederek ‘al bunu’ diyor ve var olan karar uygulanmadan ortadan kaldırılmış oluyor. Bu anlayış devlet sistematiği olarak yer ediniyor.”

“Kolluk ile yargı arasında hiçbir fark yok”

Hâkim ve savcıların İçişleri Bakanlığı’nın bir memuru gibi çalıştıklarını dile getiren Tamur, bu durumu şöyle açıklıyor: “Devlet pratiğinin tek denetim mekanizması olan yargısal faaliyetlerin siyasal anlayış ile bütünleşmiş olması reform söylentilerini en baştan anlamsızlaştırmaktadır. Hâkim ve savcıların Adalet Bakanlığı’ndan ziyade İçişleri Bakanlığı’nın birer memuru gibi hareket etmeleri kolluk ile yargı arasındaki farkı ortadan kaldırmıştır. Eğer bir reform amaçlanacak ise, insan haklarına dayanan hukuk anlayışının hakim kılınması gerekmektedir. Fakat siyasetin sadece kendisini yaşatmak için şekillendirdiği bir hukuk anlayışında reform gerçekçi görünmemektedir. Devlet dışı toplumsal dayanışma ve bilinç ile ayakta kalma çabası ileride gerçek bir reform ihtiyacına zorlayabilir.”

Özdoğan: “Gazetecilik cesaret işine dönüştü”

Adliyelerin deneyimli isimlerine özellikle basın ve ifade özgürlüğüne ilişkin davalarda neler yaşadıklarını ve gazetecilerin ne gibi delillerle yargılandıklarını sorduk. Her üç isim de gazetecilik davaları ile ifade özgürlüğünün topyekün yok edilmeye çalışıldığını savunuyor.

Avukat Nuray Özdoğan gazeteciliğin cesaret işine dönüştüğünü şöyle nasıl anlatıyor: “Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğünün de görünür olduğu en önemli  hak ve özgürlük alanlarından. Kamuoyunun oluşmasında, gerçeklerin görünür kılınmasındaki işlevi nedeni ile despotik yönetimlerin en çok saldırdığı alan basın ve gazeteciler. Özellikle Kürdistan’da yaşanan şiddeti yansıttığı oranda cezalandırılan, yaşam riski altında sürdürülen gazetecilik pratiği sadece bugünün sorunu değil.”

Pek çok gazetecinin Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanmasının hem bu gazetecileirn daha ağır ceza almalarını hem de ulusal ve uluslararası kamuoyu gözünde ‘terörist’ olarak kodlanmalarını sağladığını söyleyen Özdoğan, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Habercilik faaliyeti nedeni ile yargılanan ya da tutuklanan gazeteci yoktur’ yalanı sıklıkla söylenmektedir. Haberi nedeni ile hakkında soruşturma açılan gazeteci, suçlama konusu haberi açık iken delil bulma bahanesi ile evlerin talan edildiği aramalara maruz kalmaktadırlar. Yargıçların hiçbirisi, savcıların haberleri suç konusu yaptığı iddianameleri iade etme cesareti gösterememektedir. Yargılamanın her aşaması basın mensubunu hem cezalandırma hem de meslekten caydırma amaçlı ilerlemektedir.

Habercilik faaliyetinin hiçbir aşamasının savcıların görev alanı olmaması gerektiğinin altını çizen Özdoğan’a göre haber niteliğindeki bir yazı ceza yargılamasının konusu olamaz: “Haber niteliğindeki bir yazı veya paylaşım yargı sürecinin hiçbir aşamasında ceza yargılamasının konusu olamaz. Hukuk yargılaması konusu olup olamayacağı, kişilik haklarının korunması bağlamında tartışılabilir. İnter sitelerine erişim engelleme kararları ile de işlevsiz hale getirilmeye çalışılan basın faaliyeti dört bir yandan büyük bir baskı ve sansür politikasının altında var olmaya çalışmaktadır. Haberin oluşması, yapılması, yayınlanması, dağıtımı ve tüm aşamalar ceza tehdidi altında bırakılmaktadır. Gazetecilik cesaret işine dönüşmüş durumda.”

Pekin: “Mesele delil değil yargı tartışmasıdır” 

Pekin de gazetecilik davalarının tamamında delilin artık anlamsız olduğunu şöyle anlatıyor:  “Hukukçular, mahkemeler hukuka uysun diye elbette delil tartışması yapmak zorundalar, o ayrı. Ama bugün için siyasi yargılamaların, bu kapsamda gazetecilik davalarının tamamında, delil anlamını yitirmiş durumda. O yüzden mesele artık delil gibi teknik bir tartışma değil, kocaman bir yargı tartışmasıdır. Yargıçların yasaya, hukuka uygun davranmak gibi bir olanağı her zaman var. Önümüzdeki tek mesele bu asli görevlerini yerine getirmemeleri ve getirmedikleri sürece de terfilerle ödüllendirilmeleri. Mesele gerçekten çok basit, reforma filan da gerek yok. Örneğin yargıçlar AİHM’in Cumhuriyet gazetesi davası ve Ahmet Şık için geçen ay verdiği iki ihlal kararındaki hukuksal ölçütleri dikkate alarak karar verseler; bunun iki yaşamsal sonucu olur. Birincisi hukuka uygun davranmış olurlar, herkes bir nefes alır. İkincisi hapishanelerde ifade özgürlüğünü kullandığı için tek bir gazeteci, avukat, siyasetçi, yurttaş kalmaz.”

Tamur: “Kolluk, her gizli tanığa Kürt gazetecilerin fotoğraflarını teşhis ettirmeye çalışıyor”

Avukat Resul Tamur ise bu alanda payına düşen 27 davaya ilişkin tespitlerini şu şekilde anlatıyor:

“Kürt basını içerisinde gazetecilik faaliyeti yürüttüğü için yargı tacizine ve cezalandırmaya maruz kalmamış neredeyse tek bir gazeteci bile yok. Gazetecilere yönelik davalarda devletin iddiası gazeteci olmadıkları ve gazetecilik faaliyetlerinden dolayı yargılanmadıklarıdır. Bu kadar yoğun saldırının tesadüfi olduğu iddiası elbette gerçek dışıdır. Gazetecilerin devletin kolluğu tarafından ‘yasadışı, devlet aleyhine çalışan’ olarak tanımlanması sistematik bir saldırıdır.” 

Kolluğun teşhis işlemi yaptırılan her açık veya gizli tanığa mutlaka Kürt basınından gazetecilerin fotoğraflarını göstererek teşhis işlemi yaptırmaya çalışmasının açılan davaların pek çoğunun temelini oluşturduğunu ifade eden Tamur, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Açık veya gizli tanık beyanları ile gazeteciler yasadışı ilan edilmeye çalışılmakta ve haklarında soruşturma ve kovuşturma başlatılmaktadır. Yürüyen soruşturma ve kovuşturmalarda yapılan telefon dinlemeleri ve fiziki takiplerde haber kaynakları ile yapılan her türlü görüşme yasa dışı olarak tanımlanmakta ve gazeteciyi yasaya aykırı bir biçimde haber kaynağına ilişkin açıklama yapmaya zorlamaktadır. Kürt gazetecilerin birbirleri ile olan görüşmeleri ve tartışmaları dahi suç delili olarak dosyalara yansımaktadır. Kürt basınında yer alan gazetecilere dönük hiçbir gerekçe bulamayan kolluk gazetecinin mesleki faaliyetlerine dönük yaptığı sosyal medya paylaşımlarını da mutlak surette soruşturma konusu haline getirmektedir. Kovuşturma aşamasında da gazetecilerin kimlik kartları ve kurum tanımları kabul edilmemekte, birçok savcı ve yargıç sarı basın kartı sorgulaması yapmaktadır. Bu durum yargının kolluk ile aynı bakış açısına sahip olduğunu ve devlet akreditasyonu olmayan, devlet odaklı yazmayanı gazeteci olarak kabul etmediğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Geçmişten bugüne çok ciddi bir mücadele mirasına sahip olan Kürt gazeteciler yargı kıskacına rağmen yazmaya ve haber yapmaya devam ediyorlar.”