Etkinliklerİnsan Hakları

Faili Meçhul III: ‘Hakikat ve adalet için bir araya gelme duygusu sınırları yıkıyor’

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Faili Meçhul paneli, 17 Aralık Perşembe akşamı çevrimiçi olarak gerçekleşti. İnsan hakları savunucusu ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın moderatörlüğünde gerçekleşen panelde, 2009 yılında katledilen Çeçen insan hakları savunucusu ve gazeteci Natalya Estemirova’nın kızı Lana Estemirova; 2014 yılında Azadiya Welat gazetesini dağıtırken katledilen Kadri Bağdu’nun eşi Şemsiye Bağdu; 1995 yılından bu yana ‘zorla kaybedilen’ yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri adına İnsan Hakları Derneği’nden Sebla Arcan; ve ‘zorla kaybetmeler’ ile cezasızlığa odaklanan Faili Belli projesini yürüten Hafıza Merkezi’nden Emel Ataktürk bir araya geldi.

“Annemin ölümü yerine yaşamından bahsedeceğim”

MLSA Eş Direktörü Barış Altıntaş’ın açılış konuşması ile başlayan panelde ilk sözü alan Lana Estemirova, “Bana annemle ilgili konuşma fırsatı her sunulduğunda, nereden başlasam diye düşünürüm. Yaşamından mı ölümünden mi bahsetmeliyim?” diye sorarak söze başladı. “11 yıldır her gün, annemin cinayetini düşünerek uyanıyorum ve bu cinayetin failleri hâlâ bulunmadı, serbestçe geziyorlar” diyen Estemirova, annesinin ölümü yerine yaşamından bahsetmek istediğini belirtti. Estemirova şöyle konuştu: “Annem, Çeçenistan’da yaşıyordu. 90’lı yıllarda Çeçenistan ve Rusya arasında bir savaş vardı. Annem bu süreçte, mağdurların hikayelerini toplamaya çalışıyordu. Hayatını mağdurların haklarını savunmaya adamıştı. Gerçekten çok zor bir hayatı vardı ve ben de bu zor hayatı paylaştım.”

“Annem Çeçenistan’da kurulan yeni rejimin ilk kurbanlarından biriydi”

“Ölüm her zaman hayatımızın bir parçası oldu” diyen Estemirova, Rus ordusunun Çeçenistan işgalinin sona ermesinin ardından Vladimir Putin eliyle iktidara getirilen hükümet döneminde de kaçırma, işkence ve cinayet olaylarının azalmadığını, aksine artarak devam ettiğini anlattı. Herkesin susturulmaya çalışıldığı bu süreci “ciddi bir korku, dehşet ve terör dönemi” olarak niteleyen Estemirova annesinin bu yeni rejimin ilk kurbanlarından biri olduğunu söyledi.

Annesinin yaptığı işi kendisinden hiçbir zaman saklamadığını, çünkü saklamasının imkansız olduğunu aktaran Estemirova, annesinin ölümünü şu şekilde anlattı: “Ne zaman kaybolan, öldürülen kişilerle ilgili bir haber çıksa, her seferinde ‘İşte artık dibe vurduk, bundan kötüsü olamaz’ derdi. Meğer daha kötüsü olabiliyormuş, oldu. 15 Temmuz 2009 günü annemi, evinin önünden kaçırdılar, ben içerde uyuyordum. Onu kaçırdılar ve öldürdüler. Hayat adeta dondu.”

“Adaletsizlikleri anlatmak, annem ve arkadaşları için bir görev gibiydi”

Natalya Estemirova’nın ölümünün ardından meslektaşlarının artık aynı şekilde çalışmaya devam edemeyeceklerini fark ettiklerini, başka yerlere gitmek, hatta iş değiştirmek zorunda kaldıklarını söyleyen Lana Estemirova, annesinin ölümünün ardından şiddet ve tehditlerin sona ermediğini vurguladı. Sonraki süreçte yaşananların absürtlüğüne de değinen Estemirova, “Annemlerin ofisi yakıldı, orada çalışanlar alınıp dövüldü. Annemin çalışmalarını bıraktığı yerden devam ettiren Memorial’da çalışan bir meslektaşına yönelik tehditler devam etti. Onlar ise çalışmaya devam etti çünkü adaletsizlikleri anlatmayı bir görev olarak görüyorlardı. Annemin işte bu bahsettiğim meslektaşı, tamamen uyduruk bir suçlamayla tutuklandı. Arabasına uyuşturucu yerleştirilmişti ve uyuşturucu bulundurmak ve satmak gibi bir suçtan tam iki yıl cezaevinde tutuldu” diye konuştu.

Annesi ve onun arkadaşlarının her daim gerçeği söyleme ihtiyacı duyduklarını, bunun içgüdüsel bir tavır olduğunu ve kimliklerinin bir parçası olduğunu anlatan Estemirova, “Bu kahramanlık falan değildi” diye ekledi. “Annemin katillerini bulmak için doğru düzgün bir soruşturma dahi açılmadı, katillerin bulunması için zahmet dahi edilmedi. Aksine annemin itibarını çürütmeye çalıştılar, teröristin biri öldürdü sonra kendini öldürdü diye birtakım yalanlarla olayı örtmeye çalıştılar” diyen Estemirova, öfke ve umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini de hatırlattı.

“Sınırları yıkan hakikat ve adalet için bir araya gelme duygusu bana umut veriyor”

Estemirova son olarak şunları söyledi: “Çok öfkeliyim ama şunu biliyorum ki, annemin arkadaşları onun unutulmaması için her şeyi yaptılar. Rusya parmağını bile kıpırdatmadı suçluları bulmak için. Bir yerlerde mutlaka bir kanıt var ve bu elbet yüzüne çıkacak. Bunu düşünmek bana umut ve güç veriyor. Öfke ve umutsuzluğa yenilirsek zaten kaybederiz. Çünkü onlar da bunu, yani pes etmenizi istiyorlar. Umutla devam etmek zorundayız, 11 yıl sonra ben bu panele katılıp annemden söz edebiliyorum. Sizleri dinlemek, sizlerle olmak, buradaki dayanışma duygusu, sınırları bile yıkan hakikat ve adalet için bir araya gelme duygusu bana gerçekten umut veriyor.”

Estemirova’nın ardından sözü alan moderatör Korur Fincancı, hakikatin peşinde mücadele ediyor olmanın önemi vurguladı ve, “Hepimize güç veren bu dayanışma çok kıymetli. Çünkü zorla kaybetmeler, bu cinayetler dünyanın neresinde olursa olsun benzerlik taşıyor. Hakikati ortaya koyma yönündeki direnç de aslında, failin kim olduğunu gösteriyor. Ülkeler farklı, ama ne kadar benzer deneyimler yaşanıyor. Bu da bizi dünya ölçeğinde yan yana durmaya teşvik ediyor” diye konuştu. “Yitirdiğimiz bir başka isim de Kadri Bağdu. Cinayetin üstünden dört yıl geçtikten sonra önemli kanıtlar barındıran bir video ortaya çıkmasına rağmen Bağdu’nun failleri yargı önüne çıkarılmadı” diyen Korur Fincancı, sözü Bağdu’nun eşi Şemsiye Bağdu’ya bıraktı.

“Eşim görevine devam etti, işinden vazgeçmedi çünkü inancı vardı”

Konuşmasını Kürtçe yapan Şemsiye Bağdu, sözlerine ölenlerin ailelerine başsağlığı dileyerek başladı. 1990 yılında Siirt’in Pervari ilçesinden Adana’ya göç etmek zorunda bırakıldıklarını, o dönemde Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı bölgelerde köylerin yakılarak boşaltıldıklarını söyleyen Bağdu, “Buraya gelirken eşim işsizdi. İnsan Hakları Derneği’ne üye olmuştu, aynı zamanda Kürt siyasi partisinde, Halkların Demokratik Partisi’nin öncülü olan partide siyaset yapıyordu. Azadiya Welat gazetesinde dağıtımcı olarak çalışmaya başladı. O andan itibaren ailemize dönük baskı, işkence, gözaltı, hatta tutuklamalar başladı” dedi. Gazetenin günlük olarak çıkması ve eşinin her gün dağıtıma çıkması sebebiyle evlerinin neredeyse her gün polislerce basıldığını aktaran Bağdu, evlerinin adeta karakola döndüğünü söyledi. “Bu süreçte iki defa eşimle birlikte gözaltına alındım, hatta kısa bir süre de olsa cezaevinde kaldım. Oğlum da bu süreçte tutuklandı” diyen Bağdu, “Bunların gerekçesi de Azadiya Welat’ın günlük yayın yapan Kürtçe bir gazete olmasıydı” diye ekledi. Kadri Bağdu’nun 17 yıl boyunca dağıtımcılık görevini devam ettirdiğini, işinden vazgeçmediğini aktaran Şemsiye Bağdu, “Çünkü inancı vardı” dedi.

Şemsiye Bağdu

“Kobani eylemlerinden sorumlu tutuldu, ifadeden sonra IŞİD tarafından katledildi”

Eşinin öldürülmeden bir hafta önce evlerine yakın olan karakoldan aranıp ifadeye çağırıldığını söyleyen Bağdu kendisinden yedi saat boyunca haber alamadıklarını, ifadenin ardından ise teknik takibe alındığını öğrendiklerini belirtti. Bağdu, “Takip sırasında alınan görüntülerinin yer aldığı birtakım fotoğraflar gösterildiğini anlattı. O açıdan biraz durgun ve düşünceliydi o süreçte. Gözaltılar, tutuklamalar yetmez gibi bir de suç işlemiş gibi teknik takip altında olduğu söylenmişti. Bir hafta sonra zaten katledildi” diye konuştu.

Eşinin öldürüldüğü süreci anlatan Bağdu, “Kadri’nin karakola çağrıldığı süreç Kobani olaylarının yaşandığı süreçti. O dönemde Kobani’deki olaylara sessiz kalmayan duyarlı kesimlerin eylemleri oluyordu. Emniyetin de eşimi bu olaylardan sorumlu gösterme yaklaşımı vardı. Bırakıldıktan bir hafta sonra IŞİD’lilerce katledildi. Oğluma biri Facebook’tan mesaj gönderdi, vicdan azabı duyduğunu ve sınırın diğer tarafına geçtiğini söyleyen biri. Bu kişi hangi saatte, nerede, eşimi nasıl öldürdüğünü açıkça itiraf etti. Üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen sağlıklı bir soruşturma yürütülmedi. Biz faillerin ortaya çıkarılmasını istiyoruz” dedi.

“Eşim Kürt olduğu için bu cinayet aydınlanmıyor”

“Bu süreçte şöyle bir inancımız gelişti: Bu gazete Kürtçe yayın yaptığı için baskıya uğradı. Eşim ve arkadaşları da Kürt oldukları için baskı gördüler. Eşim Kürt olduğu için bu cinayet aydınlanmıyor” diyen Şemsiye Bağdu, ellerinde itiraf videosu olmasına ve bunu emniyete iletmelerine rağmen dosyanın failsiz olduğunu söyledi. Şemsiye Bağdu sözlerine şöyle devam etti: Mücadelemiz yedi yıldır sonuçsuz şekilde devam ediyor. Bu konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götüreceğiz. Eşimin davasının peşini bırakmayacağım. Her iki elim de devletin yakasında, hatta boğazındadır.”

Eşinin şiddeti savunan biri olmadığını, bir barışsever olduğunu hatırlatan Bağdu, “İnsan hakları savunucusuydu. Halkların bir arada yaşamasını isteyen biriydi. Böyle birine altı kurşun sıktılar. Biz bu coğrafyada savaş bitsin istiyoruz, ne asker, ne polis, ne dağdakiler… Kimse ölmesin istiyoruz” diyerek sözlerine son verdi.

Bağdu’nun ardından sözü tekrar alan moderatör Korur Fincancı, kendisine teşekkür etti. Bağdu’nun konuşmasına zorla yerinden edilme pratiği ile başladığına işaret eden Korur Fincancı, “80’ler sonrası bu topraklarda ortaya çıkan zorla yerinden edilmeler, ciddi zararları da beraberinde getirdi. Hâlâ da devam ediyor. Zorla yerinden edilmeler, zorla kaybetmeler, faili belli katliamlar… Hepsi birbiriyle yakından ilişkili” diye konuştu. Paylaşılan deneyimlerin, insan hakları mücadelesi içinde yer alan insanların nasıl hedef alındığını gösterdiğine dikkat çeken Korur Fincancı, bu zorla kaybetmelerin Türkiye’de kadınların başını çektiği bir mücadele pratiğini hayatımıza getirdiğini hatırlattı. Korur Fincancı, “Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi, daha yüksek söz söyleme gereksinimiyle ortaya çıktı. 1995 yılından beri bu alanda mücadele eden Cumartesi Anneleri sözcüsü Sebla Arcan, bize zorla kaybetmelerin boyutlarını ve hakikatin peşinde olmanın, adalet talebinin önemini aktaracak” diyerek sözü Arcan’a bıraktı.

“Acının ve direncin dili dünyanın her yerinde aynı”

Cumartesi Anneleri sözcüsü Sebla Arcan, Lana Estemirova ve Şemsiye Bağdu’yu dinlerken Plaza de Mayo ailelerini, Şili ve İran’daki kayıp yakınlarını dinlerken hissettiklerinin aynısını hissettiğini vurgulayarak söze başladı ve “Gerçekten acının ve direncin dili, dünyanın her yerinde aynı” diye ekledi. 25 yıldır gözaltında kaybetmeler alanında çalışan bir insan hakları savunucusu olduğunu belirten Arcan, bu pratiğin Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçmiş bir gerçek olduğunu anlattı. 90’lı yıllarda sistematik hâle gelmesiyle daha bilinen bir şey olduğunu söyleyen Arcan, “Oysa gerek 12 Eylül’de gerek daha öncesinde pek çok insan gözaltında kaybedilmişti” dedi.

“Gözaltında kaybetme suçunun ilk işlendiği yer İstanbul’dur”

Gözaltında kaybetme pratiğinin spesifik bir strateji olduğunu 1986 yılında izlediği Missing adlı film sayesinde fark ettiğini söyleyen Arcan, bu yöntemin dünyada pek çok örneği olduğunu ve Nazi Almanyasında başladığının belirtildiğini söyledi. Arcan bunun doğru olmadığını söyleyerek, “Bu insanlığa karşı suçun ilk başladığı yer İstanbul’dur. 24 Nisan 1915 dediğimizde pek çok insanın aklına soykırımla ilgili bir tarih gelir. Oysa bu tarih, İstanbullu 250 Ermeni aydının evlerinden gözaltına alınması ve 174 tanesinin bir daha eve geri dönememesiyle başlayan sürecin ilk günüdür” dedi ve ünlü yazar Sabahattin Ali’nin de gözaltına kaybedildiğini ekledi.

“Gözaltında kaybetme suçuna devletler niçin başvurur?” diye soran Arcan, bu soruya şöyle bir cevap verdi: “Bu yöntemin, diğer siyasi cinayetlerden bir farkı var. Gözaltında kaybetmeler, sadece o kişiye yönelik bir suç değil, o kişi şahsında iktidardan olmayan herkese yönelik işlenen bir suçtur. Bu belirsizlik, kamuoyunda sinme, sessizlik, kabullenme gibi sonuçlara sebep olabilir. Gözaltında kaybetmelere her zaman inkâr ve cezasızlık eşlik eder. Bir kişinin, devletin güvenlik güçleri ya da onlara bağlantılı güçler tarafından gözaltına alınması, kaçırılması, özgürlüğünden mahrum bırakılması, devletin ise bu durumu inkar etmesi ve tutulan kişinin akıbetinin açıklanmaması halidir.”

“Hasan Ocak’ın kaybedilmesi bir dönüm noktası oldu”

İHD’ye yapılan başvuruların 500’e yaklaştığını ancak bu sayıların gerçeğin yakınından bile geçmediğini bildiğini söyleyen Arcan buna dayanak olarak şunları söyledi: “Lice’de yaşayan Bulut ailesinden biri kaybedilmişti. Bu kişiyi bulmak için mücadele eden dört aile bireyi daha  kaybedildi.” Arcan, 90’lı yıllarda İstanbul’da toplamda 25 kişinin kaybedildiğini ifade etti. Hasan Ocak’ın kaybedilmesinin bir dönüm noktası olduğunu belirten Arcan bu süreci şöyle anlattı: “Ocak gözaltında kaybedildikten sonra kimsesizler mezarlığında bulunmuştu. Bedeni bulunan ve anaakım medya tarafından kamuoyuna duyurulan ilk isim oldu. Kemeri yoktu, parmağında mürekkep izi vardı. Tipik bir gözaltı prosedürü. Suratı parçalanmıştı, tanınmasın diye. Ailesi onu Adli Tıp’ta ararken ‘Böyle biri yok’ denmişti. Hasan Ocak’ın gözaltına alındığı Fatih ilçesi komiseri, ‘Türk polisi insan katletmez, insan hakları suçu işlemez’ diyerek dosyayı kapatmıştı.”

“Galatasaray’da oturmak devlete, şiddet için rıza vermediğimizi göstermenin bir yöntemiydi”

Ocak’ın defnedilmesinden sonra kayıp yakınlarının ve hak savunucularının Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladıklarını belirten Arcan, “Galatasaray’da oturma, inkâr edilen kaybedilme gerçeğini kamuoyunun gündemine taşımayı amaçlıyordu. Bu, devlete şiddet için rıza vermemenin, zorla kaybetme politikasına karşı çıkmanın bir yöntemiydi bizim için. Bu süreçte zorla kaybetmeleri Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine taşımayı amaçladık ve başardık” diye konuştu.

Ünlü rock grubu U2’nun gözaltında kaybedilen bir başka isim olan Fehmi Tosun’a bir albüm adadığını, Sezen Aksu’nun Cumartesi Anneleri için şarkı yaptığını, heykeltıraşların onlar için heykel yaptıklarını hatırlatan Arcan, bu tür gelişmelerle birlikte devlet yetkililerinin de bu gerçeği inkâr edemez hâle geldiğini anlattı. 170 hafta boyunca süren oturma eyleminin ardından olağanüstü bir polis şiddetiyle karşılaşıldığını, 30 hafta boyunca şiddete maruz kaldıklarını anlatan Arcan, “Bizi otobüse doldurup pencereleri kapatarak otobüsün içine gaz atıyorlardı” dedi.

“Ergenekon sanıklarının zorla kaybetmeler için de yargılanması için tekrar oturmaya başladık”

13 Mart 1999 tarihinde, eyleme 10 yıllık bir ara verildiğini aktaran Arcan bu süreçte AİHM’e çok sayıda dava taşıdıklarını, büyük bir bölümünün Türkiye’nin mahkûmiyeti ile sonuçlandığını anlattı. “Buna rağmen iç hukukta hiçbir ilerleme sağlanmadı” diyen Arcan, 2009 yılında gelindiğinde Ergenekon yargılamalarının başladığını hatırlattı. Arcan tekrar Galatasaray’da oturma eylemine başlanmasını şöyle anlattı: “Bu insanların işledikleri insanlık suçları nedeniyle de yargılanması talebiyle, tekrar Galatasaray’da oturmaya başladık. 700. haftada meydan ablukaya alınana kadar devam ettik. O günden beri de pandemi süreci nedeniyle sosyal medyadan sürdürüyoruz eylemi.” Cumartesi Anneleri’nin mücadelesinin devletin zorla kaybetme pratiğinin önüne bir set çektiğinin altını çizen Arcan, “Anneler oturmaya başladıktan sonra zorla kaybetme sayılarında ciddi bir düşüş yaşandı ve sonrasında durdu” dedi.

“Plaza de Mayo anneleri bize ‘Vazgeçilen dava, kaybedilen davadır’ demişti”

Lana Estemirova ve Şemsiye Bağdu’nun anlattıklarından çok etkilendiğini, kendisinin bu alanda çalışırken ailelerden çok şey öğrendiğini söyleyen Arcan sözlerine şöyle son verdi: “En önemli şey dayanışma, insanlar acılarını ve dirençlerini ortaklaştırdıklarında, gerçekten o mücadelenin her türlü kazananı olacaklardır. Ben buradan şunu hatırlatmak isterim, evet bugün bu suçlar cezasız kalıyor, evet biz biliyoruz biz bugün bu suçların açığa çıkarılması ve faillerin uygun bir şekilde yargılanması mümkün değil. Ama biz bu suçları hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız adalet için. Plaza de Mayo anneleri 30 yıl boyunca bunu yaptılar ve bize demişlerdi ki ‘Vazgeçilen dava, kaybedilen davadır.’ Biz vazgeçmediğimiz sürece kazanan olacağız çünkü haklı olan, haktan, hukuktan olan tarafız.”

Arcan’ın işaret ettiği Costa Gavras’ın yönettiği Missing filminin herkes için bir milat olduğunu söyleyen moderatör Korur Fincancı, zorla kaybetmelerin hâlâ sona ermediğini belirterek kendisinden aylardır haber alınamayan Yusuf Bilge Tunç’u hatırlattı: “Bir zamanların beyaz Toroslarına benzer şekilde, siyah bir Transporter ile alınıp götürüldü ve 16 ay oldu, 16 aydır hâlâ haber yok. Maalesef bitmiyor. Niye bitmiyor? Çünkü cezasızlık, bu tür suçların devam etmesine yol açıyor. Bu nedenle cezasızlıkla ilgili çalışmalar ve mücadele çok kıymetli. Bu doğrultuda Hafıza Merkezi’nin yürüttüğü Faili Belli çalışması bizim için çok önemli.”

“Zorla kaybetmeler etnik, sosyopolitik veya ırksal ayrımlara dayanıyor”

Bu üç güçlü kadınla aynı ortamda olmanın ve bu deneyimleri dinlemenin çok kıymetli olduğunu söyleyerek söze başlayan Emel Ataktürk, “Otoriter devletler dünyanın neresinde olursa olsun kendi güvenlik güçlerinin, istihbarat yetkililerinin, paramiliterlerin iştirak ettiği suçlarda çok benzer cezasızlık pratikleri uyguluyorlar” dedi. Ataktürk, zorla kaybetmelerin etnik, sosyopolitik veya ırksal ayrımlara dayandığını, Türkiye’de sol muhaliflere, Kürtlere; Rusya’da, Polonya’da ve Macaristan’da insan hakları savunucularına yöneldiğini ve cezasızlık pratiklerinde çok büyük ortaklıklar bulunduğunu anlattı.

Zorla kaybetmelerin münferit suçlar olduğu ve devletle ilişkilendirilemeyeceği tezinin öne çıktığını ve, devletin her döneminde çok güçlü bir sav olduğunu söyleyen Ataktürk, “Bu hep söylediğimiz bir şey, titizlikle elden ele iletilen bir pratik bu. İktidarlar değişse bile devlet pratiği değişmiyor” diyerek bu sava kuvvetle karşı çıkılması gerektiğini hatırlattı. Uluslararası belgelerde cezasızlığın nasıl tanımlandığına değinen Ataktürk, bu doğrultuda adalet hakkının savunulmasının, yani mağdurların çektiği acının resmi mercilerce kabul edilmesinin önemine de dikkat çekti.

“Zorla kaybetme alanı devlet şiddeti örüntülerinin açıkça ortaya konduğu bir alan”

Ataktürk Hafıza Merkezi’nin 2011 yılında kurulduğunda hafızalaştırma, cezasızlık ve barış meselelerine dair analitik bilgi üreterek katkı sunmayı amaçladığını söyledi. “Bu cezasızlık pratiğine bağlı çalışmalarımızda 12 Eylül 1980 tarihini başlangıç alarak çalışmaya başladık. Bir alanı çalışmaya başlarken odaklanmak gerekiyordu, aksi takdirde çalışmanın sonuçları çok dağılıyordu. Devlet şiddetinin örüntülerini ve yargının tutumunu en iyi hangi alanda çalışarak ortaya çıkarabileceğimize dair tartışmalar yürütttük. Bunun gözaltında kaybetmeler olarak bilinen zorla kaybetme alanı olabileceğine karar verdik” diyen Ataktürk bu alanın şiddetin arkaplanındaki örüntülerini ve yargının tutumunu çalışmaya müsait bir alan olduğunu ifade etti.

Aslında zaten bilinen şeyi, verileri yan yana koyunca açıkça görebildiklerini söyleyen Ataktürk, bu alanda 12 tane büyük dosyanın kovuşturmaya dönüştüğünü aktardı: “Bu dosyalarda keyfi infazların hangi kurumların çalışmaları kapsamında olduğuna ilişkin çok ayrıntılı veriler vardı, çok açık bir şekilde JİTEM işaret ediliyordu iddianamelerde. Yapılanması anlatılıyordu. İçişleri Bakanlığı tarafından bu yapılanmaya hangi tarihte izin verildiği, ne tür bir yapıya dönüştüğü, kimler tarafından nasıl yönetildiği…”

“Sonuç değil süreç odaklı çalışıyoruz”

Davaların çoğunun beraatle sonuçlandığını, şu an süren iki yargılama kaldığını belirten Ataktürk, bu yargısal süreçleri neden takip ettikleri sorusuna gelince, “Sonuç değil süreç odaklı çalışıyoruz” dedi. “Örneğin mağdur ailelerinin yaşadığı sıkıntılara çare bulmaya, onlara güç vermeye dair bir borcumuz var. Bir de bütün bu yargılamalarda ortaya çıkan ve aradan sızan bilgileri hep birlikte düşünmeye, hakikate ilişkin çalışmalara ilişkin ipuçları çıkarıp devam etmeye dair bir ihtiyaç var” diyen Ataktürk hukuk mücadelesinin zor bir mücadele olduğunu fakat hukuki mücadelenin sınırlarından ziyade sunduğu imkanlara odaklanarak, dayanışma içinde devam etmek gerektiğini söyleyerek sözlerine son verdi.

Panelin sonuna gelmeden önce bir kez daha söz alan Şemsiye Bağdu, eşinin eşyalarını sakladığını ve bunların bir kısmını seyircilerle paylaşmak istediğini söyledi ve Kadri Bağdu’nun Özgür Gündem ve Azadiya Welat gazetelerinde çalıştığını gösteren basın kartlarını, İHD üyelik kartını, ve bisikleti üzerinde gazete dağıtımı yapılırken öldürüldüğü sırada üzerinde bulunan sigara paketini gösterdi. Şemsiye Bağdu, son olarak eşinin köyü yakıldıktan sonra 25 yıl boyunca köyüne dönemediğini, ve 25 yıl sonraki gidişinde orada çekildiği bir fotoğrafını ekran başındaki izleyicilere gösterdi.

Şemsiye Bağdu ve gazeteci Veysi Polat

“Bu sadece kayıp yakınlarını değil, adalet isteyen herkesi birleştiren kolektif bir mücadele”

Lana Estemirova, Şemsiye Bağdu’nun gösterdiği eşyalar karşısında çok duygulandığını belirterek, kendisinin de annesini son görüşünde kullandığı parfüm şişesini sakladığını anlattı. Konuşmacıları dinleyip bu travmaları tekrar yaşamanın kendisini çaresiz hissetmeye sürüklemediğini özellikle söyleyen Estemirova, “Bir tür melankoli ve dayanışma duygusu içindeyim. Annemin öldürüldüğü gün, hayatımda en çok desteklendiğimi hissettiğim gündü. Bu sadece benim veya Şemsiye Bağdu’nun mücadelesi değil, bu adalet için savaşan herkesi birleştiren kolektif bir mücadele” diye konuştu.

Son olarak bir adli tıp uzmanı olarak kendisinin de panele bir katkıda bulunmak istediğini belirten moderatör Korur Fincancı, paneli kapatırken şunları söyledi: “Hukukun bugün egemenlerin hukuku olduğunu unutmamamız gerekiyor. Adalet ise, tek başına egemenlerin hukukunun bize verdiği değil, aynı zamanda toplum nezdinde bir adalet duygusunun tesisi anlamına geliyor. O yüzden iki konuşmacımızın vurguladığı dayanışma çok önemli. O nedenle ölmüş olsalar veya beraat etseler bile, 12 Eylül cuntasının mimarları zaten kamuoyu nezdinde mahkum edilmişlerdi. Tarihe düşülen notlardan geleceğe dek, bütün kuşaklar için onların fail olduğunu bilmek, kıymetli olacak sanıyorum.”