EtkinliklerHaberler

Freedom House, Heinrich Böll ve MLSA’dan “Türkiye’de hukuk devletinin çöküşü” paneli

Freedom House, Heinrich Böll Stiftung ve Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), 29 Nisan Perşembe günü “Türkiye’de hukuk devletinin çöküşü: ABD ve AB için zorluklar, fikirler” başlıklı bir panel düzenledi.

Türkiye’den ve uluslararası örgütlerden dört konuşmacının katıldığı panel, Chatham House kuralı uyarınca gerçekleşti. Bu kurala göre konuşmacıların kimlikleri açıklanmaksızın görüşlerinin kamuyla paylaşılması mümkün.

Panelin açılış konuşmasının ardından söze başlayan moderatör, ilk konuşmacıya Halkların Demokratik Partisine (HDP) açılan kapatma davası konusundaki yorumlarını sordu. Konuşmacı, HDP’ye ve Kürt hareketine yönelik baskıların 2016’daki darbe teşebbüsü öncesinde de var olduğunu ve o günden bugüne giderek arttığını vurgulayarak söze başladı. “HDP açık, ancak bu özgürce faaliyet yürüttüğü anlamına gelmiyor. Tüm parti bileşenleri yargısal taciz altında. Bir ülke düşünün ki Meclisteki üçüncü büyük partinin siyasi çalışma yapma özgürlüğü tamamen ortadan kaldırılmış” diyen konuşmacı partinin “terör odağı” haline geldiğini öne süren iddianamenin Anayasa Mahkemesi tarafından “temel delillerden yoksun” bulunduğunu dolayısıyla iade edildiğini hatırlattı.

Geçtiğimiz hafta üst düzey parti yöneticilerinin yargılandığı Kobani davasının başladığını ancak davanın “yürümediğini” söyleyen konuşmacı sözlerine şöyle devam etti: “Yargıçlar, avukatları salondan kovdu. Sanıklar da avukatları salonda değilken ifade vermeyi reddettiler ve bu yüzden duruşma ertelendi. HDP’nin üzerindeki bu baskı neden var diye sorduğumuzda, bu sorunun maalesef hukuki bir cevabı olmayacak. Çünkü HDP’nin tüm faaliyetleri hukuka uygun, yasal çerçeve içinde. Bu sorunun cevabı ne yazık ki siyasi, ve barış sürecinin sona ermesiyle ilgili. Sürecin sona ermesinin ardından Kürt hareketine yönelik daha önce görmediğimiz yoğunlukta bir baskı dönemine geçildi.”

“Kendi mevzuatına uymayan ve hukuktan tamamen vazgeçmiş bir siyasal yapıyla karşı karşıyayız”

Kürt sorununun son 100 yıldır Türkiye’nin en can alıcı sorunu olduğunu vurgulayan konuşmacı, “Bu sorunun devletin baskı ve inkâr politikasıyla çözülmeyeceğini biliyoruz. Çözüm ancak demokratik bir çözüm olabilir,” diye konuştu. Türkiye’deki iktidarı “kendi hukuk mevzuatına uymayan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini düşman bir devletin hukuk metni gibi değerlendiren ve hukuktan tamamen vazgeçmiş bir siyasal yapı” şeklinde tanımlayan konuşmacı, bu yapıyla karşı karşıya olunduğu müddetçe bu sertleşmenin devam edeceğini, HDP’ye yönelik baskıların yoğunlaşacağını belirtti.

Tekrar söz alan moderatör, konuşmacının siyasallık vurgusuna karşılık, “Hukuki mücadele sürmeli ancak hukukun üstünlüğü işlerliğini yitirdiğinde ne gibi araçlara başvurmalıyız sorusuna da değineceğiz” dedikten sonra sözü ikinci konuşmacıya bıraktı.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin Cumhurbaşkanı kararıyla yapılan antidemokratik rektör atamasının ardından başlattığı ve Ocak ayından bu yana sürdürdüğü protestoları kısaca özetleyerek söze başlayan konuşmacı, “1980 yılından beri böyle bir şey ilk kez yaşandı. Protestolar başladığında 1000 kadar gözaltı yaşandı, 11 öğrenci tutuklandı. Neyse ki bu öğrencilerin hepsi ilk duruşmada serbest bırakıldılar. Ancak, 97 öğrenci hakkında bir dava açıldı. Akademisyenlerin kampüs meydanında rektörlük binasına sırtlarını dönerek gerçekleştirdikleri protesto hâlâ sürüyor” dedi.

“Öğrenciler damgalanıyor, İçişleri Bakanı tarafından ‘LGBTİ+ sapkınları’ denerek hedef alınıyor”

Protestolara katılan öğrencilerin “damgalandığını” aktaran konuşmacı, bu süreç boyunca hükümet yanlısı medyada nasıl kriminalize edildiklerini, “terörist” ve “provokatör” diye yaftalandıklarını, “vandal” ve “LGBTİ+ destekçisi” şeklinde tanımlandıklarını anlattı. Gökkuşağı bayrağına “terör bayrağı” dendiğini söyleyen konuşmacı, “İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tam da bu kelimelerle, onlara ‘LGBTİ sapkını’ diyerek öğrencileri hedef aldı” diye ekledi. Açılan disiplin soruşturmalarıyla burs ve yurt haklarının öğrencilerin elinden alındığını vurgulayarak, “Örneğin bir devlet yurdunda barınabilmeniz için Cumhurbaşkanına hakaret etmemiş olmanız gerekiyor” dedi.

Her yeni Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rejimin daha da otoriterleştiğini söyleyen konuşmacı, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden de bu şekilde çekildiğini hatırlatarak, bu konuda en dikkat çekici bulduğu noktayı şöyle vurguladı: “Mecliste kabul edilen bir Sözleşmeden bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle nasıl çıkılabilir?”

Boğaziçi protestoları süresince polisin ağır şekilde şiddet kullandığını belirten konuşmacı, Karakol ve gözaltı araçlarında işkence uygulandığını biliyoruz. Özellikle LGBTİ+ ve kadınların sonrasında ayrıca hedef alındığını, gökkuşağı bayraklarının protesto alanlarında engellendiğini biliyoruz.

Konuşmacı, iki yıldır üniversite öğrencileriyle birlikte çalıştıklarını ifade ederek, pandemiden önceki durumu değerlendirmek istediğini belirtti. “Koronavirüsün yayılmasından önceki dönem, öğrenci hareketi için örgütsel açıdan iyi bir dönemdi. Salgın sonrasında sosyal medya aracılığıyla bir araya gelerek hashtaglerle seslerini duyurmaya başladılar. Sadece Twitter değil, Clubhouse da çok seviliyor ve özellikle Boğaziçi protestolarında sıkça kullanıldı. Buradaki hostlara bile soruşturma açıldı.”

“Disiplin soruşturmaları bile burs kaybıyla sonuçlanıyor”

Soruşturmalar takipsizlikle sonuçlansa dahi, bir disiplin soruşturmasının bile öğrenciler için burs kaybıyla sonuçlandığını vurgulayan konuşmacı, 97 kişi hakkında açılan davanın yıllarca sürebileceğini, ve bu uzun yargılama sürecinin de zaten bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılan seyahat yasağı gibi adli kontrol tedbiri uygulamaları ile başka ihlaller doğurabileceğini söyleyerek konuşmasını bitirdi.

Tekrar söz alan moderatör, yargının muhalefeti sessizleştirmek için nasıl kullanıldığı üzerine konuşacak olan üçüncü konuşmacıya söz verdi. Kendisinden önce konuşan panelistlerin çizdiği çerçeve ışığında “Bu tartışmadaki en önemli noktalardan biri, tüm bu süreç içinde yargının rolü” diyerek söze başlayan konuşmacı son 10-20 yıla bakıldığında Türk yargısının sahip olduğu bazı önemli eğilimlerin ve yapısal sorunların ortaya çıktığını ifade etti: “Bunları görebilmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına bakılabilir. Mahkemenin 4 bin kadar kararı, Türkiye ile ilişkilidir. Şahsi Strazburg içtihadı okumama göre, yargının şu anki işlevi açısından baktığımızda bu dönemde iki önemli trend öne çıkıyor.”

“Yerel yasaların keyfi biçimde kullanılması ‘kestirilemezlik’ ile sonuçlanıyor”

Bu trend’lerin ilkinin yerel yasaların çok yaygın ve keyfi biçimde kullanılması, dolayısıyla yasaların kestirilemez oluşu olduğunu söyleyen konuşmacı, ikinci eğilimin ise yargının siyasi talimatla hareket ediyor olması olduğunu belirtti. Konuşmacı, bu ikinci eğilimin iki yüksek profilli Büyük Daire kararında, Kavala ve Demirtaş kararlarında ortaya çıktığını ekledi: “AİHM, bu bulguya erişmek için birtakım göstergelere bakıyor. İlk gösterge iktidar söylemiyle yargı kararları arasında neredeyse ‘nedensel’ bir ilişki bulunması. Yani siyaset bir şey söylüyor, yargı ise birkaç saat veya birkaç gün sonra karar alıyor.” AİHM’in gözettiği ikinci göstergenin ise “itham edilen olaylarla savcıların yakınlığı” olduğunu aktaran konuşmacı, bunu şöyle açıkladı: “Hem Kavala hem de Demirtaş yargılamalarında savcılar, 4, 5 veya 6 yıl önceki olaylara bir anda ilgi göstermeye başlıyor. Bu da demek oluyor ki bu savcılar siyasi söyleme fazlasıyla yakın konumlanıyorlar.”

“Tek hâkimli sistemler AİHM’e göre kaygı verici”

AİHM’in üstünde durduğu bir başka sorunun Türk yargısının yapısıyla ilgili olduğunu vurgulayan konuşmacı bu sorunun “tek hâkimli sistemler” olduğunu söyledi ve şu şekilde konuştu: Sulh ceza hâkimlikleri. Tutukluluk kararlarının büyük kısmını bunlar veriyor. Erişim engellerine bunlar karar veriyor. Ve AİHM’e göre tek bir hâkimin böyle kararlar vermesi kaygı verici.”

Son olarak hem kendi konuşmasından hem de önceki konuşmalardan benzer bir temanın ortaya çıktığının altını çizen konuşmacı esas meselenin “Hukukun üstünlüğünün işlemediği noktada biz bununla nasıl mücadele edebiliriz?” etrafında şekillendiğini belirtti ve ekledi: “Bir slogan olarak yargı bağımsız değildir veya yargı bir silah olarak kullanılıyor demek, sorunu çözmüyor.”

Dördüncü ve son konuşmacı, “Ulusal yetkilileri AİHM kararlarını uygulamaları için nasıl teşvik edebiliriz?” sorusuyla konuşmasına başladı. AB ile sabit bir ilişki yürütmenin yalnızca halkın değil aynı zamanda kendilerinin, yani hükümetin yararına olduğunun Türk yetkililere anımsatılması gerektiğinin altını çizen konuşmacı, bugün geldiğimiz noktada hukuka riayet açısından küresel bir erozyon ve güçsüz kurumlar çağında olduğumuza dikkat çekti: “Bizlerin amacı, uluslararası hukukun riayet etmeye değer bir şey olduğunu hissettirmek. Türk yetkililer AB ile iyi bir ilişki kurmaya ihtiyaçları olmadığı kanaatinde. Bunu başka birçok ülkede görüyoruz.”

“Otoriter hükümetler arasında bir ‘döngüsel öğrenme’ söz konusu”

“AB durumunu toparlamak için kendine bir yol arıyor,” diyen konuşmacı otoriter hükümetlerin birbirinden öğrendiği bu çağın bir örneği olarak Rusya-Türkiye ilişkisine işaret etti: “Kimin kimden öğrendiğini anlamak zor, ama bir tür ‘döngüsel öğrenme’ söz konusu.” Son olarak “değerlerin nasıl uygulanacağı” konusuna da değinen konuşmacı “Kararlar kendi kendilerini uygulatmazlar” diyerek her zaman “yumuşak güç değil, bazen sert güç de kullanılması gerektiğini” öne sürdü.

İlk tur konuşmaların tamamlanmasının ardından moderatör panelistlere Türkiye’de gözledikleri sorunların çözümüne ilişkin hukuki araçların nasıl kullanılacağı sorusunu yöneltti.

İlk konuşmacı, çözümün siyasal olacağını vurgularken bunun hukukun kenara bırakılması anlamına gelmediğini belirtti. Bu doğrultuda konuşmacı, Türkiyeli hukukçuların AİHM başvurularıyla içtihat oluşturma çabalarını anlattı: “Avukatların çok çalışarak iki değerli karar çıkarılmasını sağladığı Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyalarına bakacak olursak; Demirtaş kararı örneğin, sadece Demirtaş’la ilgili değil diğer HDP yöneticileriyle de ilgili. Türkiye’deki avukatlar olarak bizler, bu kanalları kullanarak başarıya ulaşıyoruz.”

Yerel siyasal dinamiklerin AİHM içtihadının uygulanması üzerindeki etkisini hatırlatan konuşmacı muhalefet partilerini AİHM kararlarının yeterince arkasında durmamakla eleştirdi: “Muhalefet bloğunda yer alan CHP ve İyi Parti gibi partiler, politik kimliği sebebiyle Demirtaş kararını görmezden geldi. Yarın öbür gün bir CHP’li vekil tutuklanacak olsa o da AİHM’e başvuracak ve başvurusunda Demirtaş kararına değinecek. CHP, Türkiye’nin Mahkeme kararlarına uyması için çabalamalı, çünkü onlar da bu siyasal sistemin mağdurlarından.”

“Bakanlar Komitesi Türkiye ile siyasi dengeyi bozmak istemiyor”

Bu konuda Avrupa’nın rolüne değinen konuşmacı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin AİHM kararlarının uygulanmasındaki rolünü vurgulayarak çekinceli tavrını eleştirdi: “Bakanlar Komitesi, Türkiye’ye üç kere Kavala kararına uyulması talebinde bulundu, ama bunun dışında hiçbir şeyyapılmadı. Komite’nin Türkiye’ye karşı AİHM’e başvuru yapma hakkı olmasına rağmen, Türkiye ile siyasal dengenin bozulmaması için bundan imtina ediliyor.”

Türkiye’deki hak ihlalleri sebebiyle Avrupa’ya göçen binlerce kişi olduğunu hatırlatan konuşmacı: “Avrupa Konseyi Türkiye’nin insan hakları sorununun aynı zamanda Avrupa’nın sorunu olduğunu anlamalı. Buradaki insan haklarından feragat edilerek Türkiye ile mültecilerin araçsallaştırıldığı ucuz anlaşmalar yapılması kabul edilemez” diye konuştu. Konuşmacı, Türkiye’deki demokratik çevrelerin Türk hükümetinin Macaristan ve Rusya ile kurduğu ittifaklara karşı Avrupa ile yakın ilişkiler kurması gerektiğini söyleyerek sözlerine son verdi.

Bir diğer konuşmacı şunları ekledi: “İzleme, raporlama ve kampanyacılık ile demokratik bir ortam yaratmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Avrupa ülkeleri, insan hakları ihlallerine, oldukları anda güçlü bir şekilde tepki vermeli. Örneğin dava izleme için temsilci ve yetkili gönderilmesi gerçekten etkili. Bu kişiler vakti geldiğinde siyasi partileri ve diğer sivil toplum örgütlerini de ziyaret etmeliler.”

“İnsan Hakları Eylem Planı ‘kozmetik’ bir girişim”

Moderatör, konuşmacılardan birine uygulanabilirliğe ilişkin bir soru yönelterek, varsa uluslararası aktörlere yönelik önerilerini paylaşmasını istedi. Buna karşılık konuşmacı, dava izlemenin ve fiziki mevcudiyetin öneminin bir kere daha altını çizdi. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin iyi bir iş çıkardığını düşündüğünü söyleyen konuşmacı, Komite’nin her toplantısında Kavala dosyasını gündeme almasının buna örnek teşkil ettiğini belirterek, “Bu kurumsal süreçler bazen gerçekten yorucu ve hantal olabiliyor” diye ekledi. Son olarak yerelde de tartışmalara sebep olan İnsan Hakları Eylem Planı’na da değinen konuşmacı, bunun gerçek bir ilerleme adımı olmadığını, “kozmetik” bir girişim olduğunu ifade etti.

Bir başka uluslararası konuşmacı şunları ekledi: “Bu ‘kozmetik’ eylemlere karşın birçok konu hâlen çözümsüz. Terörle mücadele kanunu bunun iyi bir örneği, gereken değişiklikler yapılmış değil. Örneğin hâlen vize serbestisi yok çünkü yapılması gerekenler yapılmadı, askıda bekletiliyor.”

“Eski ABD hükümetinin söylemleri Türkiye’deki anti-demokratik grupları teşvik ediyordu”

Moderatörün ABD ve Başkan Joe Biden’ın tüm bunlar içerisindeki rolüne ilişkin sorusuna cevap veren bir konuşmacı, hâlen yeni yönetim için “büyük umutlar” beslediklerini belirterek, “Avrupa tek başına böyle bir zihniyet değişimini sağlayamaz, Biden yönetiminin sağlayabileceğini umuyoruz” dedi. Ek olarak ABD yönetiminin soykırımı tanıyan açıklamasının yetersiz de olsa ilerici bir adım olduğunu söyleyen konuşmacı, yönetime “demokratik bir Türkiye için, Brüksel ile birlikte son çare olduklarının hatırlatılması” gerektiğini ifade etti.

Bir diğer konuşmacı eski ABD hükümetinin söyleminin Türkiye’deki anti-demokratik grupları teşvik edici niteliğini hatırlattı. Bir başka konuşmacı ise ABD hükümetinden gelecek desteğin Türkiye sivil toplumu için önemli bir adım olduğunu ve bunun için heyecanlı oldukları belirterek: “AB yaptırımlarının askıya alınması AKP’nin elinin güçlenmesinde önemli ölçüde rol oynamıştı” diye ekledi.