İnsan Hakları

Kadın gazeteciler anlatıyor: “Sahada üzerimize yürünmesi erkek şiddetini bilen her kadın için zorlayıcı”

Rabia Çetin 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kadınlar dünyanın ve Türkiye’nin birçok kentinde, kadınlar işte, evde, sokakta yaşamın her alanında maruz kaldıkları şiddete, tacize, sömürüye karşı sokaklara çıkıyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla biz de haber merkezlerinde ve sahada çalışan yedi gazeteci kadınla işlerini yaparken yaşadıkları deneyimleri konuştuk. Gazeteciler İlknur Bilir, Eylem Nazlıer, Rojda Oğuz, Zülal Koçer, Arzu Efeoğlu, Burcu Özkaya Günaydın ve Jiyan Cin sahada haber yapmanın zorluklarını, kolluktan gördükleri şiddeti, erkek meslektaşlarıyla eşit görülmek ve ücret eşitliği için verdikleri mücadeleyi anlattı.

“İşe alırken ‘gece habere gidebilecek misin’, ‘politik haberin altından kalkabilecek misin’ diye soruluyor”

İlknur Bilir

İlknur Bilir Türkiye’de hem kurumsal bir yerde hem de freelancer olarak gazetecilik yaptı. Şu anda ise Almanya’da bir kurumda editör olarak çalışıyor. Bilir Türkiye’de çalışırken güvensizliği ve belirsizliği baskın bir şekilde hissettiğini belirterek şöyle anlatıyor yaşadıklarını: 

“Habere koşman gerekirken, ulaştığın haberin teyidiyle ilgilenmen gerekirken bunların dışında kalan her şeyle ilgileniyorsun. Patronun seninle konuşurken maaşını konuşmuyor, sen yeni başlamış bir kadın gazeteci olduğun için iki kere düşünüyorlar seni işe alırken. ‘Gece habere gidebilecek misin,’ ‘şu haberi yapabilecek misin?’ gibi sorularla karşılaşıyorsun. Politik bir haber aldığımda ‘bunun altından kalkabilecek misin’ diye soruluyor. Erkek gazetecilere bunu sormuyorlar.”

“Haber toplantılarında önerilerimizi duyurmak için sesimizi yükseltmek zorunda kalıyoruz”

“Alternatif ve havuz medyasında var olan güvensizliği düzeltmek, şartları iyileştirmek yerine bunları bizim aleyhimize kullanıyorlar” ifadesini kullanan Bilir, “Haber masasında haber tartışırken seni orada meslektaş olarak görmeyen, bir fikri satıyormuşsun gibi gören medya patronları var. Bu mobbingin başka bir çeşidi. Haber toplantılarında kadın arkadaşlarım seslerini daha yükseltmek zorunda kalıyordu. Sesimi duymasına rağmen ya fikrimi beğenmediği ya da siyasi görüşümün bir yana kaydığını düşündüğü için haber önerimi görmezden gelen haber müdürü oluyordu. Bunu duyurana kadar söylemek zorunda kalıyorduk,” diyor. 

“Bir haberi tamamlayana kadar toplumun kadınlara karşı yükselttiği tüm duvarları aşmak zorundasın”

Türkiye’de kendini kanıtlayana kadar sigortasız çalıştırmak pek çok sektör gibi medya sektöründe de yaygın bir politika. Bilir de bu politikaya maruz kalanlardan olduğunu belirterek şöyle konuşuyor:

“Yeni başladığımda kendimi ispat edene kadar sigortasız çalışmak zorunda kaldım. Birkaç kadın gazeteci arkadaşımla birlikte kendimizi kanıtladıktan sonra sigortamızı yaptılar. Yaptığın işin çok ayrıntılı ve düzgün olduğunda bunu da ayrı bir şekilde ifade ediyorlar. Bu da ayrı bir yıpratıcı. Habere giderken, haberi alırken, haber yerine ulaştığında, kollukla, yereldeki insanlara derdini anlatana kadar toplumda kadına karşı yükseltilmiş duvarları aşman gerekiyor. Haber müdüründen editörüne birçok duvarla karşılaşıyorsun.”

Almanya’daki medya sektörünü de anlatan Bilir, “Bir buçuk yıldır Almanya’da gazetecilik yapıyorum. Burada sendikal haklarımız korunuyor, Arkadaşlarımın ne kadar ücret karşılığı çalıştığını biliyorum. Tüm süreç şeffaf sürüyor. İşe girerken bütün özlük haklarımız anlatılıyor, bize yapılan yanlışta onlara nasıl dava açacağımız bile konuşuldu. İnanılmaz şeffaf bir yöntemle çalışıyoruz” diyor. 

“Türkiye medyasında #MeToo başlamamasının temel sebebi güvensizlik”

Türkiye’de geçtiğimiz aylarda edebiyat alanında yaşanan tacizler kadın yazarlar tarafından #MeToo hareketinin Türkiye’deki gecikmeli bir tezahürü olarak olarak anlatılmaya başlandı. Ancak medya sektöründe böyle bir hareket çok kısık sesli kaldı. Birkaç kadın gazeteci yaşadıklarını isim vermeden anlatmak zorunda kaldı. Bilir bunun temel nedeninin güvensizlik olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Türkiye’de ahbap çavuş ilişkisi çok fazla. Kadınlar #MeToo hareketinde olduğu gibi delillerini ortaya koyduğunda dahi sırtını dayayıp yaşamaya, çalışmaya devam edebileceği örgütlü bir mücadelenin karşılığını bulamaz. #MeToo hareketinin Türkiye medyasında gerçekten var olabilmesi için mobbingin, tacizin, emek sömürüsünün ortaya çıkması lazım.  Ben bu ifşayı yaptığım zaman, ‘Tek başıma kalmayacağım, aç kalmayacağım ve çalışmaya devam edebileceğim’ sorularının yanıt bulabilmesi lazım.”

“Sahada polisin ilk hedefi gazeteciler, sürekli engelleniyoruz”

Evrensel gazetesi muhabiri Eylem Nazlıer İstanbul’da yıllardır gazetecilik yapıyor. Sahada da aktif bir şekilde çalışan Nazlıer mesleğini yaparken yaşadıklarını şöyle anlatıyor: 

Eylem Nazlıer

“Polisin her eylemde ilk hedefi gazeteciler. Kameramızı, makinemizi görünce ilk olarak bizi hedef haline getiriyorlar. Sürekli engelleniyoruz. Fotoğraf ve video çekmemiz giderek zorlaşıyor. Telefonlarımız, fotoğraf makinelerimiz onların gözünde silahla eş değer. Çünkü yaptıkları hukuksuzluğun görünür olmasını, belgelenmesini istemiyorlar. Bu yüzden çok korkuyorlar. Sahada hedef halindeyiz. Darp ediliyoruz, kötü muameleyle karşı karşıyız. Bazı eylemler sonrası eve geldiğimizde vücudumuzda morarmayan yer kalmamış oluyor. Çekim yaparken durduruluyoruz, gazeteci olduğumuzu söylememize rağmen gözaltına alınmakla tehdit ediliyoruz. Çektiğimiz görüntüleri çalıştığımız kurumlara gönderdiysek o gün şanslı günümüz. Çünkü bazen görüntüleri silmemiz konusunda da baskı görüyoruz.”

Pandemi şartlarında sokakta eylem takip ederken kolluk kuvvetlerinin basını dar bir alana sıkıştırarak tedbirleri de yok saydığını söyleyen Nazlıer, “Alanda çalışan bir muhabirim, pandemi nedeniyle bir dönem aşırı kaygı taşıyordum. Habere gidip geldiğim günün ertesi kendimi garip hissediyordum. Psikolojik olarak çöktüm. Evde kendimi herkesten soyutluyorum. Ev içinde alanım daraldı. Alanda 3 maske takıyorum. El dezenfektanını sürekli kullanmaktan ellerim tahriş oldu” diyor. 

“Sahada haber takibi sırasında polisin çelmesi ile yüzüstü düştüm”

Gazeteci Rojda Oğuz da 7 yıldır gazetecilik  yapıyor. Oğuz hem Van’da hem de İstanbul’da çalışan bir muhabir. Bir dönem yaptığı haberler nedeniyle tutuklu kalan Oğuz, mesleğini yaparken nelerle karşılaştığını şöyle aktarıyor: “Bu mesleğe başladığımdan beri sahada çalışıyorum. Erkek meslektaşlarımın bana sırf kadın olduğum için uyguladığı bir ayrımcılık olmadı, en azından ben bunda kendi duruşum ve çalıştığım kurumların etkisinin olduğunu düşünüyorum. Ancak elbette ki sahada çalışınca kolluk kuvvetinin baskısı oldu. Hem fiziksel hem de sözlü olarak haberi izlemeye engel oldukları, izin vermedikleri oldu. Bu baskıyı en fazla Van’da yaşadım elbette. Hatta şöyle bir örnek vereyim, sanırım yine tecride yönelik bir yürüyüş yapılıyordu ve ben de Van’ın en işlek caddelerinden birinde bu eylemi takip ediyordum. Görüntü aldığım sırada bir memur bana çelme taktı ve ben yüzüstü düştüm. Çenemi kaldırıma vurdum.”

“Dilekçe param olmadığı için AYM’ye başvuramadım”

Tahliye olduğu halde yargılanması devam eden Oğuz, yaşadığı hak ihlaline ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulunamadı. Oğuz bunun nedenini şöyle açıklıyor: “AYM’ye gidemedik çünkü dilekçe param yoktu. Komik ama öyle. Soruşturma bile başlamadı.”

Rojda Oğuz

Şu anda freelancer olarak çalışan Oğuz, “Freelance gazetecilik bu ülkenin alışık olduğu bir çalışma biçimi değil bence. Özellikle biz Kürt gazeteciler ve diğer sol cenahtakiler için. Bu beraberinde ciddi bir sömürü ağı geliştiriyor. Mesleki açıdan da habere para biçmiş oluyorsun. X haber para eder ama Y haber az para eder gibi. Bu bana asla doğru gelmiyor. Güvencesiz çalışmayı saymıyorum bile. Ekonomik sorunlar yaşayan gazeteciler için nefes aldıran bir yerde dursa da bana göre zamanla bu mesleği bir yerde itibarsızlaştıracaktır. Benim başıma herhangi bir şey gelse arkamda duracak bir kurum yok mesela,” diyor. 

“Yargılanırken kendi haberimi kendim yazmak zorunda kaldım”

Mahkeme sürecinden de bahseden Oğuz şöyle konuşuyor: “Davam beşinci yılına girdi ve ben her yıl görülen üç duruşmanın üçünde de kendi haberimi kendim yapıyorum. Tek bir gazeteci bile izlemeye gelmedi duruşmamı. 4 Ocak 2016’da Van’da gözaltına alındım ve tutuklandım. Ondan sonra başlayan süreçte ben hep tektim. Kendi sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum ona rağmen ‘popüler’ görülmediği için duruşmam izlenmiyor. Buna ihtiyaç duyduğum için değil, suç olarak görülen haberleri bugün olsa yine yapardım, ama Türkiye’de gazetecilik yapıyorsak ve sorunlarımız ortaksa beni diğerlerinden kayırmanın başka bir adı olmadı. Kürt olmam ve Kürt özgürlük mücadelesinde taraflı bir yanımın olduğundan kaynaklı bence. Buradaki taraflıdan kastım, ben kendi halkımın savaşının, mücadelesinin, üzerindeki baskıları duyuran yerde duruyorum.”

“Çekim yapabilmek için erkek gazetecilerin gövdelerini ve kameralarını aşman gerekiyor”

Zülal Koçer de İstanbul’da hem editörlük yapıyor hem de büyük eylemlerde alanlarda çalışıyor. 6 Mart’ta Kadıköy’deki eylemde de polisin engeline maruz kaldı. Koçer de gazetecilik yaparken yaşadıklarını şöyle anlatıyor: 

“Bir kere görüntü alabilmek için önce koca erkek gövdelerini ve aynı büyüklükteki kameralarını aşman gerekiyor. Kendimi biraz şanslı sayıyorum, boyum sebebiyle. En azından o gövdeleri aşamasam da yukarıdan çekmeye uğraşıyorum. Erkek gazetecilerin, özellikle foto muhabirlerin, hele de biraz eski kuşak ise (!) o fotoğrafı alabilmek için ezip geçtiği ve zarar gören kadın gazetecilerin bedeni oluyor genelde. Polisler bütün gazeteciler için bir sürü engel yığıyorlar önümüze. Ancak kalabalık bir eylem alanında polislerin de olduğu o alana girmekten imtina ettiğim oluyor. Görüntü çekmemizi engellerken fiziksel temas kurmaktan, ‘Dokunamazsın’ dememize rağmen ellerini bize uzatmaktan geri durmuyorlar. Sürekli basın kartı göstermemiz istenerek görüntü almamız engelleniyor. Çoğu kez kartı soran polis gazeteci olduğumuzu biliyor üstelik.”

Zülal Koçer

“Sahada üzerimize yürünmesi erkek şiddetini bilen her kadın için zorlayıcı”

Bazı kadın eylemlerinde erkek polislerin kadınlara dönük sözlü tacizlerini işitip, çekim yapmak dışında bir şey yapamamak benim açımdan zorlayıcı oluyor. Müdahaleli eylemlerde erkek polislerin bağırarak başta eylem yapanları ardından bizleri alandan uzaklaştırmaları, üzerimize yürümeleri erkek şiddetini bilen her kadın için bence zorlayıcı. O an yaşadığım tedirginlik, çekime devam da etsem, tüm gün benimle devam ediyor diyebilirim. Bağırmaları, yüzlerinin aldığı şekil, bizleri alandan bir hınçla itmeleri, üzerimize yürümeleri…  Biz kadınlar olarak bu şiddeti çok iyi tanıyoruz ve her kadın için eminim ki travma tetikleyicidir.”

“Eşit maaş almadığıma dair şikayette bulunduğumda ‘evli değilsin’ yanıtını aldım”

Arzu Efeoğlu da uzun yıllar bir medya kurumunda çalıştıktan sonra şimdi yabancı gazetecilere fixer’lık yapıyor. Efeoğlu erkek meslektaşlarıyla eşit maaş almak için verdiği mücadeleyi şöyle özetliyor:

“Ben uzun süredir freelance çalışıyorum. Full-time eleman olarak çalıştığım hiçbir kurumda erkek meslektaşımla eşit bir maaş aldığımı düşünmedim, düşünemedim. Hatta eğitim seviyesi, deneyimi benden daha az olan birçok erkek çalışanın benden daha yüksek ücretlerle çalıştırıldığına eminim. Ayrıca çalıştığım hiçbir şirkette, birinci yılım dolmasına rağmen zam bile alamadım, şikayet ettiğim ve söylendiğimde ise aldığım cevap ‘Sen bekar bir kadınsın. Senin maaşından önce ev geçindiren, evli olanlar var’ oluyordu, sanırım erkek yöneticilerin hepsi bu söylemi çok inandırıcı buluyor.”

Arzu Efeoğlu

“Oruç tutup tutmadığımı öğrenmek için dilime bakılmak istendi”

Çalıştığı kurumda kıyafetlerinden oruç tutmasına kadar birçok konuda mobbinge maruz kaldığını belirten Efeoğlu, “Bir kıyafet yönetmeliği bile olmayan şirkette kıyafetlerim uygun olmadığı düşünülerek yargılandım fakat erkek bir çalışanın sırf güneşlenip rahatsız hissettiği için atleti ile ofis içinde gezmesi, vücudunu sergilemesi kimseyi rahatsız etmemişti. Ama benim beyaz gömleğim onları rahatsız edebiliyordu. Başka bir şirketin servisinde oruç tutup tutmadığımın kontrol edilmesi için dilime bakılmak istenmişti, ne için olduğunu bile anlamamıştım” diyor.

“Sınıra tek başıma gitmek zorunda kaldım”

Hatay’da freelance gazeteci olarak çalışan Burcu Özkaya Günaydın ise yerelde çalışırken yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Küçük yerlerde gazetecilik belediye haberciliği gibi ilerliyor. Reyhanlı’da ya da sınırda yaşanan bir olay kimsenin dikkatini çekmiyor. Bu şu sıkıntıyı getiriyor fazlasıyla yalnızsınız. Yaşadığım bir olayı anlatayım: Suriye tarafından Cilvegözü sınır kapısına ÖSO’cular yürüdü. Hemen Reyhanlı’ya gitmem gerek. Aradığım yerel gazeteciler ‘Biz gitmiyoruz’ dedi. Ben tek gitmek zorunda kaldım. Oraya gittiğinizde başınıza ne geleceği belli değil. Hatay özel bir bölge. Dolayısıyla burada hissettirilmeden takip edilirsiniz. Kollukla merkezde çok sorun yaşanmaz ama sınıra doğru gittiğinizde orada işin rengi değişiyor tabii.”

“Telefon faturamı dahi ödemekte zorlandım”

Burcu Özkaya Günaydın

Pandemi döneminde freelancer olarak çalışırken zorlandığını belirten Günaydın, “Bilirsiniz bir nevi tekstildeki parça başı iş olayı. Pandemi etkiledi elbette. Küçük şehirde nitelikli haber bulmak zaten sıkıntı, pandemi de etkiledi tabii ki. Geçen sene Nisan ayında yasakların başladığı süreçte bir süre hiç iş alamadım. Eşimin işi de yasaklardan dolayı etkilendi, çalışamadı. Mesela o dönem telefon faturamı ödemekte dahi zorlandım. Bir haberci için büyük bir sorun. İş yükü arttı çünkü ay sonunda geçinecek kadar kazanmak için sürekli bir yerlere haber yapmaya çalışıyorsunuz” diyor. 

“Kadın kameran olarak ekstra çaba sarf etmek zorunda kalıyorsun”

Jiyan Cin de Antep’te gazetecilik ve kameramanlık yapıyor. Hem kurumsal bir medya şirketinde çalışan hem de freelancer olan Cin yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Sahada hem kameraman hem de muhabir olarak çalışıyorum. Meslekteki erkek arkadaşlar bile kameraman kadınlara daha alışık değilken halk için de pek alışılagelmiş bir durum değil. Toplumun genel yakıştırmalarına uygun görülmedik sanırım hâlâ. Protokol haberlerinde ve takiplerinde de kadın kameraman veya muhabirseniz erkek meslektaşlara göre iyi çekim, iş çıkarmak için ekstra çaba harcamak zorundasınız. Çünkü biz kadınlar hangi meslekte olursak olalım sürekli erkeklere göre daha mücadeleci olmak ve kendimizi kanıtlamak zorundayız.”

Jiyan Cin

“Tacizle karşılaşmamak için haberi geceye bırakmamaya çalışıyorum”

Sahada tacizle karşı karşıya kalma tedirginliği yaşadığını da aktaran Cin, “Sahada kadın gazeteci olmak, tacizle karşı karşıya kalma ihtimali olduğundan genellikle bir habere tek başına gidememek, haberin karanlığa kalmaması gerektiği demek. Mesela röportajlarda sana gazeteci olduğun için değil de kadın olduğun için kibar davranılması veya röportaj verilmesi itici durumlardan birisi. Freelancer olarak çalıştığım için ürettiğim kadar kazanıyorum. Bu sebepten bazen il merkezine uzak haberlere gitmem gerektiğinde ise yine karanlığa ve tacize maruz kalmamak için işimi iyi bir sonuçla çok kısıtlı imkanlarda çıkarmak zorunda kalıyorum” diyor.

Ofis ortamında da çalışan Jiyan Cin, “Ofis ortamında ise kadın gazetecilere meslek dışında ofisteki mutfak işleri de ait görülür. Çünkü kadının iş hayatına geldiği yer mutfaktır ya!” ifadesini kullanıyor.