Basın ÖzgürlüğüManset

Cezasızlığın öteki yüzü: Suçlu iken ‘mağdur’ olan şiddet faili polisler

ELİF AKGÜL

16 Ağustos 2016’da İstanbul Beyoğlu’ndaki Taksim İlk Yardım Hastanesi’nin arka caddesi üzerinde bulunan Özgür Gündem gazetesine yönelik İstanbul 8. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından “geçici olarak kapatılma” kararı verildiğinde bizler de gazeteciler olarak gazetenin olduğu sokakta, kapı önündeydik.

Bu nedenle Özgür Gündem’den birkaç hafta sonra Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılacak olan İMC TV muhabiri Gülfem Karataş içeride yayın yaparken attığı çığlık sesi yayına taştığında bunu ancak sosyal medyadan takip edebilmiştik. Yapılan işkenceyi, tehditleri, hakaretleri ise sonradan öğrendik. Gülfem Karataş’ın da aralarında olduğu o gün gözaltına alınan 22 gazeteci hakkındaki dava sona erdi. Polisler hakkındaki şikayet takipsizlikle sonuçlandı. Özgür Gündem ise hala kapalı.

Bu haber ise cezasızlığın diğer yüzü yani “suçlu” iken “mağdur” çıkanlar hakkında.

‘Çığlığım, şiddete karşı gösterdiğim bir refleksti’

Karataş 16 Ağustos gününü şöyle anlatıyor:

“Olaydan bir ay öncesinde 15 Temmuz yaşanmştı ki İMC TV’de çalışanlar hakkında gerilimi hissediyorduk. 16 Ağustos günü Özgür Gündem hakkındaki kapatma kararı çıktıktan sonra kameraman arkadaşım Gökhan ile birlikte 3G cihazımızla Özgür Gündem gazetesine gittik. Gazeteden 12 saat yayın yaptık. Ziyarete gelenlerle röportaj yaptık, bültenlere canlı yayın ile bağlandık. Saat 14.30-15.00 sularında polisler geldi. 15.00 bülteni için kanal bizden 3G’yi açmamızı istedi, canlı yayına başladık. Polisler içeri girdiğinde kimlik kontrolü yapmaya başladı. Kamera karşısında duramayacağım için telefon bağlantısına geçtim, kameraman arkadaşım ise 3G’yi açık bıraktı. Gizlice yayına devam etmeye çalışıyorduk ama polisler muhtemelen yayın yaptığımızı öğrendiler. Gökhan’a saldırıp gözaltına almaya çalıştılar. Özgür Gündem’in haber merkezinde biz gazetecileri bir köşeye sıkıştırmışlardı. Kedinin fareyi köşeye sıkıştırması gibi… Gökhan’ın gözaltına alınmasını engellemeye çalışıyorduk. İşte o sırada çığlığım yayına yansıdı.”

Attığı çığlığın “bir refleks” olduğunu söyleyen Karataş, deprem esnasında yayındaki NTV kameramanının soğukkanlılığını hatırlatarak “Spiker yayını devam ettirmek zorunda ama muhabirin böyle bir durumu yok. Olayın içinde muhabir. O duyguyu sen de yaşıyorsun. Tarafsız bir şekilde olan biteni anlatmaya çalışıyorsun ama orada polisler bir anda Gökhan’a şiddet uygulamaya başlamıştı” diyor.

Gazete binasında işkence koridoru

Polislerin gazetecileri gözaltına almak için “bahane aradığını ve 3G yayınının da bir bahane olduğunu” söyleyen Karataş, sonrasında bilhassa cezaevlerinde “işkence koridoru” olarak bilinen bir işkence yöntemi olarak, merdiven boyunca sıralanan polislerin arasından geçtiklerini ve merdivenden aşağı inene kadar “koridorda” sıralanan polislerin işkencesine maruz kaldıklarını anlatıyor:

“Polisler, savaşa gider gibi bir kalabalıkla gelmişti. Bizleri gözaltına aldılar. İkinci kattan sokağa çıkan merdivenlere kadar her katta, merdiven basamaklarına sıralanmış polisler bize şiddet uyguladılar. Arkadaşların tişörtleri yırtıldı. Benim gözlüğüm düştü; bir polis çelik ya da demir bir cisimle sırtıma vurdu.”

16 Ağustos 2016 günü gazetecilerin maruz kaldığı şiddet gözaltı aracında da sürmüştü. Karataş gözaltı aracında Özgür Gündem’de değil, İMC TV’de çalıştığını söyleyince polisin kafasına vurup “Aynı bokun lacivertisin” diye hakaretine maruz kaldığını söylüyor. Aydınlı olduğunu öğrendiği polislerin Kürtlere yönelik ırkçı ifadelerle konuşarak “Ne işin var bunların içinde?” dediklerini anlatıyor.

‘Uğradığım şiddeti herkese göstermek istedim’

Karataş, “Daha önce hiç böyle bir şiddete maruz kalmamıştım” diyor: “Gazeteciler nispeten haklarını daha iyi bilen kesim olarak biliniyor. Süreci tahmin edebiliyordum. Gözaltına alınacağım, sağlık kontrolü olacak oradan polis merkezine götürüleceğim. Ama o dönem 15 Temmuz süreci. Gözaltı süreleri uzatılıyor. KHK meselesi var. Ne olacağını, ne hukuksuzluk yaşanacağını bilemiyorduk. Ve ben oraya haber yapmaya gitmiş bir gazeteciydim. Beraber gözaltına alındığım arkadaşlarımla bir duygudaşlık oluştu tabi ama o sırada sadece tanıdığım, bir paylaşımım olmayan insanlarla beraber gözaltına alındım. O süreci yalnız yaşamak beni çok hırpaladı.”

Sırtına cisimle yediği darbe nedeniyle yaşadığı acıyı anlatan Karataş, sağlık kontrolü ve savcılık ifadesinde defaatle anlattığını, darp izini gösterdiğini söylüyor:

“Doktora sırtımı, ters kelepçe yüzünden zarar gören bileklerimi gösterdim. Yeter ki görülsün, duyulsun diye üstümü başımı açtım, izleri gösterdim. O anda vücudum, saklamam ya da gizli bir yerde göstermem gereken mahrem alanım değildi. Şiddete maruz kalmıştım. Karakol da ulu orta yermiş, umrumda değildi. Açıp izleri gösterdim. Nihayetinde şikayetçi olduk. Ne hikmetse o polisler de bizim hakkımızda şikayetçi oldu. Şikayetçi olduğumuz polisler hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi, biz ise yargılandık.”

Gülfem Karataş ve beraberinde gözaltına alınanlar duruşma sırasında şiddet faili polislerin bir kısmıyla yeniden karşı karşıya gelmişti. “Yüzlerinde o nefreti görüyorsun. Bakmamaya, geri çekilmemeye çalışıyordum. Evet, üstlerinde üniforma yoktu ama yine otoriteyi temsil ediyorlardı” diye mahkeme salonunu anlatan Karataş, duruşmadaki beyanında polislerin kendisine ettiği küfürleri tek tek açıkça yazdırdığını, “sinkaflı ifade” diyerek geçilmesine izin vermediğini söylüyor. “Bu benim utancım değil, niye ben utanayım?”

Şiddet gözaltı aracında, karakolda da sürüyor

Karataş’ın anlattıklarının benzerini yaşayanlardan biri de gazeteci Şehriban Alkış. 7 Temmuz 2020’de FeminAmfi ve Kırkyama Kadın Dayanışması, kadın cinayetlerini protesto etmek ve İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanması talebiyle İstanbul Aile ve Çalışma Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nde yaptıkları protestoda gözaltına alınan Alkış’ın davası hala sürüyor. Alkış, o günü şöyle anlatıyor:

“Protesto sırasında bir grup gazeteci dışarıda kalıp, binanın dışından çekim yaparken ben içeriden görüntü almayı tercih etmiştim. Eylemci kadınlar bina içinde ilk boş buldukları odadan içeriye girip ‘Artık Yeter, Kadınlar Yaşam Güvencesi İstiyor’ yazılı pankartı astılar. Çok kısa bir süre içinde güvenlik görevlileri ve polis memurları odaya doluştu. Kadınların eylemini şiddet ile bastırmaya çalışırken eylemi fotoğraflamak ve video kayda almak için orada bulunduğum için beni de darp ederek uzaklaştırdılar. Çekimleri yaptığım telefona da el koydular. Uzun süren bir hengame sonucu telefonumu aldım. Tam kaydettiğim görüntüleri haber merkeziyle paylaşmak üzereydim ki beni kollarımdan çekip ve yerde sürükleyerek, üstüne kapıyı kilitledikleri eylemci kadınların odasına aldılar. Gazeteci olduğumu defalarca kez söylememe rağmen odadan çıkarmadılar; üstelik o sırada telefon ekranımı izleyip görüntüleri göndermeme dahi müdahale ettiler.”

“Başımı duvara vurup yüzümü sıktılar. Dişlerimde kanama olduğunu görünce biraz tedirginlik yaşayıp bana müdahaleyi kestiler ama beni savunmaya çalışan diğer eylemci kadınlara şiddet uygulamaya başladılar” diyerek maruz kaldığı şiddeti anlatan, şiddetin gözaltı aracında sürdüğünü anlatıyor. Protestocu kadınlardan ikisinin polisler tarafından taciz edildiğine şahit olduğunu anlatan ve “kasıtlı bir dokunma” olduğunu söyleyen Alkış, şöyle devam ediyor:

“Gözaltındayken de kötü muamele sürdü. Vatan Emniyet’in nezarethanelerinde tuvalete sabun istediğimiz için epey mücadele ettiğimizi hatırlıyorum. Kovid-19 pandemisinin Türkiye’de yaygınlaştığı zamanlardı. Hastane kontrolünde, pandemi hastanesine götürüldük. Ayrıca tuhaf bir şekilde polisler tarafından Kovid-19 ile tehdit edildik. Kovid-19 korkusunu bizde hâkim kılmaya çalıştılar.”

‘Polis, kafasında gazeteci profiline uymadığım için beni meselekten men etti’

“Bir gazeteci olarak bulunduğum eylemde gözaltına alındım ve diğer eylemci kadınlarla birlikte  ‘2911 sayılı Kanuna muhalefet etmek’, ‘görevi yaptırmamak için direnmek’, ‘kamu kurumunun faaliyetlerinin engellemek’ ve ‘kamu malına zarar vermek’ suçlamalarıyla yargılanıyorum” diyen Alkış ve beraberindekilere yöneltilen “kamu malına zarar” suçlaması ise iddianamede, İstanbul Aile ve Çalışma Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ndeki eylemde polisin müdahalesi ve şiddeti sırasında odadaki bir vazonun düşüp kırılmasına dayandırılıyor. Dava bu nedenle “vazo davası” olarak anılıyor.

Savunmamda ‘kamu malına verilen zarara’ dair bir şey görmediğini; aksine kolluk kuvvetlerinin bir gazetecinin görevini yapmasını engellediğini ifade ettiğini söyleyen Alkış, “Üstelik hem eylemde yaşananlara hem de polis şiddetini gören ve kaydeden bir gazeteci olarak, davada tanık olarak dinlenmek yerine sanık olarak bulunmamın da tuhaflığından bahsettim” diyor.

Olay sırasında kendisine müdahale eden polislerden birinin duruşma sırasında “Ben orada gazeteci görmedim, görsem ona dokunmazdım. Gazeteci dediğinin boynunda kamerası olur” sözlerini kataran Alkış, “Polis bana basın kartı veya kurum kartı bile sormadan, zihnindeki gazeteci profiline uymadığım için beni direkt gazetecilikten men etmişti. Dava iki yılı aşkın bir zamandır hala sürüyor” diyor.

‘Gazetecilere yönelik şiddetin polisin görev tanımına girebilmesi kabul edilebilir değil’

Cezasızlığın bu boyutuna dikkat çeken Gazetecilikte Kadın Koalisyonu (CFWIJ) Operasyon Müdürü Damla Tarhan Durmuş “Bir yandan alanda fiziksel şiddete maruz kalan, bir yandan da haklarında açılan birden fazla davada yargılanan gazetecilerin mağduriyeti görülmediği gibi üstüne bir de bu şiddetin sebebi olarak gösterildiler ve cezalandırılmaya çalışılıyorlar” diyor:

“‘Görevi yaptırmamak için direnme’ suçundan hakkında dava açılan gazetecilerin tek yaptığı şey polis şiddetine direnmek ve kendilerini fiziksel şiddetten korumaktı. Bu bağlamda gazetecilere uygulanan şiddetin polisin görev tanımına girebiliyor olması fikri asla kabul edilebilir değil.”

‘Gazetecilere şiddet uygulayanlar gazetecileri suçluyor’

Gazeteci Beyza Kural’ın İstanbul’da 2015 yılındaki YÖK protesto eyleminde kendisini ters kelepçeleyip darp eden üç polis memuru hakkında şikayetçi olduğu davada polislerin 10 taksitle 6 bin TL para cezasına çarptırıldığını hatırlatan Tarhan-Durmuş, bunun üzerine başka gazetecilerin de maruz kaldıkları şiddetin faillerinden şikayetçi olacaklarını açıkladıklarını hatırlatıyor:

“Gazetecilerin haklarını arama noktasında gösterdikleri bu kararlılığın ardından işler tersine döndürülmeye çalışıldı. Zaten hakları gözetilmeyen gazetecilere bu kez bir de polis memurları dava açmaya başladı. Bu davalarda mağdur olduğu, darp edildiği halde sanık olarak yargılanan gazetecilerin yasal yollarla yıpratılmaya ve yıldırılmaya çalışılmaları oldukça endişe verici. Çünkü zaten mesleklerini icra ederken binbir engelle karşılaşan gazetecilerin haklarını koruyacak hiçbir mekanizma kalmıyor. Gazetecilik mesleğinin ve bu işi yapanların onurunun gözetilmediği bir yerde şiddet daha da artmaya başlıyor. Biz sivil toplum kuruluşları olarak sırf gerçeğin peşinde koştukları için gazetecilerin yargılanmamasını, onlara şiddet uygulayanların yargılanmasını talep ettik. Şimdi ise onlara şiddet uygulayanların gazetecileri suçladığını görüyoruz.”

“Şiddetin zamanla azalmak şöyle dursun şekil değiştirerek gazetecileri hedef almaya devam ettiğini görüyoruz” diyen Tarhan-Durmuş, en önemli işin de sivil toplum, basın ve düşünce özgürlüğü kuruluşlarına düştüğünü vurguluyor:

“Dünyada kadın ve LGBTİ gazetecilere şiddet uygulayan -bütün şiddet türleri dahil- ülkeler arasında Türkiye son iki yıldır ilk sırada yer alıyor. Bunu yüksek sesle dile getirip gündemde tutmazsak, bir farkındalık yaratmaz ve gazetecileri desteklemezsek bize gerçekleri anlatacak kimse kalmayacak. Bu noktada haber merkezlerinin gazetecilerine sahip çıkması ve gazetecilerin birbirini desteklemesi de çok önemli. Bir dayanışma ağı yaratıp tüm bu aktörlerin birbirini desteklemesi pek çok yönden faydalı olacaktır.”

‘Gazetecilik için dayanışma bir zorunluluk’

Şiddete maruz kalmışken, bir de sanık sandalyesine oturtulmak şüphesiz gazeteciler üzerinde bir “caydırma” etkisine neden oluyor.

Alkış, “Yalnızca işimi yaptığım için gözaltına alınmak ve hala yargılanıyor olmak Türkiye’de mesleğin geleceğini sorgulamama neden oluyor” diyor. “Yalnızca benim değil, eylemci kadınların da demokratik haklarına müdahale edilmemesi gerekiyordu” diye ekleyen Alkış şöyle devam ediyor:

“Bu müdahale olacaksa, gazeteciler de orada olmak zorunda. Olup bitenleri kamuyla paylaşmak üzerine kurulu bir mesleğimiz varsa, her şeyi tüm detaylarıyla aktarmak zorundayız. Cezaevinde yüzlerce gazeteci hapis yatar, dışarıdaki meslektaşları hem devlet müdahaleleri hem de üç kuruşa razı etmeye çalışan medya patronlarına karşı ayakta kalmaya çalışırken bu çetin mücadelenin yalnız bırakılmaması gerekiyor. Her bir gazeteci birbiriyle, meslek örgütlerinin de gazetecilerle daha çok dayanışma göstermesi gerekiyor. Bu mesleği sürdürmek istiyorsak bunlar artık ‘zorunluluk’.”

‘İdealist olarak başladığım meslekte ‘Allah belalarını versin’ noktasına geldim’

Karataş ise maruz kaldığı şiddetin ardından gazetecilik mesleğinden uzaklaştığını anlatıyor:

“Gözaltından çıktığım gibi Aydın’a, ailemin yanına gittim. Babam mesela direkt benim sırtımı açıp bakmıştı. Bu insanı üzüyor. Çünkü evet, sen bir taraftan hani bunları kaldırabileceğini düşünüyorsun ama bir taraftan da bunları ailene, sevgiline yaşatmaya, onları endişelendirmeye de hakkın yok. Birkaç hafta sonra İMC TV de kapatıldı. İMC gibi bir yerde çalışıp sonra iş bulup bulamayacağım korkusu ve bu yaşadıklarımı yeniden yaşamayı göze almak isteyip istemediğim kararımı etkiledi, beni sanırım gazetecilikten uzaklaştırdı. Mesleğe çok idealist başladım ama ‘Allah belanızı versin’ deyip bu duruma geldim. Tabii ki gazetecilik yaptığım dönemleri nispeten özlüyorum. Yine gazetecilik yapsam, yine aynı şekilde yaparım. Ama bu süreçten sonra psikolojimin bunu kaldıramayacağını düşünüp sendikada çalışmaya başladım. En azından gazetecilikten o kadar da uzaklaşmamış olurum, hem de arkadaşlarıma destek verebilirim diye düşündüm. Gazetecilik yaparken de hak mücadelesi içindeydim, şimdi de hak mücadelesine devam ediyorum.”