Basın Özgürlüğüİnsan Hakları

Boşlukta yüksek sesle konuşmak: AİHM’in 18. madde kıskacı

ZELAL PELİN DOĞAN*

Geçtiğimiz günlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Mahkeme) ifade ve basın özgürlüğü hakkına ilişkin iki önemli karar verdi. Bunlardan ilki Cumhuriyet gazetesi gazetecileri ve Cumhuriyet Vakfı yöneticilerinin Kasım 2016’da tutuklanması üzerine yapılan başvuruda verilen Sabuncu ve Diğerleri/Türkiye kararı, ikincisi de gazeteci Ahmet Şık’ın Aralık 2016’da tutuklanması üzerine yapılan başvuruda verilen Şık/Türkiye (No.2) kararıydı. 

2016’daki darbe girişiminden sonra gazetecilerin maruz kaldığı baskı ve gözaltı, tutuklama gibi hürriyete yönelik müdahalelerin asıl amacı gazetecilerin susturulması olsa da Mahkeme bu davalarda böyle bir tespit yapmaktan kaçındı. Kaçındı diyorum çünkü hürriyetten yoksun bırakmanın gizli bir amaç içerdiğinin tespitine yarayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 18. maddesi, bu davalarda, Yargıç Kūris’in muhalefet şerhinde de dediği gibi “açıkça” ihlal edilmişti [1]. Bununla birlikte Mahkeme’nin gazeteciler açısından böyle bir tespit yapması için bir fırsatı daha var: Yücel/Türkiye davası.

Gazetecilerin tutuklanmasının arkasındaki gizli amaç

Mahkeme, Cumhuriyet davasında, ağır ceza mahkemesinin hapis cezası ile cezalandırdığı Akın Atalay, Bülent Utku, Hacı Musa Kart, Güray Tekin Öz, Hakan Karasinir, Mehmet Murat Sabuncu, Mustafa Kemal Güngör ve Önder Çelik’in kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Turhan Günay ve Kadri Gürsel’in de mağdur statülerinin kalktığını belirtti. Zira Anayasa Mahkemesi (AYM) Turhan Günay ve Kadri Gürsel’in başvurularında ihlal kararı verirken diğer gazetecilerin başvurularında ihlal bulmamıştı. 

Şık davasında ise Mahkeme, aynı şekilde gazeteci Ahmet Şık’ın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. AYM bu davada da Ahmet Şık’ın başvurusunda ihlal olmadığına kanaat getirmişti.

Bu davalarda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerine dair yapılan açıklamalar – kabul edilebilirlik ve koruma tedbirleri sebebiyle tazminat davasına dair birkaç önemli nokta içerse de – Mahkeme’nin diğer kararlarından çok da farklı değil. Hem Cumhuriyet davasında hem de Şık davasında bütün bunların yanında ortak olan bir nokta da var: 18. madde ihlali bulunmaması.

Sözleşme’nin 18. maddesi haklara getirilecek kısıtlamalarda, yargı makamlarının yetkilerini suistimal etmesini yasaklıyor. Genellikle bu uygulama davanın kendi bağlamında, hürriyetten yoksun bırakmanın özellikle politik amaçlarla yapıldığını ve gizli bir amaç içerdiğini gösteren açık bir uygunsuzluğun bulunması durumunda söz konusu oluyor. Mahkeme birçok kararında, 18. maddenin ihlal edilebilmesi için başvurucu tarafından ileri sürülen inkâr edilemez ve doğrudan bir kanıtın varlığını aramıştı. Eğer başvurucu, kendi hak ve özgürlüklerinin başka bir nedenle sınırlandırıldığını ileri sürüyorsa, bunun resmi makamlarca öne sürülen amaçtan farklı bir nedenle yapıldığını ikna edici bir şekilde göstermeliydi [2]. Devletlerin dürüstlük kuralına uygun hareket ettiği varsayımından hareketle inceleme yapılan 18. maddenin ihlali için aranan kanıt, bir süre sonra başvurucu tarafından sunulan delillerle sınırlı tutulmadı. Farklı görüşler ve üçüncü taraf raporları da tutuklamanın başka gizli bir amaç taşıdığının tespitinde dikkate alındı [3]. Mahkeme 18. maddeye ilişkin oluşturduğu içtihadı Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davalarında da uyguladı. Bu davalarda Mahkeme, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun, çoğulculuğu bastırma ve demokratik toplum kavramının özünde yer alan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlama yönünde gizli ve ağır basan bir amaç taşıdığını [4]; Osman Kavala’nın tutukluluğunun ise, bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusu olarak kendisini susturma ve sivil toplum faaliyetlerine başkalarının da katılmaması için caydırma ve ülkedeki sivil toplumu paralize etme amaçlarını taşıdığını [5] belirtti.

Mahkeme’nin belirlediği prensiplere ve yakın dönemde Türkiye’ye karşı verdiği kararlara rağmen Cumhuriyet davası ile Şık davasında gazetecilerin tutuklanmasının siyasi amaçlarla yapılmadığına kanaat getirdi. Halbuki diğer davalarda yaptığı gibi gazetecilerin tutuklanmasının gizli bir amaç taşıdığını, söz konusu amacın gazetecileri susturmak olduğu tespitini yapabilirdi. Çünkü Yargıç Kūris‘in hatırlattığı gibi, Cumhurbaşkanı’nın “Bu haberi her kim yazdıysa cezasını çekecek, bu iş burada bitmez” şeklindeki açıklamasına rağmen halen ortada gizli bir amacın olmadığına karar vermek nasıl mümkün olabilirdi? Sonuç olarak, gazetecilerin tutuklanmasıyla o açıklamadaki gizli amaç gerçekleştirilmişti [6]. Bununla birlikte, Türkiye’de 2016’daki darbe girişiminden beri devam eden baskıcı tutum ve antidemokratik hükümet politikaları, aralarında Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi devletlerarası örgütlerin ve birçok sivil toplum örgütünün bulunduğu kişi, kurum ve kuruluşların raporlarına da yansımıştı. Mahkeme’nin bunlardan haberdar olduğu düşünüldüğünde bu tespiti yapmak çok da zor olmayacaktı. Fakat yine de Mahkeme bu davalarda 18. maddenin ihlal edilmediğine karar verdi. 

Yargıç Kūris Cumhuriyet ve Şık davalarında verdiği muhalefet şerhinin son paragrafında biraz alışılmadık, edebi bir yorum da yaptı. Mahkeme’nin 18. maddeye ilişkin şikâyetlerin değerlendirmesindeki gelişme sürecinin halen ufukta bir yerlerde olduğunu ve bu davaların sadece o ufku bir adım uzağa taşıdığını belirtmişti [7]. Fakat Mahkeme’nin o ufka yaklaşması için elinde çok önemli bir fırsat var. Her aşaması tamamlanmış olan Deniz Yücel davasında karar bekleniyor.

Bir ihtimal daha var

Gazeteci Deniz Yücel, çeşitli suçlardan 27 Şubat 2017’de tutuklanmıştı. Ardından 27 Mart 2017 tarihinde AYM’ye, 6 Nisan 2017 tarihinde de Mahkeme’ye başvuru yapılmıştı. AYM, 2019 yılında, Yücel’in kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi. Fakat bu sırada ağır ceza mahkemesi önünde karar aşamasına gelen davada mahkeme, AYM’nin ihlal kararına uymadı ve Yücel’i yazdığı yazılar ve yaptığı röportajlar sebebiyle hem terör örgütü propagandası suçundan cezalandırdı hem de başka iki suçtan hakkında soruşturma açılmasını istedi. Gerekçeli kararda AYM’nin kararından bahsedilmedi bile. Dava 2017 yılında hükümete bildirildiğinde devlete sorulan sorulardan birisi de Yücel’in tutuklanmasının Sözleşme’nin 18. maddesine aykırı olarak, Sözleşme ile belirlenenler dışında başka bir amaç taşıyıp taşımadığıydı. 

Peki Mahkeme, Deniz Yücel davasında da Cumhuriyet ve Şık davalarında yaptığı gibi 18. maddenin ihlal edilmediğine mi karar verecek? Bekleyip göreceğiz. Fakat bu davada da tutuklamanın politik amaçlarla yapıldığı çok açık. Zira Cumhurbaşkanı, Yücel’in Almanya’ya iade edilmesi konusunda “Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” demişti. Bu tarz söylemler bununla da sınırlı kalmamıştı. Mahkeme’deki davada başvurucu tarafından sunulan deliller ile üçüncü taraf görüşleri ve raporlar, hükümetin tutuklu gazetecilere karşı yetkilerini olağandışı bir şekilde kötüye kullandığını, darbe girişiminden bu yana tüm muhalif seslerin susturulmasına yönelik olduğunu belirtiyor. Dava istinaf mahkemesinde açık olsa da Mahkeme’nin tüm aşamaları tamamlanmış başvuruda artık bir karar vermesi bekleniyor. Elbette Ahmet Altan davasında da Mahkeme’den aynı beklentilerin sürdüğünü unutmamak gerekiyor. 

Mahkeme’deki bu üç dava özelinde de görüleceği gibi, aslında gazetecilere, sivil toplum çalışanlarına, insan hakları savunucularına yönelen bu baskı ve müdahaleler münferit olaylar değil. Asıl önemli olan ise tüm bunların, darbe girişimi sonrası özellikle basının ve muhalif seslerin susturulmasına ilişkin olarak yürütülen politika zincirinin bir parçası olması. Her ne kadar yukarıda bahsedilen iki gazeteci davasında bu tespitler yapılmamış olsa da Mahkeme’nin ifade ve basın özgürlükleri üzerindeki baskıyı ortaya koyması için bir ihtimal daha var. O ihtimali nasıl değerlendirir bilinmez, fakat bu düzenin artık tamamen antidemokratik bir hal aldığı hem ulusal hem de uluslararası camia tarafından uzun süredir biliniyor ve sıkça dile getiriliyor. Hem “Boşluğun sessizliğinde yüksek sesle konuşmak yürekliliğini gösterirseniz birileri sizi mutlaka duyar.” [8]

* Avukat, İnsan hakları hukukçusu. zelalpd@gmail.com
[1]
Sabuncu and Others v. Turkey, no. 23199/17, 10/11/2020, Partly Dissenting Opinion of Judge Kūris, § 2.
[2] Khodorkovskiy v. Russia, no. 5829/04, 31/05/2011, § 260.
[3] Ilgar Mammadov v. Azerbaijan, no. 15172/13, 22/05/2014, § 142; Rasul Jafarov v. Azerbaijan, no. 69981/14, 17/03/2016, § 158; Merabishvili v. Georgia [GC], no. 72508/13, 28/11/2017, § 317.
[4]
Selahattin Demirtaş v. Turkey (No. 2), no. 14305/17, 20/11/2018, § 273.
[5]
 Kavala v. Turkey, no. 28749/18, 10/12/2019, § 232.
[6] Sabuncu and Others v. Turkey, no. 23199/17, 10/11/2020, Partly Dissenting Opinion of Judge Kūris, § 34.
[7] Agk, § 36.
[8] Althusser, L. (1992), Gelecek Uzun Sürer, İsmet Birkan (çev.), İstanbul: Can Yayınları, s. 240.