Basın Özgürlüğü

“Gazetecilerden ‘haber’ beklentisi olanların da elini taşın altına koyması gerekiyor”

ESRA KOÇAK MAYDA

Ocak ayı gazetecilik adına ağır ve karanlık bir aydır. 24 Ocak 1993’te Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu’nun katledilmesiyle başlayan bu karanlık, 8 Ocak 1996’da Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe ve 19 Ocak 2007 tarihinde Agos gazetesi yazarı Hrant Dink’in öldürülmesiyle devam eder.

Gazeteci cinayetleri 2000’lere kadar sürdü, sonrasında ise gazetecilerin sistematik olarak cezaevlerine kapatılmasıyla gazetecilik öldürüldü. Kısa Dalga Podcast Genel Yayın Yönetmeni Kemal Göktaş ile Türkiye’de gazeteciliğin genel durumunu ve bu tablonun demokrasi mücadelesi ve toplumsal adaletin tesisiyle ilişkisini konuştuk.

‘Gazeteciler çeşitli yollarla işini yapmakta ısrar ediyor’

Göktaş’la sohbetimize elbette Metin Göktepe, Uğur Mumcu ve Hrant Dink’i anarak başlıyoruz ve geçen yıllar içerisinde gazeteciliğin nerden nereye geldiğini soruyoruz:

“Doğru, Ocak ayı gazetecilik açısından ağır bir ay. Ama hangi ay değil ki? Takvim yapraklarını her çevirdiğimizde tarihten kara bir sayfanın önümüze düşmesi işten bile değil. Yıllar geçtikçe toplumun diğer kesimlerine olduğu gibi gazetecilere yönelik baskının arttığına şahit olduk. Gazeteci cinayetleri, basının susturulması ve belirlenen çizgiler içine çekilmesi için taşeronlar eliyle uygulanan bir yöntem. Mumcu’nun da, Dink’in de, Göktepe’nin de katillerinin izini sürdüğünüzde hep aynı meşhur faile ulaşırsınız. Öldürmek yöntemlerden biri. Basın özgürlüğü önünde siyasi, ekonomik, yapısal engellerin yanı sıra, fiziki tasfiye demek. Gazetecilik gerçekleri halka iletme mesleği ise aradan geçen yıllarda bunu engellemek konusunda epey yol alındığını, büyük ‘başarılar’ kazandıklarını teslim etmemiz gerekir. Ama bu başarının karşısında bir direncin de oluştuğunu, baskıların sindiremediği gazetecilerin çeşitli yollarla mesleklerini yapmakta ısrar ettiğini de görüyoruz. Anaakımın tasfiye edildiği bir medya ortamının olumsuz sonuçlarını yaşadık ama şimdi, önceki hastalıklı anaakımın tasfiyesinin ardından yeni bir medyanın doğumuna şahitlik ediyoruz.”

‘Kürt medyası ve sosyalist basınla kurulan dayanışma daha zayıf kalıyor’

“90’larda gazeteciler öldürülürken şimdi ise mahkeme salonlarında yargılanan gazetecilerle gazetecilik öldürülüyor” demişti gazeteci Fatih Polat. Gazetecilerin kendi davaları için adliye mesaileri hiç bitmiyor. Birkaç yıl öncesine kadar bu yargılamalar öncesinde çok güzel dayanışma örneklerine rastlardık. Örneğin, Ahmet Şık ve Nedim Şener için bir grup kurulmuştu ANGA ismiyle. Yine Can Dündar ve Erdem Gül için demokrasi nöbetleri tutuldu, eylemler yapıldı. Şu anda 68 gazeteci cezaevinde ama bir sessizlik de hakim. Göktaş’a bu sessizliğin nedeni sorduğumuzda şöyle diyor:

“İktidar, baskı araçlarını çeşitlendiriyor, adeta hiçbir boşluk tanımadan gazetecilerin üzerine akla gelebilecek her yöntemle gidiyor. Bunun karşısında gazetecilerin sendika, dernek ve cemiyetler üzerinden gösterdikleri tepki ve karşı koyuş önemliydi. Ama daha çok tekil olaylardan hareketle oluşturulan esnek örgütlenmeler etkili oldu. Bu kısmen devam etse de iktidar bu tür dayanışma ağlarına da yöneldi ve tutuklanan, yargılanan gazetecilerle dayanışma gösterenlerin de benzer bir akıbete uğrayacağını hissettirdi. Bu baskı ortamında insanların bireysel güvenliklerini sağlamak için geri adım atmaları, göz önünde olmamayı tercih etmeleri bir gerçeklik. Bir de her alanda olduğu gibi burada da bir “star” sisteminin işlediğini görmek üzüntü verici. Etki alanı geniş, daha çok tanınan gazetecilerle gösterilen dayanışma ile örneğin Kürt medyası ve sosyalist basınla kurulan dayanışma daha zayıf kalıyor. Bu aşamada gazeteci örgütlerinin daha aktif davranarak dayanışmayı büyütecek formüller bulmaları ve ısrarla hayata geçirmeleri gerekiyor.”

‘Adalet topluma ne kadar uzaksa gazetecilere de o kadar uzak’

Tüm bu gazeteci yargılamalarında ve elbette gazeteci cinayetleri davalarında iğne ile kuyu kazılıyor adeta. Hrant Dink cinayetinin üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen yargılama halen devam ediyor; neredeyse her duruşmada yeni bir delil, yeni bir tutuklama kararı geliyor. Van’da işkence edilen köylünün haberini yapan gazeteciler, evleri basılarak gözaltına alınıp tutuklanıyor, iddianame bekleniyor. Yani sağ ya da ölü, gazeteciler için adalet arayışı yıllar alıyor. Deneyimli gazeteci Göktaş “Adalet topluma ne kadar uzaksa gazeteciye de o kadar uzaktır” diyor ve devam ediyor: “Muhalefetin önemli bir kısmının iktidarın belirlediği sınırları kabul ederek, demokrasi mücadelesini seçime indirgeyen zihniyeti değiştirmedikçe ülke olarak işimizin daha zor olacağını düşünüyorum.”

‘Daha çok yol var’

Mahkeme koridorlarından çıkıp biraz da somut olarak gazeteciliğin dönüşümüne bakalım diyoruz. Matbu hâlden dijitale geçtik. Artık her şey parmağımızın ucunda, tüm dünya cebimize sığar durumda. Uzun yıllar Radikal, Sabah, Vatan, Milliyet, Cumhuriyet gibi gazetelerde, anaakım diye anılan kurumlarda çalışan ve şu anda podcast habercilik yapan Göktaş’a, bu gelişmelerin gazetecilik pratiğini nasıl etkilediğini soruyoruz:

“Her musibetten bir hayır doğarmış. Anaakımın çöküşünün basın özgürlüğüne olumsuz etkileri üzerine sabaha kadar konuşabiliriz. Ama bütün olumsuz sonuçlarının yanı sıra yeni bir medyanın doğumuna da aracılık ettiğini söyleyebiliriz. Bu aslında yeni bir olgu da değil. Sonuçta mesleğimizi yapabilmek için yeni araçlar bulmak zorundayız ve dijitalleşme bize birçok olanak veriyor. Podcastler de bunun bir örneği, haberin farklı anlatım biçimlerine yönelik bir faaliyet. Bunun karşılığını görmek mutlu ediyor elbette. Ancak sesimizin daha çok insana ulaşması için alınacak çok yol var.”

‘Haber beklentisi olanların da elini taşın altına koyması gerekiyor’

Reformlar, Avrupa Birliği uyum paketleri açıldıkça açılıyor, ama içinden ne ifade özgürlüğüne ne de cezaevindeki gazetecilere yönelik bir şey çıkıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) verilerine göre Türkiye, ifade özgürlüğü konusunda 180 ülke arasında 154. sırada. “Yere göğe sığdıramadığımız bu sosyal medya acaba gazetecileri özgürleştirdi mi? Yoksa daha da tutsak hâle mi getirdi?” diye sorduğumuzda ise Göktaş, topu okuyucu, dinleyici, izleyici kısacası gazeteciden haber bekleyenlere atıyor:

“Sosyal medyanın etkilerine dair çok şey söylenebilir. Bize gazetecilik ürünlerini insanlara duyurma olanağı vermesi bakımından eşsiz bir olanak, ama getirdiği birçok olumsuzluk da var. İtirazı, muhalefeti ve gazeteciliği görünür kılan bir mecra ama aynı zamanda iktidara baskıyı, fişlemeyi ve manipülasyonu daha rahat yapma olanağı da veren bir mecra. Esasen meseleye sosyal medya olmasaydı ne olurdu diye baktığımızda, yine biz haberlerimizi ulaştırmak için farklı yollar deneyecektik ve yine iktidar o yolları kapatmak için türlü hukuksuzluklar yapacaktı. Sosyal medya ya da başka bir yol fark etmiyor, tayin edici olan ülkedeki demokrasinin düzeyi oluyor. Baskı karşısında gösterdiğiniz direnç, bu demokrasi düzeyinin belirlenmesinde ne kadar etkiliyse o kadar özgür olabiliyorsunuz. Bu da sadece gazetecilerle olacak bir şey değil. Gazetecilerden ‘haber’ beklentisi olanların da elini taşın altına koyması gerekiyor.”