İnsan Hakları

Anneler meydanlara çıkarsa

CAFER SOLGUN

Türkiye’nin “kayıplar” gerçeği, 27 Mayıs 1995 günü İstanbul’daki Galatasaray Meydanı’nda toplanıp kayıp çocuklarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’nin sessiz adalet arayışı ile birlikte kamuoyunun gündemine girdi. Bu tarihten itibaren her cumartesi günü saat 12:00’de Galatasaray’da toplanan Cumartesi Anneleri/İnsanları, herhangi bir pankart, döviz taşımadan, slogan atmadan, yoldan gelip geçenleri engellemeden, her hafta bir “kayıp” hikayesini medya ve kamuoyunun dikkatine getirerek evlatlarının akıbetini sordu, devlet yetkililerini görev ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet etti.

Cumartesi Anneleri’nin meydana çıktığı 1995 yılı, “kayıp” ve “faili meçhul” cinayetlerin gündelik olaylar haline geldiği bir dönemdi. Ülkenin doğusu “Olağanüstü Hal Bölgesi” (OHAL) idi ve “süper vali” yetkileriyle donatılmış bir OHAL Valisi vardı. Sınır içi ve sınır ötesindeki operasyonlara köylerin boşaltılması ve yaygın gözaltılar, tutuklamalar eşlik ediyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yoğun insan hakları ihlalleri yaşanan bu dönem için, “Devlet gerektiğinde rutin dışına çıkar” şeklindeki sözleri (2000), o dönemi ifade eden en çarpıcı açıklamalardan biri olsa gerek.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon üyesi Sebla Arcan, “kayıp” ve “faili meçhul” olaylarının daha çok OHAL bölgesinde yaşanmakla beraber, ülkenin batı illerinde de yaygın şekilde yaşandığına dikkat çekiyor: “İstanbul da kayıp olaylarının yaşandığı bir yerdi. Üniversite öğrencisi gençler kaybedildi. O dönemde İstanbul’da ‘kaybedilen’ insan sayısı bizim tespitlerimize göre 40’ın üzerindedir. Sayının bundan daha fazla olması muhtemeldir. O dönemde Bursa’da, İzmir’de, Edirne’de, Ankara’da da kayıp olayları yaşandı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de kayıp sayısı şudur diye kesin bir sayı vermemiz mümkün değil.”

İHD Eş Genel Başkanı avukat Eren Keskin de 90’lı yıllarda “derin devlet” denilen militarist yapının “daha güçlü” olduğunu hatırlatarak, “Siyaset de daha zayıftı. ‘Faili meçhul’ kontrgerilla cinayetleri, köylerin yakılıp yıkılması ve ‘kayıp’ olayları şeklinde devletin fiziki saldırıları daha yoğundu” diyor.

Hasan Ocak

12 Mart 1995’te İstanbul Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen bir silahlı saldırı ile başlayan, Ümraniye başta olmak üzere Alevilerin yaşadığı başka semtlere de yayılan protesto gösterilerinde 22 kişi hayatını kaybetti. Olayların sürdüğü günlerde, 21 Mart’ta gözaltına alınan çok sayıda kişiden biri de Hasan Ocak’tı. Hasan Ocak gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Ancak ailesi, yakınları, arkadaşları ve insan hakları savunucuları boyunlarını büküp beklemedi; 55 gün süren arayışın sonucunda, 15 Mayıs 1995 günü Hasan Ocak’ın işkence edilerek öldürülmüş bedeni İstanbul Beykoz Ormanı’nda bulunarak kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıkarıldı.

Bu cinayet, anneleri harekete geçirerek meydanlara çıkmalarına yol açan bir etki yarattı ve ilk kez 27 Mayıs günü Galatasaray Meydanında toplanan anneler, kucaklarında taşıdıkları evlatlarının fotoğraflarıyla kayıplarının akıbetini sordular.

Cumartesi Anneleri’nin o günden bu yana devam eden sessiz, barışçıl adalet arayışı, birçok kez polis saldırılarıyla dağıtılmak, bitirilmek istendi. Gözaltına alındılar, coplandılar, tutuklandılar, haklarında davalar açıldı. 13 Mart 1999’da polis müdahalesi nedeniyle eylemlerine ara vermek durumunda kalan Cumartesi Anneleri, 31 Ocak 2009’da yeniden bir araya gelerek Galatasaray Meydanı’na çıktı. Son olarak 25 Ağustos 2018 günü oturma eylemlerinin 700’üncü haftasında polis müdahalesine maruz kaldılar, haklarında dava açıldı ve Galatasaray’ın Cumartesi Anneleri’ne yasaklandığı açıklandı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye’nin en uzun süreli barışçıl, sessiz ve haklı eylemi olarak bilinen Cumartesi Anneleri’ni “terör örgütü sözcülüğü yapmakla” suçladı.

Algan Hacaloğlu özür diledi, ama… 

Hasan Ocak olayında devletin sorumluluğu, bizzat dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Algan Hacaloğlu’nun Ocak’ın yakınlarından ve kamuoyundan özür dilemesi nedeniyle, kesin. Ancak bu özrün gerekleri yerine getirilmedi.

Sebla Arcan durumu şöyle anlatıyor: “O dönem İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Algan Hacaloğlu idi. Kendisini ziyaret ettiğimizde devletin sorumluluğunu kabul etti. Özür de diledi. Bu tutum karşısında bir şey olacağını bekliyorsunuz, ama olmadı. Tanıklar var. Gözaltında olduğunun birçok emaresi var (cesedi bulunduğunda kemeri yoktu, ayakkabısının bağcıkları çıkarılmıştı, vb.) ama failleri bulup yargılamak yerine dosyayı kapattılar.”

Galatasaray Meydanı Cumartesi Anneleri/İnsanları alanı

Eren Keskin, 25 Ağustos 2018 günü polisin müdahalesi ve gözaltılarla engellenen 700’üncü hafta buluşması için açılan ve halen süren dava için, “İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Cumartesi Anneleri/İnsanları için ‘terör sözcülüğü yapıyorlar’ şeklinde suçlayıcı bir açıklama yaptı. Ancak bu ithamı doğrulayacak herhangi bir kanıt, delil bulamadıkları için davayı ‘yasadışı gösteri’ iddiasıyla açtılar. Olacak şey değil. Bu yargılamanın kendisi olacak şey değil. Çünkü gösteri yapma hakkı anayasal bir hak. Anayasanın tanıdığı bir hakkı kullandığı için insanların yargılanması, olacak şey değil” diyor.

700’üncü hafta buluşması ile birlikte Galatasaray Meydanı güvenlik güçleri tarafından kuşatma altına alınarak Cumartesi Anneleri’ne kapatıldı. Cumartesi Anneleri her cumartesi saat 12:00’de İHD İstanbul Şubesinin bulunduğu dar sokakta ve yine polis kuşatması altında kayıpların akıbetini sormaya devam etti. Pandemi şartları nedeniyle uzun süredir bir araya gelemiyorlar ama her hafta aynı gün ve saatte kayıpların hikayelerini online olarak anlatıyor, “kayıpların akıbetini açıklayın” diyor ve Galatasaray Meydanı’nda buluşma isteklerinden vazgeçmediklerini deklare ediyorlar.

Galatasaray Meydanı Cumartesi Anneleri/İnsanları için neden önemli? Bu sorumuza Sebla Arcan şöyle yanıt veriyor:

“Kayıp aileleri dünyanın her yerinde şunu diyorlar: ‘Sesimizi duyun. Evlatlarımızı kaybettiler. Onlar nerede? Onlara ne yaptınız? Failleri kim? Failler bulunsun, hesap sorulsun.’ Bizde de kayıp aileleri bunu diyor. Seslerini devlete, siyasetçilere, insanlara, kamuoyuna duyurmak istiyorlar. Ana akım denilen medya bu sesi duymuyor, duyurmuyor. Yetkililer duymuyor. Yargı duymuyor. İstanbul Türkiye’nin önemli bir şehri. Galatasaray Meydanı da bu şehrin kalbi. Bu şehirde yaşayan herkesin bir şekilde yolunun düştüğü bir yer. Dünyanın dört bir yanından turistler de var. Sesimizi burada duyurabiliriz diye düşündük. Bu siyasetinize rızamız yok, susmayı kabul etmiyoruz dedik. Galatasaray bu nedenle önemli, ve Cumartesi Anneleri’nin sessiz oturma eylemleri ile özdeşleşti. Galatasaray’ın yasaklanması, sadece anayasal hakkımızın elimizden alınması değil aynı zamanda sesimizin duyulmasını engellemek içindir. Bunu kabul etmiyoruz.”

Anneler meydanlara çıkarsa

Cumartesi Anneleri’nin eylemi Arjantin’deki Plaza de Mayo annelerinin eylemlerinden ilhamla geliştirilmiş bir eylem. 1976-1983 yılları arasında Arjantin’de hüküm süren askeri diktatörlük döneminde “kaybedilen” çocukları için başlarına barış ve masumiyetin simgesi beyaz eşarplar bağlayarak Buenos Aires’deki Plaza de Mayo meydanına çıkan Arjantinli anneler, Jorge Rafael Videla’nın başını çektiği diktatörlük döneminde işlenen insanlık suçlarının açığa çıkması için mücadele ettiler. 

Plaza de Mayo meydanı, Videla’nın oturduğu Başkanlık Sarayı’nın yanı başındaydı. Askeri diktatörlüğün son bulmasında ve işlenen insanlık suçlarının açığa çıkarılmasında, ülkelerinin tarihindeki bu kanlı ve karanlık dönemle adalet zemininde hesaplaşılmasında tarihi bir rol oynadılar. Sadece Türkiye’de değil Latin Amerika başta olmak üzere insan hakları ihlallerine karşı mücadelede birçok ülkede mücadele edenler için ilham kaynağı oldular. Demokratik kamuoyu nezdinde büyük bir saygınlık kazandılar.

Neredeyse on yılda bir gerçekleşen darbe ve müdahalelerle sürekli kesintilere uğrayan ülkemizde ise, kayıp yakınlarının seslerini duyurma çabaları bile gözaltı ve yargı konusu oluyor. Anayasal haklarını kullanmaları baskı ve engellemelerle karşılaşıyor. Uzun süren uğraşlar sonucu açılan davalar, “zaman aşımı” gerekçesiyle kapatılıyor, failler adalet ve hukuk nezdinde hesap vermeden aramızda dolaşmaya devam ediyor. Eren Keskin, “Dahası” diyerek devam ediyor: “Failler, sorumlular bizde adeta ödüllendiriliyor. Siyasete atılıyor, kabul görüyorlar. Belediye başkanı, milletvekili, hatta bakan oluyorlar. Bizde devlet aklı öteden beri aynı, değişmiyor.”

Annelerin meydanlara çıkması, “normal” şartlarda barış, demokrasi ve adalet değerleri açısından siyaseti, toplumu harekete geçiren bir etki yaratmalı iken, aksine devlet nezdinde son derece düşündürücü bir şekilde “tehlike” addediliyor.

Sebla Arcan bu durumu, “Annelerin eylem yapmasından korkuyorlar” şeklinde değerlendiriyor ve şöyle devam ediyor: “Anneler, aileler ilk defa bedenlerini ortaya koyarak  eylem yapıyorlardı, ellerinde ‘kayıp’ evlatlarının fotoğraflarıyla. Önceleri devlet ve polis de şaşkındı, bir anlam verememişler, ne yapacaklarını bilememişlerdi; ‘Neden burada oturuyorsunuz?’ diyorlardı. Sessizce oturan insanlara ne yapabilirsiniz, ne diyebilirsiniz? Biliyorsunuz, annelere toplumda bir ‘kutsiyet’ atfedilir. Annelerin evlerinde çaresizce oturup beklemektense evlatlarını meydana çıkarak sahiplenmesi, devlete itiraz etmesi, devlet politikalarını sorgulaması, çok önemliydi. Bunu kabul edemediler.”

Eren Keskin’e göre ise, “Hala 1915’in, 1938’in konuşulamadığı bir coğrafya burası. Bu yüzden işimiz çok zor.”

Yine de bugün 80’li, 90’lı yılların karanlık kabusu geride kalmışsa, bunu biraz da ısrar ve inatla evlatlarının akıbetini soran, adalet isteyen annelerin acılarını haykırdıkları direnişlerine borçluyuz.

Yazının “Eğer devlet isterse” başlıklı ikinci bölümü yarın yayında olacak.

“Zorla kaybetme” olayları bitti mi?

Eren Keskin bu soruya, “Günümüz şartlarında eskisi kadar kolay değil bir insanı ‘kaybetmek.’ Sosyal medya araçları, imkanları var. Bir haber, bir bilgi anında yayılabiliyor” şeklinde cevap veriyor. “Ama” diyerek “cemaatçi” oldukları iddia edilen, transporter araçlarla kaçırılmış oldukları söylenen “kayıplar” olduğunu hatırlatıyor: “Kimsenin cemaatçi olması veya başka bir ithamla karşı karşıya olması uğradığı haksızlığı haklı çıkarmaz. Medyada da, ‘muhalifiz’ diyenlerde de bu konuda çifte standartçı yaklaşımlar var. Bu çifte standartlar çok temel bir sorun. Devlet de bundan yararlanıyor zaten.”

Sebla Arcan, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanan “kayıp” ve “kaçırma” olaylarıyla ilgili İHD’ye başvuran aileler olduğunu ve bu ailelere destek verdiklerini söyleyerek devam ediyor: “Kayıp insanlar, kaçırıldıktan altı ay sonra, dokuz ay sonra ortaya çıktılar. Hepsinin de yasa ve hukuk dışı bir şekilde aylarca Ankara Emniyetinde tutuldukları ortaya çıktı. Ama hala bir kayıp var, Yusuf Bilge Tunç. Nerede olduğu, başına neler geldiği, sağ mı ölü mü olduğu bilinmiyor.”

Arcan, aylarca tutuldukları yerden serbest bırakılan insanların yaşadıkları hakkında muhtemelen korktukları için konuşmadıklarını vurguluyor. Gizli sorgu merkezlerinde aylarca işkence gören Ayten Öztürk’ün yaşadığı ağır süreci kamuoyuyla paylaştığını söyleyerek, yasadışılığın, hukuksuzluğun, baskı ve işkencenin kayda geçirilmesinin önemine dikkat çekiyor.

Arcan, “Şunu da belirtmek lazım, kayıp vakaları azaldı ama bu kez de üniversiteli gençlerin kaçırılıp tehdit edilmesi, ajanlık dayatmalarına maruz kalması olayları var” derken Keskin bu durumun nedenini, “Şartlar değişti ama devlet aklı hala aynı, değişmedi” şeklinde değerlendiriyor.