MLSA TV

Baskın Oran MLSA TV’de Türk yargısının “ifade özgürlüğü” algısını yorumladı

MLSA TV’de bu hafta Soner Şimşek’in konuğu Prof. Dr. Baskın Oran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Türk yargısının ifade özgürlüğüne getirdiği farklı yorumları karşılaştırdı. 

AİHM, 20 Ekim 2020 tarihinde akademisyenler Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu’nun azınlıklara dair hazırladıkları bir rapor nedeniyle yargılanmalarının ifade özgürlüğü ihlali olduğuna karar verdi. Türkiye’de azınlık haklarına ilişkin 2004 yılında hazırlanan raporun ardından Oran ve Kaboğlu birçok tehdit ve tacize maruz kalmış, AİHM bundan iki sene önce bu tehditlere yönelik de bir ihlal kararı vermişti. 

AİHM’in Doğu Avrupa ve Türkiye’den gelen dosyalardan bunalmış vaziyette olduğunun altını çizen Oran, “Geç gelen adalet, adalet değildir denir ama biz 16 yıl sonra gelen bu karara da razıyız. Burada enteresan olan şu, AİHM tam 2 yıl önce, 30 Ekim 2018 tarihinde, İbrahim Kaboğlu ile birlikte hazırladığımız azınlık raporu ile ilgili bir karar daha vermişti. Bu kararda, AİHS’in ‘özel hayata ve aile hayatına saygı’ hakkını düzenleyen 8. maddesi yönünden ihlal bulunmuştu,” dedi. AİHM’in iki yıl önceki  kararında iki akademisyenin bir akademik çalışma nedeniyle sosyal lince maruz kaldığı, devletin buna karşı tedbir alması gerektiği ifade edilmişti.

Kendisine ve İbrahim Kaboğlu’na bu rapor nedeniyle “Ajan, hain, kan dökülecek, gerekirse bunları dövmek lazım” şeklinde hakaret ve tehdit edildiğini hatırlatan Oran, 2018 tarihli AİHM kararında Hrant Dink’in de benzer bir saldırıya maruz kaldığını, hükümetin buna karşı önlem alması gerektiğinin altının çizildiğini vurguladı. 

“Devlet, görev olarak verdiği rapor için bizi mahkemeye verdi”

Bu kez ifade özgürlüğü hakkına yönelik ihlal kararı çıkmasının çok önemli olduğunu belirten Oran, raporun kendilerine görev olarak verildiğini ekledi. 2001 yılının Nisan ayında Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Danışma Kurulunun kurulduğunu, bu birimin görevinin ise insan haklarını savunmak konusunda raporlar hazırlamak olduğunu hatırlatan Oran, “Devlet görev olarak verdiği rapor nedeniyle bizi mahkemeye verdi. İbrahim Kaboğlu ile ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlamasından beraat ettik, 301 yönünden ise dava düştü. Fakat biz insan haklarını savunmak için giriştiğimiz bu iş yüzünden üç yıl mahkeme kapılarında süründük, burnumuzdan geldi” dedi. 

Prof. Dr. Baskın Oran, şu an İyi Parti Malatya İl Başkanı, dönemin ise AKP milletvekili olan Süleyman Sarıbaş’ın Genel Kurul oturumunda kendisi ve Kaboğlu hakkında söylediği sözleri hatırlattı: “Değerli milletvekilleri, bu kepazelik raporunu hazırlayan entel devşirme takımı… kamuoyuna zehirli salyalarını akıtmayı başardılar. Kimin adına çalışıyorlarsa görevi eksiksiz ifa ettiler… Millet bunları tükürüğüyle boğar… Azınlık arayanlar, analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar.”

Sarıbaş’ın bu sözlerinin Türk yargısı tarafından “ifade özgürlüğü” olarak değerlendirildiğini söyleyen Oran, sözlerini şöyle devam ettirdi: “‘Babalarının kim olduğunu öğrenmek istiyorlarsa analarına sorsunlar’ ne demek? Bu öyle bir cümle ki, Türkiye’nin her yerinde cinayete sebep olabilir ve katil de bunu hafifletici sebep olarak ileri sürer ve kabul ettirir mahkemede.” 

İçişleri Bakanı’nın “alçak, uşak” sözleri ifade özgürlüğü

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Prof. Dr. Baskın Oran’ın bir yazısına tepki olarak 2017 yılında attığı Tweet’te şöyle demişti: “Kendisini ilim adamı diye pazarlamış yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak Baskın Oran hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.” İstinaf mahkemesi, üç gün önce Süleyman Soylu’nun bu sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ve cezaya yer olmadığına karar vermişti. Oran’ın avukatları bu kararı Yargıtay’a taşıdı.

Yargıtay’dan kendisinin lehine bir karar çıkmasını beklediğini söyleyen Oran, “Soylu’nun bana hakaret ettiği dosyanın Yargıtay’dan dönmesini bekliyorum tabii ki. İlk derece mahkemesinde de hukuka uygun bir karar çıkacağını beklemiştim. Bize bu ülkede hukuk var dendi, Mülkiye’de öyle okuduk. Ben neticesini düşünerek iş yapacaksam bu memlekette elimi oynatamam, gıkımı çıkarmamam gerekir,” ifadelerini kullandı.

2017 yılında Agos gazetesinde yayımlanan “Kürtler üzerine bazı trajik deneyler” başlıklı yazısında alt alta Kürt vatandaşların uğradığı hak ihlallerine dair çeşitli haberleri listelediğini, bu yazının İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu öfkelendirdiğini söyleyen Oran, şöyle konuştu: “Normalde böyle haberleri okuyup geçiyoruz, unutuyoruz. Fakat bu haberleri kronolojik olarak alt alta dizdiğimizde ortaya trajik bir tablo çıkıyor. Listelediğim haberlerden örnek vermek gerekirse, mesela Diyarbakır’da kayyımın kırmızı-sarı-yeşil renge boyalı köprü korkuluklarından boyayı söktürüp, kırmızı-beyaza boyatmasına dair bir haber. Kürt yurttaşlara daha büyük hakaret olur mu? Bu yazı nedeniyle Soylu bana ‘alçak, uşak’ dedi. Burada önemli olan Soylu’nun şahsen bana bir şey demesi değil. İçişleri Bakanı olarak bu sözleri sarf etmesi. Hakkımda şikayetçi de oldu, neyse ki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı verdi.”

“Bir Cumhurbaşkanına 36 bin kez hakaret edilebilir mi?”

Siyasi mevki sahibi kişilerin eleştiriye açık olması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Baskın Oran, son dönemde Erdoğan’a yönelik her türlü eleştirinin hakaret olarak değerlendirildiğini hatırlatarak şöyle konuştu:

“Örneğin Evrensel gazetesi yazarı Ender İmrek, “Parıl parıl parlıyordu Hermes çanta” başlıklı yazısında Emine Erdoğan’ın 24 bin liralık çantasından bahsetti diye “güzel vasıf atfetmeyerek hakaret etmek”ten yargılanıyor. Yani övmen lazım, hiçbir şekilde eleştirmemelisin. Son kertede beraat de edecek olsanız, bu tip davalar sizi yıllarca mahkeme kapılarında süründürüyor. Aile hayatınız bozuluyor. Cumhurbaşkanına hakaretten açılan dava sayısı 36 bini buldu. Bir Cumhurbaşkanına 36 bin kez hakaret edilebilir mi?”

“HSKnın tamamını Cumhurbaşkanı seçiyor”

Oran, AİHM ve Türk yargısı nezdinde ifade özgürlüğü değerlendirmesindeki farklı yorumlar arasındaki makasın nasıl bu kadar açıldığına dair soruyu ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısına getirilen değişime dikkat çekerek açıkladı. Son dönemde hâkim ve savcıların bireysel özgürlüklerden çok devletin bekasını gözettiğini, devlet olmazsa bireysel özgürlüklerin hiçbir öneminin olmayacağına dair bir anlayışın hakim olduğunu açıklayan Oran, bu düşüncede olan hâkimlerin ve savcıların da devlet tarafından korunduğunun altını çizdi.

Türk yargısının son yıllarda bağımsızlığını giderek kaybetmesini ise HSK’nın yapısına getirilen değişikliğe dayandıran Oran, sözlerini şöyle tamamladı: “Bugün HSK’nın tamamını Cumhurbaşkanı ve partisi seçiyor. Derseniz ki ‘HSK, neden size edilen hakaretlere takipsizlik veren savcıyı görevden almıyor?’ E öyle bir şey olabilir mi, bütün üyeler son tahlilde Sayın Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.”