İnsan Hakları

Cezaevinde cezanın en büyüğü iletişimi kesmek

Haluk Kalafat

Cezaevinden dışarıyla sağlıklı iletişim kurmanın zorluğu bu ülkenin gerçeği. 

Yakın tarihimizde bu sorunun simgesel bir deyimi var. “Kettle’dan tweet atmak”.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın hesabından yapılan bir paylaşımla gündemimize girmişti bu ifade. Demirtaş, 4 Kasım 2016’da tutuklanıp cezaevine konuldu. Sosyal medyada aktif bir kullanıcıydı Demirtaş. 

Neredeyse bir yıllık sessizlikten sonra 16 Eylül 2017 günü Demirtaş’ın Twitter adresinden paylaşımlar yapılmaya başlandı. Akabinde Edirne F Tipi Cezaevi’ndeki hücresine baskın yapıldı. Bu baskın da Demirtaş’ın Twitter hesabından duyuruldu. Tweetler Demirtaş’ın esprili üslubuyla kaleme alınmıştı. Şöyle diyordu: 

“Hesabımdan tweet atılınca, cezaevi odamızda rutin dışı tweet araması yapıldı. Cezaevi personelini de zan altında bırakan bu trajikomik hükümet aklını çok da yadırgamıyorum artık. Odada tweet bulunamadı doğal olarak. Çay için kettle vardı sadece, ondan da tweet atılamayacağına kanaat getirildi.”

Demirtaş avukatları ve ailesi aracılığıyla dış dünyayla Twitter adresinden iletişim kuruyordu. F Tipi gibi özgür iletişim olanaklarının insafsızca bastırıldığı bir ortamdan tweet atabileceğine dair bir şüphe en hafifinden komikti. Zaten bu baskın “Kettle’dan tweet atmak” deyiminin doğmasına neden oldu.

Cezaeviyle iletişim kurmak her zaman zorlu oldu. Ancak iktidarların aşırı sertleştiği dönemlerde bu iletişim tümüyle kesilebiliyor ya da içeriği boşaltılıyor, değiştiriliyor, sansürleniyor. 

Dışarıya akrostişle mesaj

Bunun en bilinen örneklerinden biri gazeteci İlhan Selçuk’un kamuoyuna duyurduğu bir olaydır. İlhan Selçuk 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası sonrası gözaltına alınan solcu aydınlar arasında yer aldı. 12 Mart döneminde işkence merkezi haline getirilen Ziverbey Köşkü’nde ifadesi yazılı olarak alınır. İlhan Selçuk günlerce işkence altında kalmıştır. Daha sonra kendi anlatımıyla “makbul” olarak adlandırdığı ifadesini yazar. Bu ifadedeki her cümlenin sondan ikinci kelimesinin baş harfi sırasıyla yan yana konulduğunda “işkence altındayım”, “işkence, zulüm var”, “ölüm tehdidi var” gibi cümleler oluşturuyordu.

İlhan Selçuk, daha mahkemeye çıkarıldığında savunmasında akrostiş yöntemini kullandığını açıklayarak ifadesinin işkence altında alındığını kanıtladı ve beraat etti.

Mahpusların dışarıyla olan iletişiminde sorunlar olduğu öteden beri bilinen bir konu. Mesela 12 Eylül darbecilerinin 17 yaşındayken yaşı büyütülerek idam ettiği Erdal Eren’in, ailesine yazdığı son mektubunu iç çamaşırında sakladığı ve avukatları aracılığıyla gönderdiği bilinir. Özellikle son dönemde ise AKP iktidarı boyunca muhalif gazetelerin verilmemesi, kitap sınırlamaları, uzun süreli tecritler uygulanması gibi sorunlar çeşitli ulusal ve uluslararası raporlara yansıdı. Sivil toplum kuruluşlarının, mahpus ailelerinin ve bazı siyasetçilerin bu sorunun çözülmesi için verdiği mücadeleye rağmen bu alanda akademik çalışmanın eksikliği var. 

F- Tipi görüşmecilerinin yarısı gazeteci

Hacı Bayram Veli Üniversitesi Gazetecilik Bölümünde Dr. Araştırma Görevlisi olarak görev yapan Arda Umut Saygın’ın doktora tezi, bu sorunu ele alıyor.  Tezinin başlığı “Mahkûmların Medya Kullanımı ve Hapishanelerdeki İletişim Pratikleri”.

Saygın, 27 Ekim 2018 ile 2 Nisan 2020 tarihleri arasında 35 eski mahpus ile görüşme yapmış. Farklı kentlerde farkı cezaevi tiplerinde en az 1 yıl cezaevi deneyimi olan bu kişilerle iletişim deneyimlerini konuşmuş.

İletişim ve cezaevi denilince akla ilk mahpus gazeteciler geliyor tabii. Saygın özellikle gazetecilerle konuşmayı hedeflememiş; bu alandaki ilk çalışma olması itibariyle genel bir çerçeveye oturtmuş çalışmasını ama tesadüfi örneklemeyle bulduğu görüşmecilerinden 5’i gazeteci çıkmış. Bunu şöyle açıklıyor: “(Görüştüğüm) F-tiplerinde kapatılmış kişilerin yarısının gazeteci olması, ülkedeki temel gazetecilik faaliyetlerinin kolaylıkla suç unsuru olarak değerlendirilebilmesi alışkanlığından ve gazetecilerin ekseriyetle F-tiplerine konulmalarından kaynaklanmış gözüküyor.”

Saygın, röportajımız sırasında sıklıkla cezaevine atılarak cezalandırılmış kişilere verilecek en sıkıntı verici cezanın iletişim hakkını elinden almak olduğunu vurguladı. Bu sıkıntıyı anlatırken eski bir mahpusun ifade ettiği cümle çok çarpıcı. Bu röportajı bu cümlenin duygusuyla okuyun isterim: “Mahkûma n’apacak cezaevine mi atacak, zaten cezaevinde. Disiplin cezası veriyor ki psikolojik baskı olsun. Ailesiyle görüştürmüyor.”

Tez başlığınız “Mahkûmların Medya Kullanımı ve Hapishanelerdeki İletişim Pratikleri”. Bu konuyu neden ele aldınız? Bu çalışma öncesinde konuyla ilginiz var mıydı?

Aslında tez konusu seçmek için bir hayli vakit kaybettim çünkü iletişim fakültelerinde “bir şeylerin medyaya yansıması”, “siyasetçilerin sosyal medya kullanımı”, “bir grubun sosyal medya bağımlılığı”, “yeni iletişim ortamlarının bir şeylere etkisi” gibi kalıplaşmış tez konularının dışına çıkmak istiyordum. Birçok çalışmada olduğu gibi “kişisel merak” ve “literatürdeki boşluk” benim tezimin de çıkış noktası olduğunu söyleyebilirim. Kişisel merakımı tetikleyen şey ise o sıralar bir kuzenimin bir süredir hapishanede(1) olduğunu ve benim ondan yalnızca ailesi vasıtasıyla haber alabiliyor olduğumu tesadüfen hatırlamam oldu. Bu sayede mahkûmların iletişim olanaklarını araştırmaya başladım. Ayrıca kuzenimin mevcut iletişim şartlarından; dışarıda olmalarına rağmen aynı şekilde etkilenen ailesinin serzenişlerinin de farkına varmaya başladım. Üzerine daha detaylı düşünürken mahkûmların yalnızca dış dünya ile olan telefon, görüş günü, mektup gibi haberleşme pratiklerinin yanında koğuşlarındaki medya kullanımlarını da merak etmeye başladım. Ayrıca, literatürde bazı toplumsal kesimlerin, özellikle öğrencilerin, sığınmacıların, yoksulların medya kullanımlarına yönelik çalışmaların olmasına rağmen mahkûmların ihmal edildiğini gördüm. 

Aslında mahkûmların ihmal edilmediği çeşitli alanlar ve çalışmalar var. Söz gelimi, mahkûmların şiddet eğilimlerine, tahliye sonrası gereksinimlerine, inanç düzeylerine ve daha fazlasına yönelik krimonoloji, hukuk, sosyal hizmet, psikoloji gibi disiplinlerde çalışmalar yapılmış. Fakat onların kısıtlanmış gündelik hayatlarındaki iletişim olanaklarına, medya kullanımlarına ve dış dünya ile haberleşmelerini sağlayan araçların önemine yönelik bilhassa öznelerin konuşturulduğu bir çalışma bulunmuyordu. Oysa kabul etmeliyiz ki mahkûmlar, mahkûm yakınları ve bu kişilerin ürettikleri ilişkiler de toplumun parçalarından biri. Hem bu ilişkileri hem de bu ilişkileri disiplin ağına sokan bir mekân olan hapishaneyi iletişim boyutuyla ele almak da toplumsal ilişkileri anlamaya ve dolayısıyla iletişim sosyolojisine katkı yapacak önemli bir mesele.

“Kadın koğuşlarıyla ilgili veriler kısıtlı kaldı”

35 görüşmeciden sadece 6’sı kadın. Sunuş bölümünde bunu “tezin sınırlılıklarından” biri olarak vurguluyorsunuz. Bu sınırlılık neden oluştu? Nasıl bir sonucu var sizin açınızdan?

Evet maalesef görüşmecilerin pek azının kadın olması, tezi erkek egemen bir çalışma haline getiriyor. Dahası, kadın görüşmecilerin yalnızca ikisi koğuş sisteminin olduğu Açık ve Kapalı hapishanelerde kapatılmış. Diğer dört kişi ise F-tiplerindeki odalarda görece daha az kişiyle birlikte kapatılmış. Dolayısıyla kadın koğuşlarındaki özellikle medya kullanımlarına yönelik veriler biraz kısıtlı kaldı. Fakat bu bambaşka bir çalışmanın da önünü açabilir bana kalırsa. Söz gelimi, İlkay Savcı’nın “Adını kader koyduk: Kadın açık cezaevinden notlar” başlıklı çalışmasında kadınların hapishanedeki gündelik hayatları çok güzel aktarılıyor. Konuya ilgisi olanlara öneririm. Ben ise çalışmamda kadın mahkûmların gündelik hayatlarındaki medya kullanımlarını ve haberleşme olanaklarını az sayıda görüşmeciyle de olsa görünür kılmaya çalıştım. Ama şunu söyleyebilirim; kadın ya da erkek fark etmeksizin hapishane aynı derecede katı, disipliner ve kısıtlayıcı bir mekân. 

Kadın görüşmecilerin azınlıkta kalması meselesine dönecek olursam, bu sınırlılığın tamamen örneklemeye ulaşmadan kaynaklandığını söyleyebilirim. Açık ve Kapalı hapishaneyi deneyimlemiş kadın mahkûma ulaşmada, erkeklere ulaşmaya kıyasla başarılı olamadım. Ulaşmayı başardığım bazı kadınlar ise çalışmaya dahil olmak istemediler; mahkûmları çalışmaya dahil edebilmek de çalışma boyunca ciddi bir güçlük olarak karşıma çıktı çünkü her ulaştığım kişi eski günleri anmamak için çalışmaya görüşmeci olarak katkı sunmak istemedi. Bazı ulaştığım kişilerden ise yeterli veri elde edemedim, bu sebeple çalışmada kullanamadım. 

Kadınların azınlıkta kalmasının bir diğer nedeni de çalışmamda hapishanede en az bir yıl süreyle kapatılmış kişilerle görüşmeyi tercih etmemdi. Bundaki amaç, bir senenin hapishane ortamını yeterince deneyimleyebilmek ve oradaki gündelik hayata dair gözlem yapabilmek için yeterli bir süre olarak görmemdi. Öyle ki, görüşmeler esnasında hapishanelerde bir yıldan az kalan kişilerin “girdi-çıktı mahkûm” olarak adlandırıldığını; bu kişilerin ise hapishane kültürünü öğrenecek kadar deneyim sahibi olmadıklarını gözlemledim. Ulaştığım bazı kadınlar hapishanede daha az kaldıklarından onları elemek durumunda kaldım.

“En ciddi keyfilik iletişim cezalarında oluyor” 

Tez boyunca sıklıkla dile getiriyorsunuz, iletişim hakkının sınırlandırılması mahpuslar için en ciddi cezalandırma alanı. Türkiye’de özellikle iktidarların sertleştiği dönemlerde bu alanda ciddi hak ihlalleri haberi okuruz. OHAL dönemine özellikle vurgu yapılıyor görüşmeciler tarafından. OHAL sonrası durum hakkında bilginiz var mı?

Çalışmada mahkûmların iletişim pratiklerinin yanı sıra bu pratiklerin ardındaki iktidar mekanizmalarının nasıl işlediğine de değiniyorum çünkü bir mekânı iletişim boyutuyla ele alan çalışmalarda iktidar ihmal edilmemeli. Bu aslında hapishanelerde kurulmaya çalışılan mahkûm kimliğinde iletişimin rolünü belirlemek anlamına geliyor. Yani, çalışmada biraz da söylemlerle, kurallarla, normlarla oluşturulmaya çalışılan makbul mahkûm kimliğinin mahkûmlar tarafından benimsenmesi ve ona uygun davranış biçimleri geliştirilmesinde iletişimin payını anlamaya çalıştım. Bir başka deyişle, hapishanelerde cezalandırma ve ödüllendirmelerde kullanılan iletişimin, bir iktidar tekniği olan disiplinle nasıl eklemlendiğini araştırmaya çalıştım. 

Hapishanelerde kuralları ihlal etmenin bir sonucu olarak ceza verilmesi hukuki metinlerde de belirtilen ve kamuoyundan gizlenmeyen bir olgu ancak bu cezalandırma evreninde keyfilikler de olabiliyor. Bu keyfilikler de en çok mahkûmların iletişim haklarına yönelik oluyor. Çalışmamdaki görüşmeciler, mahkûmların en hassas noktasının iletişim olanakları olduğunu, bunun da hapishane iktidarı tarafından bilindiğini, en ufak disiplinsizliklerinin iletişime dair haklarının kısıtlanmasıyla sonuçlandığını aktardılar. Hatta bir görüşmeciden doğrudan aktaracak olursam: “Disiplin cezalarının hepsi mahkûma psikolojik baskı. Mahkûma n’apacak, cezaevine mi atacak? Zaten cezaevinde. Disiplin cezası veriyor ki psikolojik baskı olsun. Ailesiyle görüştürmüyor, bilmem ne yapıyor. Cezaevinde ceza çektiriyorlar işte.” 

“İletişim hakkı açısından OHAL ve sonrasının farkı yok”

Gerçekten de zaten en ağır ceza olan özgürlük yitimine uğrayan mahkûmlar, hapishanelerde hapishane öncesi hayatlarında kolaylıkla ulaşılabildikleri iletişim olanaklarını da yitirebiliyorlar. Zaten kanunda da televizyon, telefon, mektup gibi araçları merkeze alan “haberleşme veya iletişim araçlarından yoksun bırakma veya kısıtlama cezası” ile mahkûmların yakınlarıyla fiziksel temas kurabildiği görüş günlerini merkeze alan “ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası” bulunuyor. Ayrıca tamamen yalıtıldıkları hücre cezası, bazı etkinliklere katılmaktan alıkoyma cezası ve ücret karşılığı çalışılan işten yoksun bırakma cezası da yine mahkûmların iletişim pratiklerine yönelik cezalar olarak veriliyor. Bu meselenin ise OHAL öncesi ya da sonrası gibi bir ayrımı olduğunu düşünmüyorum. Bu, hapishane iktidarının bir aracı olarak sürekli uygulanan, uygulanırken zaman zaman aşırıya kaçılan bir disiplin tekniği aslında. Mahkûmlar yasa ile verili olan iletişime dair haklarını OHAL dönemlerinde daha az miktarda kullanabildikleri, bazen ise bu haklardan hiç yararlanamadıkları doğru. Ancak OHAL sonrası dönemde de mahkûmların iletişime dair birçok haklarının keyfi uygulamalarla engellendiği, dahası birer cezalandırma ve bastırma aracı olarak kullanıldığı medyadan, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin periyodik olarak yayınladıkları hak ihlalleri raporlarından biliyoruz. 

On sene önceki raporlara ve geçen ayki raporlara bakın, mahkûmların iletişim haklarına dair sorunlarının benzer olduğunu ve pek bir şey değişmediğini göreceksiniz: mektupların verilmemesi, kitapların sınırlandırılması, her gazetenin hapishaneye sokulmaması, haberleşme haklarının eksik kullandırılması vs… Ayrıca, mahkûmların Anayasa Mahkemesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptıkları başvurulardan da iletişim haklarına yönelik uygulamaların zaman zaman disiplin çerçevesinden çıkarak tahakküme dönüştüğü, eskiden olduğu gibi şimdi de görülebilir.

“Cezanın yönetilmesi hapishane idaresine ait”

15 Temmuz Darbe girişimi sonrası özellikle Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü aşırı doluluk ve hak ihlalleri ile öne çıktı. Görüşmeciler arasında Silivri’de kalan var mıydı? Varsa eğer; yüz yüze görüşmede Silivri’de kalan görüşmecilerin diğer ceza infaz kurumlarında yatanlardan farklı deneyim aktarımları oldu mu?

Hayır görüşmecilerim arasında Silivri’de kapatılan yoktu. Ama şunu söyleyebilirim, cezayı adalet belirlese de, cezanın yönetilmesi hapishane idaresine aittir. Yani, mahkeme kararından çok hapishane idaresinin yargıları ve tutumları cezalandırmayı yönetiyor. Hapishane idaresinin keyfiliği Foucault’nun “hapishane bağımsızlığı bildirgesi” adını verdiği duruma yol açar. Hapishaneler hem yönetsel özerkliğe sahip olup, hem de aşırılık yapma hakkını kendilerinde bulurlar. Bu sebeple her hapishanede farklı deneyimler yaşanıyor olabilir, bu da daha çok hapishane idaresi temelli bir farklılık. Görüşmeciler de zaten hapishanelerin büyük oranda müdürün çiftliği olduğunu belirttiler. İyi niyetli ya da fazlasıyla disipliner müdürlerin hangi hapishanelerde olduğu bile mahkûmlarca biliniyor. Silivri’nin özelliği ise birçok gazetecinin orada kapatılıyor olması. Bu kadar göz önünde bulunan hatta gazeteciler için artık simgesel bir anlam kazanan bir yerle ilgili bildiklerim de yalnızca orayı deneyimleyen Can Dündar, Erdem Gül, Kadri Gürsel gibi gazetecilerin yazdıkları kitaplar ve köşe yazıları ile medyaya yansıyan haberlerden ibaret. Orada da benzer kısıtlı iletişim olanaklarının ve keyfi hak ihlallerinin zaman zaman yaşandığını okuyoruz.

“Gazeteciler içerideyken en çok mektuplaşan kişiler”

Tezde yaptığınız alıntıları okurken görüşmecilerden en az birinin gazeteci olduğunu anladım. Dünyada en çok gazetecinin hapiste tutulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Gazetecilerin hapiste olmasını tezin başlığı ve seçtiğiniz alan açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Görüşmecilerin beşi gazeteciydi ve onlar F tipinde kapatılmışlardı. Henüz yeni mezun olmuş ya da hâlâ öğrenci olan ve alternatif medyada çalışan kişilerdi. Tamamı da hüküm giymemiş, sadece 1-1,5 yıl kadar tutuklu kalmışlardı. Fakat ben onlara gazeteci oldukları için ulaşmadım. Sizin de dediğiniz gibi, çok fazla gazetecinin hapishane deneyimine sahip olması, benim F-tipi görüşmecilerimin bir kısmının da gazeteci olmalarıyla sonuçlandı. Aslında yalnızca kapatılmış gazeteciler üzerine de bir çalışma pekala da yapılabilirdi ama ben çalışmamda “Açık”, “Kapalı” ve “Yüksek Güvenlikli Kapalı F tipi” hapishane türlerine göre iletişim imkânlarının değişiklik gösterip göstermediğini ve oradaki mahkûmların gündelik hayatlarının iletişim pratikleri bakımından nasıl farklılaştığını karşılaştırmak istediğimden her üç hapishane türünde kapatılmış kişilere ulaşmaya çalıştım. Görüştüğüm F-tiplerinde kapatılmış kişilerin yarısının gazeteci olması ise, ülkedeki temel gazetecilik faaliyetlerinin kolaylıkla suç unsuru olarak değerlendirilebilmesi alışkanlığından ve gazetecilerin ekseriyetle F-tiplerine konulmalarından kaynaklanmış gözüküyor.

Hapishanedeki gündelik hayattaki iletişim pratiklerinde mahkûmların kendileriyle birlikte getirdikleri sosyal/kültürel altyapılar oldukça belirleyici. Söz gelimi, çalışmada içerisinde gazetecilerin de olduğu F-tipinde kapatılan kişilerin eğitim düzeylerinin ve farkındalıklarının Açık ve Kapalı hapishanelerde kapatılan kişilere kıyasla daha yüksek olduğunu ve F-tipi mahkûmlarının hapishane günlerini daha verimli bir şekilde doldurmaya çalıştıklarını gördüm. F-tipi mahkûmlar hapishane günlerini kolektif bir biçimde planlayıp vakitlerinin çoğunu okumaya, yazmaya ve oda arkadaşlarıyla tartışmaya ayırıyor. Bağlantılı olarak, F-tipi hapishanelerde kapatılanlar gazete, dergi ve kitap okumaya diğer hapishane türlerinde kalan kişilerden daha fazla vakit ayırdıklarını söyleyebilirim. Dahası, gazete okumalarını hem bireysel hem kolektif olarak gerçekleştirip haberler ve gündem üzerine tartışmalar yürütüyorlar. Oysa Açık ve Kapalı hapishane tiplerinde gazete okumak bireysel bir eylem. Mesela politik tartışmalar, doğabilecek münakaşaların ve alınabilecek iletişime yönelik cezaların önüne geçebilmek adına bazı Açık ve Kapalı hapishane koğuşlarında mahkûmların kendilerince kısıtlanıyor. Ki bu kendilerine hapishane idaresi tarafından bir dayatma olmamasına rağmen bu tür tartışmalara girmek istememeleri hapishane disiplinini içselleştirdikleri anlamına gelir. F-tiplerinde ise bu tür tartışmalar olmazsa olmaz. Televizyona ise eleştirel yaklaşan ve kendilerini gerilettiği için bile isteye kısıtlayan tek grup yine F-tipi mahkûmlar. Fakat hapishanelerde televizyon kullanımı için şunu söyleyebilirim; özellikle akşam saatlerinde tüm hapishane türlerinde kapatılan mahkûmların gündelik hayatlarına dışarıdan eklemlenen ve herkesi benzer içerikler (haber ve dizi) için bir araya getiren bir araç. Bu özelliğinden dolayı televizyon farklı hapishane türlerini akşam saatlerinde aynılaştırıyor.

Gazetecilere dönecek olursam; gazeteciler dışarıdayken tam merkezinde oldukları enformasyon akışından hapishanede büyük oranda koptukları için muhtemelen diğer hapishane türlerindeki mahkûmlardan daha fazla zorluk çekmişler. Hatta gazeteci olan bir görüşmecim ilk günler uyanır uyanmaz sosyal medyadan haberleri takip etmek için yastığının altında telefonunu aradığını söylemişti. Fakat dediğim gibi, hapishane günlerini mesleki anlamda da kazanıma dönüştürmeyi başarmışlar. Okumaya fırsat bulamadıkları kitapları ve iş yoğunluklarından sadece göz gezdirdikleri gazeteleri daha detaylı okuyabilmişler. Hatta bir görüşmeci hiç okumaya fırsat bulamadığı kültür sanat eklerine ve oradaki röportajlara ilgi duymaya başladığından söz etmişti. Şu da ilginç, gazeteciler içerideyken en çok mektuplaşan kişiler. Yalnızca yakınlarından gelenlere değil, tanımadıkları kişilerden gelen mektuplara da yanıt vermeye ciddi vakit ayırmışlar. Ancak şu var, F-tipi hapishanelerde gazetelerin bekletilerek teslim edilmesi gibi uygulamalar da olabiliyor. Yani günlük verilmesi gereken gazeteler bekletilerek Cuma günü topluca verilebiliyor. Gazetelerin makaslanarak verilmesi de yine F-tipi hapishanede kalan görüşmecilerin aktardıkları bir mesele. Bazı haberlerin hapishane idaresi tarafından makaslanması ve gazetelerin geç teslim edilmesi gibi uygulamalar mesleği habercilik olan kişileri kaçınılmaz olarak daha fazla rahatsız ediyor.

“Nelson Mandela Kuralları”

Tezde gördüğüm kadarıyla Türkiye cezaevleri ile başka ülkelerdeki cezaevleri iletişim olanakları açısından karşılaştırılmamış. Literatürde böyle çalışmalar var mı? Mesela AB kriterlerinde cezaevleriyle Türkiye cezaevlerini karşılaştırdığımızda nasıl bir manzara çıkıyor ortaya?

Mahkûmların haklarına ya da onlara uygulanacak treatmanlara dair uluslararası yasal anlaşmalar ve asgari kurallar bulunuyor. Söz gelimi, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”, “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi” gibi temel insan haklarına yönelik belgeleri kabul etmiş bütün devletler için yasal olarak bağlayıcıdır. Bu belgeler insan haklarına dair temel metinlerdir ve insan onuruna dair bir çerçeve çizdiği için mahkûmları spesifik olmasa da dikkate alır. Bunların dışında, asıl olarak mahkûmlarla ve hapishane koşullarıyla ilgili ilke ve standartları belirleyen uluslararası belgeler de bulunuyor. Bu belgeler mahkûmların haklarına yönelik daha ayrıntılı maddeler içerir. 

Hapishanelerdeki standartlara yönelik bu belgelerden özellikle iki tanesi önemli: Bunların ilki “Nelson Mandela Kuralları” olarak da bilinen “Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kurallar”dır. Bu kuralların uluslararası sözleşme kimliği taşımadığı için bağlayıcı niteliği bulunmuyor. Ancak mahkûmlara yönelik muamelelerin asgari standardını belirlediği için önemlidir. Devletler ve hapishane izleme kurulları ile uluslararası insan hakları mahkemelerinde görülen davalarda bu belge ve oluşturduğu standartlar referans alınır. Mandela Kuralları’nda mahkûmların dış dünya ile haberleşme haklarına, kitle iletişim araçlarını erişebilmelerine, bilgilenme haklarına, kütüphaneden yararlanma olanaklarına yönelik de standartlar belirtilmiş. 

Nelson Mandela Kuralları dışında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ettiği “Herhangi bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü” ve “Mahkûmlara Uygulanacak Muameleye İlişkin Temel İlkeler” de mahkûmların iletişime dair haklarına yönelik prensipleri ortaya koyar.

Birleşmiş Milletler dışında, bir başka uluslararası örgüt olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de uluslararası ölçüleri tamamlayan bir insan hakları belgesi yayımladı. “Ceza İnfaz Alanındaki Tavsiye Kararları” başlıklı bu metin (Avrupa Cezaevi Kuralları olarak da bilinir) hapishanelerde birçok alanda mahkûmlara yönelik uygulanacak treatmanlara dair tavsiye kararları içerir. Bu kararların 24. bölümünde yer alan 12 maddelik kurallar listesi mahkûmların iletişim olanaklarına değinir. Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin hapishanelerinde uygulanan insan hakları ölçüleri ise bu örgütün komitelerince de izlenir. Bu sebeple bu tür bölgesel kuruluşlar devletlerin hapishanelerde insan haklarına ne derecede uyduklarını saptamak bakımından faydalıdırlar. 

Bununla birlikte, mahkûmların hakları ulusal hukuki metinlerde daha detaylı olarak ele alınıyor. Bu metinlerin temelinde elbette Anayasa bulunuyor; ancak ülkemizdeki Anayasa’da mahkûmların yalnızca oy kullanamamalarına ve zorla çalıştırılamamalarına yönelik maddeler bulunuyor. Diğer tüm alanlar kanun, tüzük ve yönetmeliklerle çerçevelenmiş.(2) 

Sözgelimi, Açık hapishane tipleri dışında kalan hapishanelerdeki mahkûmların telefonla görüşme haklarının haftalık 10 dakika ile sınırlı olması uluslararası belgelerde belirtilmiyor. Bu belgelerde “düzenli aralıklarla” ifadeleri yer alıyor ancak ülkemiz bu aralığı bir hafta; zamanı ise on dakika ile sınırlamış. Tabi, dediğim gibi bu Kapalı hapishane tiplerinde geçerlidir. Ancak görüş günlerinin 1 saat ile sınırlandırılması, kanunumuzda belirlenmiş olan ve tüm hapishane türlerinde geçerli olan bir uygulama. Ancak hemen belirteyim birçok mahkûma göre bu kağıt üzerinde böyle ve gerçekte biraz daha kısa sürüyor görüşler.  

Diğer ülkelerde uluslararası kurallarla yerel uygulamalar arasındaki fark nasıldır bilmiyorum çünkü literatürde dünyanın farklı ülkelerindeki hapishanelerde bulunan iletişim olanaklarına yönelik bir çalışmaya rastlamadım ancak bu da başka bir çalışmanın konusu olabilecek kadar önemli.

“Görüş cezası alan bir mahkûmun ailesi de ceza almış oluyor”

İletişimin iki yönlü olmasından yola çıkarak ailelerin mahpuslara ulaşması açısından bir deneyim aktarı oldu mu? Ailelerin yaşadığı zorluklar, bu fotoğrafa nasıl girebilir?

Çalışmamda mahkûm yakınları ile görüşmedim ancak görüşmecilerin aktardıklarından manzara oldukça belirgin: Mahkûmların kısıtlı iletişim olanakları ve bu haklarına yönelik uygulanan keyfi cezalar aynı şekilde aileleri de etkiliyor. Görüş cezası alan bir mahkûmun ailesi de ceza almış oluyor; on dakikalık telefon hakkının yetersizliği aile için de geçerli; ailelerin yazdıkları mektuplar da denetleniyor ve bu onları da otosansüre zorluyor; aileler de kapalı görüşlerde camekanın arkasından konuşmak zorundalar ve süre kısıtlamasından onlar da mustarip… 

Bazı bakımlardan ise iletişim kurmak aileler için daha çileli bir hal alıyor. Söz gelimi, mahkûm yakınlarını ziyaret etmek için aileler işlerini bırakmak zorunda kalıyorlar ve yaklaşık yarım günlerini bir saatlik görüş için harcıyorlar. Başka şehirden geliyorlarsa bu süre daha da fazla. Hapishaneler şehirlerin dışına inşa edildiğinden ulaşım çok zor. Saatlerce sıra bekleniyor. Disiplini bozdukları gerekçesiyle bazen ailelere de görüş yasağı cezası verilebiliyor, yani hapishane disiplini onlar için de geçerli. Mahkûmlar telefon haklarını yalnızca bir numarayı arayarak kullanabildiklerinden bir hafta annesini, diğer hafta eşini aramak zorunda kalan mahkûm sayısı bir hayli fazla. Mahkûmların haftalık arama zamanları belli olduğundan tüm aile o 10 dakikalık sürede aynı mekânda olmak zorunda da kalabiliyor. Yani, hapishanelerde sadece cezalandırıcı adalet değil, ıslah reformu da amaçlamasına rağmen mevcut kısıtlı iletişim hakları hapishanenin amacının aksine mahkûmların toplumsal hayattan kopmalarına sebebiyet veriyor. Bu durumdan mahkûm yakınları da fazlasıyla etkileniyor. Dolayısıyla, hapishanelerde mahkûmların ıslah olması için uygulanan iyileştirme programlarının en büyük amacının suça eğilimliliğin toplumla uyumlu bir kimliğe dönüştürülmesi olmasına rağmen bu amacın gerçekleştirilmesinde iletişimin rolü hem mahkûm hem de mahkûm yakınları bakımından göz ardı edilebiliyor.

(1) Arda Umut Saygın tezinde “cezaevi” kavramının iktidar yanlısı bir bakışı yansıttığını ve söz konusu mekânlarda suçluların bulunduğunu peşinen kabul etmek anlamına geldiğini savunarak “hapishane” kavramını kullanıyor.

(2) Türkiye Cumhuriyeti’nde mahkûmların haklarını düzenleyen iki temel hukuki metin var. Bunlardan biri 2005 yılında yürürlüğe giren “5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun” (CGTİK); diğeri 2006 yılında uygulamaya konulan “Ceza ve İnfaz Kurumlarının Yönetimi İle Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük”.  Bu iki temel hukuki metnin yanı sıra “Ceza İnfaz Kurumlarında Bulundurulabilecek Eşya ve Maddeler Hakkında Yönetmelik”,  “Hükümlü Ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkında Yönetmelik”, “Hükümlü ve Tutukluların Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik”, “Hükümlü ve Tutuklulara Yakınlarının Ölümü veya Hastalığı Nedeniyle Verilebilecek Mazeret İzinlerine Dair Yönetmelik” ve “Ceza İnfaz Kurumları ile Tevkifevlerinin Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük” gibi çok sayıda kanunu düzenleyen hukuki metinler de bulunuyor.

İletişim engellerine karşı yaratıcı çözümler

Arda Umut Saygın tezinin bir bölümünde cezaevlerinde iletişim yasakları ve kısıtlamalarına karşı geliştirilen yöntemlere yer vermiş. Bu yaratıcı çözümlerin bazıları şöyle:

Arama yönlendirme

Mahpuslar haklarını yalnızca bir numarayı arayarak kullanabiliyorlar. Haftada bir kullandıkları bu hakkı daha fazla kişiyle konuşabilmek için arama yönlendirmesi taktiğini geliştirmişler. Görüşmecilerden biri bunu şöyle aktarıyor: “Mesela ben annemi arayabiliyorum ya. O ben daha aramadan kendi telefonunu dedeme yönlendiriyor mesela. Ben annemi arayınca dedemin telefonu çalıyor onunla görüşüyoruz. Tabi annemle o hafta görüşmemiş oluyoruz ama olsun.” Ancak bu taktik cezaevleri yönetimlerince keşfedilince 14 Nisan 2020’de çıkarılan Af Kanunu’nun “haberleşme veya iletişim araçlarından yoksun bırakma veya kısıtlama” cezasını gerektiren eylemler listesine “kurum idaresine bildirilen telefon numarası aracılığıyla ya da teknik müdahale ile başka bir hatta yönlendirme yapmak suretiyle görüşme hakkı olmayan kişilerle görüşmek” maddesi eklendi.

Bu kısıtlamayı aşmanın diğer bir yöntemi ise, aranan kişinin başka bir telefonla bir başkasını arayarak telefonları birbirine tutarak üçüncü kişiyle görüşmenin sağlanması. Bir görüşmeci bu taktiği şöyle anlatıyor: “ Ben mesela babamı arıyordum, o da başka bir telefonundan abimi arıyordu. Bu şekilde abimle de konuşmuş oluyordum o süre zarfında. İyi oluyordu, sesimizi duyuyorduk, moral oluyordu.”

Pulu ucuza getirmek

Cezaevlerinde tutulanların paralarını kullanmaları idarece kontrol ediliyor. Mahpuslar paraları olsa da olmasa da harcamalarını idarenin sıkı kontrolü altında yapabiliyor. Mahpusların dışarıyla iletişimde en yoğun kullandıkları yöntem mektup yazmak. Yoğun mektuplaşmanın olduğu yerler cezaevleri, dolayısıyla pul gideri sorun olabiliyor. Bunun da çözümünü bulmuşlar:

“Sana mektupla gelen pul yok mu, onu yırtmadan çıkartırsın, ıslatırsın hipolu suda, üstündeki damga gider, kurutursun, yapıştırırsın, tekrar kullanırsın. Yırtma yeter ki, bir pulu iki kere kullanabilirsin. Mahkûmun işi kurnazlıktır yani.”

Uçuşan pusulalar

Kapalı ve F tipi cezaevlerinde iç iletişim yasak ama mahpuslar pusula atma yöntemiyle birbirleriyle haberleşiyorlar. Bir parça kağıda yazılan pusula çeşitli şeylere sarılarak havalandırma duvarlarının üstünden yan koğuşlara atılarak ulaştırılıyor. Alan mahpus ulaştırılması istenen yere doğru pusulanın yolculuğuna katkıda bulunuyor. Kağıdın sarılacağı ağırlık eldeki koşullara çeşitlilik gösteriyor; genellikle elma, patates, soğan, pil kullanılıyor ya da yaratıcı çözümler üretiliyor:

“Ekmeğin içini yemiyorduk onu top yapıyorduk. Top yapardık notu yazardık. Koğuşu ve gidecek kişiyi yazardık. Onu şeffaf poşete koyardık 7 metrelik duvar üstünden atardık. O ona, o ona, o ona… Öyle giderdi.”

Pusula çok eski tarihlerden beri kullanılan, aslında cezaevi idarelerince bilinen ve etik kuralları olan bir iletişim biçimi. Görüşmeciler gardiyanların ya da pusulanın sahibine ulaşmasını sağlayan aracı mahpusların yazılanları okumadığını bu konuda yazılı olmayan bir kural olduğunu söylüyor. Gardiyanların da çoğunlukla duvarlardan uçuşup duran pusulaları olağanüstü bir durum yoksa göz ardı ettikleri söyleniyor. Ancak bazı cezaevlerinde ve dönemlerde bu iletişim de engelleniyor:

“Yakın koğuşlardaki arkadaşlara pusula atıyorduk ama idare fetöcüler yüzünden çatılarımızı telle kapattı, pusula da atamaz olduk. Bildiğin tabutta yaşıyoruz.”

Böyle durumlarda mazgallara, elektrik prizlerine, lavabo ve kalorifer borularına bağırarak ya da mors alfabesi gibi şifreli darbelerle iletişim kuruluyor.

Yan koğuşa Acele Posta Servisi

Ancak iç iletişim için en yaratıcı çözüm Acele Posta Servisi (APS) ile mektup yollamak ama bunu pul parası ödemeden yapmak: 

“Şimdi ben aynı cezaevinde ama farklı koğuşta yatan arkadaşıma mektup göndereceğim ya, gönderen kısmına benim adım yerine o kişinin adını yazıyorum. Ama APS’ye imza atmayı unutuyorum. İmza olmadığı için iade ediliyor ama bana değil gönderen kısmında yazan kişiye. Mektup bir gün içinde ona ulaşıyor.”