Basın Özgürlüğüİnsan Hakları

Gezi’den ABD protestolarına: Polis şiddeti, ırkçılık ve kentsel alan mücadelesi 

Paul Benjamın Osterlund

Bir CNN muhabirinin geçtiğimiz ayın sonlarında Minneapolis’teki gösteri dalgası ve isyanı takip ederken gözaltına alınması, Türkiye gündemini yakından takip pek çok kişiye 2014 yılında İstanbul’da yaşanan bir fiyaskoyu anımsattı. CNN’in eski Türkiye muhabiri Ivan Watson mikrofonu elinde, kameranın önünde Gezi Parkı eylemlerinin ilk yıldönümü vesilesiyle Taksim Meydanından bildirirken gözaltına alınmıştı. 

George Floyd’un vahşice öldürülmesinin ardından Mayıs sonunda ortaya çıkan öfke patlaması tüm Amerika’ya orman yangını gibi yayıldı. Tıpkı 2013 yılında Türkiye’nin neredeyse her iline yayılan Gezi Parkı protestoları gibi, Amerikan şehirlerine hızla yayılan bu yürüyüşlerin de emsali yok. 

ABD’deki eylemlerin, yaşananların kamusal bilinçten silinmemesi için her yıl binlerce kişi tarafından anılan Gezi protestolarından tam yedi yıl sonra, yıl dönümüne yakın bir tarihte başlaması sonucunda Türkiye’de bu iki konu hakkında yapılan tartışmalar iç içe geçiyor. 

Otoriter eğilimlerini gizlemekten hiç imtina etmeyen ABD Başkanı Donald Trump’ın küstah liderliği göz önüne alındığında, Amerika’daki siyasi gidişatın Türkiye ile kıyaslanması giderek yaygınlaştı. Bu, Trump ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında olduğu kadar Gezi Parkı protestoları ve ABD’deki mevcut huzursuzluk arasında yapılan karşılaştırmaların da yoğunlaşmasına yol açtı. İki güçlü adam arasındaki ilişkilerin ülkeleri arasındaki bağlar zayıflamaya devam etse bile oldukça güllük gülistanlık görünmesi de bunu değiştirmiyor.

Her ne kadar Türkiye’de yedi yıl önce gerçekleşenlerle bugün ABD’de olanlar arasında paralellikler kurmak cazip gelse de, bu iki olayı birbiri ile ilişkilendirmeye direnmek gerekiyor çünkü iki hareket de çok farklı nedenlere ve kaygılara dayanıyor.

Gezi protestoları, on yıldır iktidarda olan bir hükümetin kontrolsüz büyümesi, yeşil alanları betonlaştırması ve temel kentsel planlama kararlarında halkın görüşünü yok sayması ile damga vurduğu bir dönemin ardından ortaya çıkan hayal kırıklığının bir ifadesiydi. ABD’yi saran öfke ise son yıllarda çok sayıda silahsız siyah erkeğin beyaz polisler tarafından öldürülmesiyle en belirgin şekilde vücut bulan, daha derin ve tarihsel bir sistematik ırkçılık mirasının, ekonomik şiddetin ve orantısız polis vahşetinin ürünü. 

ABD’nin kendi modern tarihindeki en yaygın ve yoğun protestolara ve ayaklanmalara tanık olmasına şaşmamak gerek. Floyd’un öldürülmesi, ırksal eşitsizliğe duyulan öfkeyle 40 milyon Amerikalının işini kaybetmesine neden olan Covid-19’un sarsıcı ekonomik etkilerinin gücünü bir araya getiren bir katalizör görevi gördü. 

Gösterilerin çoğunluğu barışçıl olmasına rağmen, ülke çapındaki ayaklanma Gezi protestolarından çok daha şiddetli ve yıkıcıydı ve Trump beklenebileceği üzere durumu yatıştırmak yerine daha da alevlendirmeyi seçerek bir tweet’inde yağmacıların vurulacağını ima edecek kadar ileri gitti, ki bu gönderi Twitter tarafından şiddeti kışkırttığı gerekçesiyle gizlendi. 

Erdoğan’ın 2013 yılında Gezi göstericilerini Trump’ın kullandığı yağmacı (looter) kelimesine denk düşen “çapulcu” diye adlandırması, bu terimi gururla sahiplenen protestocular tarafından bir mizah unsuruna dönüştürülmüştü. Trump, protestoculara “haydutlar” (thugs) diyerek “n kelimesini” [1] ağzına almadan kullanan kimi beyazların başvurduğu yolu seçmiş oldu. 

AKP’nin kapsamlı kentsel gelişim planları, daha sonra lüks yerleşim alanlarına ve ofis bölgelerine dönüştürecek olan gayrı resmî olarak inşa edilmiş ve/veya düşük gelirli mahallelerinden çıkarılan Romanlar, Kürtler ve Aleviler gibi ülkenin hakları en çok ihlal edilmiş vatandaşlarına orantısız zararlar verdi. ABD’deki ırkçı kentsel planlama girişimleri de en az 1930’lardan beri ABD’deki siyahları hedef alıyor.

Namı kötü “kırmızı çizgi” (redlining) politikası, siyah sakinlerin ev almak veya iş kurmak için kredi alarak kendi hayatlarına ve mahallelerine yatırım yapmalarını engelledi. Bankalar, ağırlıklı olarak Afrika kökenli Amerikalıların yaşadığı mahallelerin çevresinde sermaye edinmeyi değersizleştiren kırmızı çizgiler çizdi. Bu uygulama, Amerikan imalat sanayinin küçüldüğü 1970’lerde ve 1980’erde bu alanlardaki çürümeyi hızlandırdı. Bunun sonucunda, ülkenin bir zamanlar hızla gelişmekte olan bazı şehirlerinde bugün dahi görülebilen geniş bir kentsel çözülme alanı olan Rust Belt (Pas Kuşağı) ortaya çıktı. Fabrika işleri çok daha ucuz işgücü olanakları sunan üçüncü dünya ülkelerine kaydırılınca bu kentlerdeki ekonomileri körükleyen siyah orta sınıf onarılamaz bir şekilde zarar gördü.

Oregon eyaletindeki Portland kentinin kuzey kesiminde yer alan tarihi siyah mahallelerine uygulanan kırmızı çizgi politikası, binlerce Afrikalı Amerikalının şehrin dış kesimlerine, büyüdükleri evlerin ve ucuz barların yüksek emlak değerlerine sahip apartman daireleri inşa edilmek üzere yıkılmakta olduğu merkezi mahallelerinden çok uzaklara itilmesinde ve nihayetinde 20’li ve 30’lu yaşlarda olan, yaratıcı işlerde ve teknoloji sektöründe çalışan genellikle beyaz işçi dalgaları nedeniyle bu bölgelerin popülerlik kazanmasında rol oynadı. 

Bir zamanlar ülkenin en önemli şehirlerinden biri olan ancak yıllar içinde sıkıntılı bir nüfus düşüşü yaşayan ve bugün ülkenin en çok cinayet işlenen yeri olan Missouri eyaletindeki St. Louis, kırmızı çizgi politikası nedeniyle ikiye bölündü. Şehrin Delmar Bulvarı’nın altında kalan güney kesimi ağırlıklı olarak beyazların yaşadığı ve müreffeh bir bölgeyken, Kuzey St. Louis’nin yüzde 90’dan fazlasının yoksul siyahlardan oluşmasına ve yüksek suç oranı ve binlerce boş binadan muzdarip olmasına ‘Delmar Hattı’ olgusu adı veriliyor.

Türkiye’nin İstanbul, İzmir ve Ankara gibi şehirlerindeki en tehlikeli bölgeler, çoğunlukla çetelerin hâkim olduğu, silahlı şiddet ve sokaklardaki uyuşturucu pazarlarıyla boğuşan, temel kaynaklardan yoksun ABD şehirleri ile karşılaştırıldığında sönük kalıyor.

Türkiye’nin ABD’den daha gelişmiş olduğu yönlerden biri, Türkiye’deki kentlerin en yoksul mahallelerindeki sakinlerin dahi hâlâ sokaklarındaki dükkanlarda ve yanı başlarında kurulan haftalık pazarlarda taze gıda ürünlerine erişebilmeleri. ABD’de yürüme mesafesinde uygun bir manav bulunmayan kentsel alanlara atfen “gıda çölü” terimi kullanılır ki bu da milyonlarca çocuğun besin değeri düşük işlenmiş gıdalarla beslenmesi anlamına gelir. Ülkenin başkenti Washington, DC’de bile bu gıda çöllerinden vardır. Kentucky eyaletinin Louisville kentinde 53 yaşındaki David McAtee, 1 Haziran günü güvenlik güçleri tarafından vurularak öldürüldü. McAtee, çoğunlukla siyahların yaşadığı ve gıda çölü olarak bilinen mahallesinde yaşayanların çok sevdiği, ev usulü barbeküsüyle çevresine paha biçilmez bir kaynak sağladığı için iyi tanınan biriydi. 

Kırmızı çizgi gibi ırkçı finansal politikalar, Amerika’nın siyah topluluklarının ekonomik refahını doğrudan sabote etmeyi hedeflerken sanayi sektörünün çöküşü, ülkenin geniş kesimleri için çaresizlik, umutsuzluk, suça dönüş, şiddet ve bağımlılıkla doldurulan derin bir boşluk yarattı. Cezaevlerindeki siyah ve beyaz sayıları arasındaki fark son yıllarda azalmış olsa da siyahların mahkum edilmesindeki oransızlık, endişe verici bir gerçek: Hapsedilen her 100.000 kişi arasında siyahların oranı beyazların altı katını aşıyor. Bu arada, ağırlıklı olarak siyah ve Hispanik mahkumlara emeklerinin karşılığında saat başına üç beş kuruş ödenen kâr amaçlı özel cezaevi sanayi kompleksleri, modern köleliğe varan çalışma koşulları sayesinde gelişiyor. 

Bütün bu olanlarda Amerikan medyasının rolü nedir? Türkiye’de ana akım televizyon kanalları ve gazeteler, hükümet için halkla ilişkiler faaliyeti yürüten kurumlara dönüştürüldü, eleştirel ve bağımsız medya ise siyasi baskı ve mali zorluklar karşısında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Trump, sevmediği medya kuruluşlarına ve gazetecilere karşı sayısız kişisel haçlı seferi başlatırken, ABD’deki gazeteciler yaptıkları haberler veya attıkları tweetler yüzünden tutuklanma korkusu yaşamıyor.

Medyanın son zamanlardaki tutumunun bir diğer dikkat çekici yanı, protestoları hızla gündemdeki ana madde haline getirerek üç aydır kesintisiz süren koronavirüs haberlerinin yerine geçirmesi. Protestoların kendisi, sosyal mesafe kaygısının yerini toplumsal huzursuzluğa bıraktığını gösteriyor. Bazı gazeteciler, salgının ortasında Amerikalıları evde kalmaya çağıran politikacıların ve sağlık uzmanlarının tutumlarını çarçabuk tersine çevirerek protestolara destek verdiğinin altını çizdi.

Gezi Parkı protestoları ve George Floyd cinayetini takip eden eylemle, kurumsal gelişim düzeyleri ve yönetim sistemleri açısından farklı iki ülkede çok belirgin iki dönemde gerçekleşti. Temkinli bir iyimserlikle her ikisinin de zaferle sonuçlandığı söylenebilir. Gezi protestoları, İstanbul’daki yaygın mutenalaştırmayı ve gelişmeyi durdurmadı ancak Gezi Park’nı yok edilmekten kurtardı ve modern Türkiye tarihindeki en önemli olaylardan biri olarak hatırlanacak. Absürd Gezi Parkı davasının yaklaşık yedi yıl sonunda, daha bu yılın Şubat ayında sonuçlanması, protestoların hükümeti ne derece sarstığını yansıtıyor.

ABD’deki gösteriler onlarca yıl süren sistematik ırkçılık ve ekonomik eşitsizliği çözmeyecek fakat ülke çapında bir hafta süren yürüyüşlerden sonra Floyd’un katili Derek Chauvin’e karşı getirilen üçüncü dereceden cinayet suçlaması ikinci dereceye yükseltildi ve olay yerindeki diğer üç memur hakkında da suça iştirak iddiasıyla işlem başlatıldı. Minneapolis belediye meclisi, emniyet müdürlüğünü kaldırma yönünde oy verirken, ülke genelindeki polis teşkilatlarını feshetme veya parçalara ayırma çağrısı ulus çapında konuşulur oldu.

Sadece birkaç hafta içinde, şehirlerde güvenliğin insan vurup öldürmek üzere eğitim alan memurlar tarafından değil de ahalinin çabasıyla sağlanmasını tahayyül etmek 

daha az radikal bir görüş haline geldi. Öte yandan, Gezi’den bu yana neredeyse her tür protestonun polis tarafından dağıtıldığı ve tartışmalı gece bekçiliği kavramının tartışılmaya başlandığı ve bu bekçilerin sokaklardaki varlığının arttığı Türkiye için böyle bir tartışma yıllarca uzakta.

[1]: Zenci kelimesinin sansürlü kullanımı.