Adaletten HikayelerHaberler

Gözden değil, gönülden ırak bir dava

-

Bir gün duruşmaya tutuksuz sanık olarak gidiyorum. İsmimi okuyor hakim bey. Basın sandalyesinden “Burada” diyorum. “Sanıksan sanık sandalyesine geç” diyor. “Orada da burada da gazeteciyim, yok yazın” diyorum. “Yok” yazılıyorum.

Çağdaş Kaplan

Bu yazı, gazetecilerin her gün adliyede ‘yargılanma’ mesaisinde olduğu şu günlerde, yedi yıldır devam eden bir basın davasını hatırlatmak istiyor. Mesele Kürt gazeteciler olunca, aslında, gözden ırak olmasa da gönülden ırak kalan bir davayı hatırlatmak. Türkiye tarihinin en kalabalık gazeteci yargılaması. (Kürt gazetecilerin yanında olan meslektaşları tenzih ederek yazıyorum.)

27 Aralık 2011 tarihinde AKP hükümeti ve Gülen cemaatinin koordinesinde, savcıların o dönemki “özel” yetkileriyle planlanan, aralarında Dicle Haber Ajansı ve Özgür Gündem gazetesinin de olduğu Kürt basın kuruluşlarına dönük operasyonda gözaltına alınan 46 gazetecinin yargılandığı “KCK Basın” davasını hatırlatmak istiyorum.

32 gazetecinin 1 ila 3 yıl arası tutuklu kaldığı, defalarca mahkeme heyeti değiştiren, son duruşması sessiz sedasız Mayıs ayında görülüp ertelenen bir medya yargılaması.Peki nedir tamamı darbe girişimi sonrası tutuklanan polis ve yargıçların sonrasında da güya ‘normale’ dönen mahkemelerin yedi yıldır üretmeye çalışmasına rağmen bulunamayan “suç”?

Bu yazıda bu ‘suçları’ davanın hem 13 ay tutuklu kalan bir sanığı hem de duruşmaları basın sırasında izleyen bir tanığı olarak özetleyeceğim.

Operasyon sonucu gözaltına alınıp dört gün İstanbul Emniyeti’nde geçen sürecin ardından, savcılığa sevk edilmek üzere o dönem ağır ceza yargılamalarının yapıldığı Beşiktaş Adliyesi’nin gözaltı hücresine götürülüyoruz. E o kadar gazeteci bir odada olur da haber toplantısı olmaz mı? Şimdinin mağduru bazı basın kuruluşları hakkımızda “Press Terör” manşetleri atmış bile. Artık iki görev var: Hem bu manipülasyona cevap vermek hem de savcılık sorgularında ‘suçlarımızla’ ilgili yöneltilen iddiaları haberleştirmek.

O zaman adliyede bugünkü gibi gerçeği yazabilecek meslektaşlar var.  Avukatlarla konuşup iletişim kanalını kuruyoruz. Sonra gözaltında ilk haberime imza atıyorum:

“Gazetecilere haber kaynaklarının telefon numaraları suçlama olarak yöneltildi.”

Beni tutuklama sevk eden savcı, kendini de komik duruma düşürüp kamuoyunun “Puşi Davası” diye bildiği ve benim daha önce haberini yaptığım Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’ün ve ailesinin telefon numarasının neden rehberimde kayıtlı olduğunu sormaz mı? Gazetecilik ölmedi, patlat haberi. “Bu soruyu siz sorabiliyorsanız sonucu da biliyoruz” deyip tutuklamaya sevk etmesini bekliyoruz savcının. O da mahkeme heyeti de yanıltmıyor bizi, kaderimize (!) razı gelip tutuklanıyoruz.

F tipi cezaevinde üç meslektaşla kalıyoruz. Tutukluluğun üzerinden altı ay geçmiş. Bir gün gardiyan kapının yemek verilen bölümünü açıyor. Üç cilt halinde A4 kağıdına basılmış 800 sayfalık bir iddianame bırakıyor önümüze.

Üç meslektaşımla (Ramazan Pekgöz, Ömer Çelik) birbirimize bakıyoruz heyecanla. Sonra “Ne haberler çıkar ama bu iddianameden” diyoruz savcılık sorgularındaki sorulan sorulardan yola çıkarak. “Gerçi dışarıdaki meslektaşlar bizden önce davranırlar fiziki koşulların verdiği avantajla” diye düşünüyoruz ama haber daha ilk sayfadan göz kırpıyor iddianameden bize. “Yazın beni’ diyor.

İlk haber savcının tüm cehaletiyle iletişime yeni bir soluk kazandırarak yaptığı “sözde gazetecilik” tanımı oluyor. Yargılanan gazetecilerin yaptıkları röportajlar, çektikleri fotoğraflar, takip ettikleri basın açıklamaları, notları, haber kaynakları ile konuşmaları ve telefonlarındaki haber kaynaklarının isimlerine kadar iddianameye suç delili olarak koyan savcı, haberleri de beğenmediği için habercileri ‘sözde’ ilan ediyor. Bu da yetmiyor, savcı hızını alamıyor ve iletişim alanı bir tanım daha kazanıyor:

“Örgütsel haber”.

Gerekçe de manidar:

“Haberler devletin imajını bozacak, niteliktedir. Türk Devletini sıkıntıya sokacak, kamuoyu önünde küçük düşürecektir.”

Şaka değil ama maalesef gerçek,şu ifadelerle karşılaşıyoruz iddianamede:

“…şeklinde haberin yayınlandığı, bahse konu haberin……. İsimli sanık tarafından yapıldığı tespit edilmiştir.”

“Şüphelinin Dicle Haber Ajansı’nda çalışarak, yaptığı haberlerle KCK/PKK terör örgütünün içerisinde yer alan basın komitesinin Türkiye yürütmesinde görev aldığı ve terör örgütünün üyesi olduğu kanaatine varılmıştır.”

“Sanık Çağdaş Kaplan’ın Roj TV’ye haber aktarımı yaparken operasyonun Kürt avukatlara dönük yapıldığını, operasyonun hedefinde Kürt hukukçuların bulunduğunu belirttiği, spikerin de bu operasyonu siyasi soykırım olarak nitelendirdiği dikkat çekmektedir.”

“Sanık Çağdaş Kaplan’ın ‘Tutuklu avukatlardan mahkemeye: Vicdansızlık yapmayın’ başlıklı haberinin, bağımsız bir gazeteci tarafından bu ve diğer haberlerin yapılmasının mümkün olmayacağı değerlendirilmiştir….”

“Dicle Haber Ajansı’nın Ankara İli Çankaya ilçesi Kızılay Mithatpaşa Caddesi’nde yapılan aramada sabit diskten çıkan fotoğrafta ‘Çağdaş Kaplan’ın PKK/KCK terör örgütünün Kandil kampını ima ederek Konya ili Cihanbeyli ilçesi Kandil kasabası çıkışında bulunan ‘KANDİL’ yazılı karayolu tabelasının önünde zafer işareti yaparak fotoğraf çektirdiği tespit edilmiştir. Şahsın bu fotoğraftaki maksadının PKK/KCK terör örgütünün kırsal merkezini kastederek ‘Kandil’ tabelası önünde PKK/KCK terör örgütünün işaretini yapmak olduğu değerlendirilmiştir.”

Ve daha niceleri… Dizi senaryolarını aratmayacak cinsten yorumlar ve kurgular…

İlk duruşma günü geliyor. Serde gazetecilik var. “Haber suç delili yapılırsa açıklama yapılmaz, gazetecilik savunulur” diyoruz. Cezaevi kantininden siyah don ve kalem sipariş ediyoruz. Giymek ve yazmak için değil. Duruşmaya çıkar çıkmaz şu an tutuklu olan mahkeme başkanı hakim Ali Alçık’ı bu ‘iddianameyi’ bir hukuk metni olarak sayıp kabul etmesi nedeniyle protesto etmek için. Siyah donlardan kestiğimiz parçaları ağzımıza bağlayıp, kalemleri mahkeme heyetine fırlatıyoruz. Yaka paça duruşma salonundan çıkartılıyoruz. Duruşmada yaşananları haber yapan gazete sayısı beşi geçmez.  Bir sonraki duruşma tarihi üç ay sonra görülüyor. Bu kez “Bizi haberlerimizden dolayı yargılamaya kalkanları anadilimiz Kürtçe yargılamaya geldi” diyor arkadaşlarımız. Kabul edilmiyor. Gelecek duruşma üç ay sonra…

Aç kalıyoruz o arada. Ama talebimizi söke söke kabul ettiriyoruz. Duruşmalar devam ediyor. Kürtçe savunma kabul edildiği için ben de anadilim Türkçede kendimi vicdanım sızlamadan ifade edebiliyorum. “Savcı beyin bu konularla pek alakası yok. Haber delil yapılmışsa mahkemeyle haber tartışmam, iletişim fakültelerinden akademisyenleri getirin” diyorum. Mahkeme başkanının zoruna gidiyor. “Biz neciyiz burada” diye soruyor. “Gazeteciliği yargılamaya çalışan bir hakim” diyorum.

Duruşmalar gelip geçiyor. Arada üçer beşer tahliye oluyoruz. Bir gün duruşmaya tutuksuz sanık olarak gidiyorum davayı takip için. Silivri’deki o büyük mahkeme salonuna… Yargılanmama delil yapılan Dicle Haber Ajansı’na haber geçmek için. Kimlik yoklamasında ismimi okuyor Hakim Ali Bey. Basın sandalyesinden “Burada” diyorum. “Sanıksan sanık sandalyesine geç” diyor. “Orada da burada da gazeteciyim, yok yazın lütfen” diyorum. “Yok” yazılıyorum.

Sonra iktidar cemaatle kavga ediyor. Özel yetkili Ali Bey’in devri bitiyor. Ali Bey, bir gün Twitter’dan “Gazetecilerin özgür olmadığı ülkede hiçbir yurttaş özgür değildir” diye paylaşıyor. Onun paylaşımına, “Çok sevindim Ali Bey, bu ülkede en çok gazeteciyi yargılayan hakimin böyle düşünmesi sevindirici” diye yazıyorum. “Sen benim için hala aynısın” deyip basıyor engeli. Sonrası malum. Bu kez birlikte gazeteci yargıladığı iktidar onu engelliyor.

Özel yetkili mahkemeler kapatılıyor, o mahkemelerin yaptıkları yargılamalar ‘suç’ olarak anılıyor ama bizim dava yedi yıldır devam ediyor!

Özel yetkili mahkemenin ardından yeni mahkemedeki ilk duruşmaya katılıyorum bir çift laf etmek için. Hakkımızda iddianame diye tabir edilen metnin hazırlanmasında ve yargılanmamızda emeği olan polis ve hakimlerin şu an nerede olduklarını hatırlatıp, “Bu suça siz de ortak olmayın” diyorum ama nafile… Avukatlara, “Neden dikkate almıyorlar, bu yargılamanın devamının hukuki zemini var mı” diye soruyorum. “Hakkında suç duyurusunda bulunmadıklarına şükret” diyorlar. Şükretmeyip haber yapmaya devam ediyorum.

İktidar ve Gülen cemaatinin koalisyonunda başlayan yargılama yedi yıldır devam ediyor.  Biliyoruz ki onların bizi ‘suçladığı’, bizim için ise onur olan bu süreç sonucunda hakkımızda nur topu gibi hapis cezaları çıkacak. Cumhuriyet davasında meslektaşlarımız hakkında kesinleşen cezalar gibi… Yazının başındaki siteme yeniden gelelim:

Keşke o gün biz Kürt gazeteciler yargılanırken en azından gazetecilik için hep beraber olsaydık. Bu gün daha az hapiste olurduk.

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı’nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.