İnsan HaklarıManset

Madımak’tan Anter’e, beş metreye sığdırılan zaman aşımı

SİBEL YÜKLER

Gazeteci ve yazar Musa Anter, faili meçhul cinayetlerini, yaktığı köyleri, zorla kaybetmelerini ve işkencelerini yazdığı JİTEM tarafından öldürüldüğünde takvimler 20 Eylül 1992’yi gösteriyordu. Anter, Kürtlerin yazılmayanı yazmak, hakikati göstermek, gerçekleri karanlıkta bırakmamak için çıkardığı Özgür Gündem gazetesinin başyazarıydı. Sadece dün değil, bugün de onlarca Kürt çocuğun gazetecilik arzusunun ve ısrarının biricik kılavuzlarından biriydi. Öyle ya, “öldürülmesindeki etki” 1997 yılında Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın talimatıyla hazırladığı Susurluk Raporu’nda da yer almıştı:

“Musa Anter’in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin, kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir.”

Tarih tekerrürden ibaretti ve ne özgür basının üzerindeki baskılar bitiyordu, ne de öldürülen gazetecileri. Tıpkı bombalar, kaçırılmalar, cinayetler, kapatılma davaları kadar gazetenin sayfalarına taşıdığı JİTEM’in insanlık suçları gibi…

Geride bırakılan son 10 yıllık zaman diliminde aileler, avukatlar, insan hakları savunucuları ve gazeteciler, bu insanlık suçlarına karşı açılan “faili meçhul cinayet davaları”nı takip etti. Vartinis, Kızılağaç, Lice, Dargeçit, Kızıltepe, Yüksekova, Derik, Cizre, Ankara davası gibi JİTEM’in zorla kaybetme, yasadışı infaz, köy yakma gibi işlediği insanlık suçlarına karşı açılan onlarca dava görüldü.

Eşref Hatipoğlu, Hurşit İmren, Yavuz Ertürk, Ali Osman Akın, Musa Çitil ve Cemal Temizöz gibi rütbeli askerler; Mehmet Ağar, Korkut Eken ve İbrahim Şahin gibi “derin devlet”ler sanık olarak yargılandı, hepsi de teker teker beraat etti. Bu sürede, bu davaların açılması ve sanıkların yargılanması için adalet mücadelesi veren dönemin Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, tıpkı avukatlığını yaptığı davalardaki gibi faili “hâlâ” meçhul bir cinayette öldürüldü.

E Blok 24 numaralı salonun tanıklığı…

Bu davalardan geriye yalnızca beraat kararı istinafta bozulan, Ağar’ların yargılandığı Ankara JİTEM davası ve Vartinis davası ile JİTEM ana davası ve Ayten Öztürk’ün öldürülmesiyle birleştirilen Musa Anter davası kalmıştı. Önceki gün Anter davası da kapatıldı. Davaya dair kapsamlı bilgiler Veysi Polat’ın “İtiraflara rağmen zamana yenik düşürülen bir dava” yazısında mevcut.

Dava, açıldığı günden bu yana zaman aşımına uğratılmak için “sürgit” bir mizansene dönüştürüldü. Öyle ki, 15 Eylül 2022 tarihinde görülen 36. duruşmada, karar celsesi Anter’in öldürüldüğü tarihten bir sonraki güne, 21 Eylül’e ertelenmişti. Heyet başkanı “emekli olacağını” söyleyerek davayı çok uzatmak istemediğini söylemişti, sanki hiç uzamamış gibi…

Yıllar süren davanın karar duruşması, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesinin küçücük salonuna izleyiciler sığmaz diye son dakika büyük salona alınınca düşündüm. Ankara Adliyesi E Blok 1. Kat 24 numaralı salon…

2013 yılından beri faili meçhul cinayet davalarının görüldüğü o salon, şimdilerde cezaevinde tuttukları avukat Selçuk Kozağaçlı’dan öldürülen Tahir Elçi’yle kadar yüzlerce avukatın muazzam savunmalarına tanıklık etti. Ağlayan ailelere, öfkeli eşlere, “Ben senin öldürdüğün adamın oğluyum!” diyerek katilin yüzüne haykıran avukat oğullara ve de JİTEM tetikçisi Ayhan Çarkın’ın itiraflarına… Ankara JİTEM davasında dokuz yıldır vareste tutulan Mehmet Ağar, Korkut Eken ve İbrahim Şahin gibi sanıklar da yıllar önce bir tek o salonda görülmüştü sanırım. Davalar, heyetler, sanıklar, müştekiler değişiyor, bir tek o salonun tanıklığı değişmiyordu.

Madımak’tan Anter’e, beş metrede adalet voltası

Anter davası başlamadan hemen önce karşı salonda da Madımak davası görülüyordu. Sivas Katliamı’na ilişkin zaman aşımına uğrayan ana davadan dosyaları ayrılan firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın yargılandığı davanın duruşması tıklım tıklımdı. Kalkanları çekmiş çevikler kapıda hazır bekliyordu. Şimdilerde istinaftan dönen Ankara JİTEM davasının, Ağar’ların beraat ettirildiği karar duruşması da bu salonda görülmüştü.

Ertelenen Madımak davasından çıkan tanıdık kalabalık, az sonra karşıdaki 24 numaralı salonda başlayacak Anter davasını beklemeye başlamıştı. Beş metre aralıklı iki salonda, birer yıl arayla işlenen insanlık suçları yarım saat arayla zaman aşımına uğratılmak isteniyordu. Öyle ya burası, “yargılama yapıyormuş gibi görünme sanatının öncü ülkesi”ydi. Yıllarca bu davaları yazan gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun cümlesi, Ankara Adliyesi’nin iki salonu arasındaki beş metrede “adettendir” denilen adalete atılan voltada da kendini gösteriyordu.

Öyle de oldu. Madımak davasından çıkanlar, mesai bitiminden yarım saat önce başlayan Musa Anter davasına da girdiler. Anter ailesi ve avukatları, davanın “insanlığa karşı suç” olarak ele alınmasını talep ederek mahkemeye dilekçe sundu. Gerekçe belliydi: “‘Faili meçhul’ olarak adlandırılan cinayetlerde, devlet içindeki çete yapılar tarafından sadece Anter değil, çok sayıda insan öldürüldü. Tekil bir suç bazında sürenin hesaplanmayacağından, davanın sürekli işlenen suçlar bakımından ele alınması gerekir.”

‘Türkiye büyük devlet’

Ancak duruşmada söz, davanın “mağduru” eski AKP Mardin Milletvekili Orhan Miroğlu’nun avukatı Serhat Menzilcioğlu’na geçince, mahkeme heyeti ile izleyiciler bir müddet sonra siyasi propagandayla baş başa kaldı. Miroğlu, mahkemeye devleti aklayan ve AKP hükümetini öven bir mektup göndermişti. Avukat Menzilcioğlu, bitmek bilmeyen siyasi mektubu okuduğu sırada avukat Nuray Özdoğan araya girerek, “Tanıklık içeren beyan usule uygun değildir. Bir tanıklığı varsa gelip kendisi konuşsun. Miroğlu, bize göre sanık sıfatında olması gereken kişi” diyordu.

Bitmiyordu. Bitmedikçe avukatlar tepki gösteriyor, bu mektubun devleti akladığını ve Miroğlu’nun siyasi deklarasyonu olduğunu söylüyordu. Heyet başkanın araya girip, “Mektup dinleyecek makam değiliz. Mektubu tadında bırakın” demesine rağmen sayfalar sonlanmıyordu.

“Yeriniz, sanık müdafilerinin yeridir” diyerek Menzilcioğlu’na tepki gösteren avukatlar, “Bu propaganda bitene kadar girmeyeceğiz” diyerek salonu terk etmişti. Peşi sıra izleyiciler…. Mektubun okunup bitmesi yarım saati bulunca, ömrünü babasının adalet mücadelesine adayan Dicle Anter, davada ifade veren eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün sözlerini hatırlatarak haykırmıştı: “Babam devlet içinde örgütlenmiş çete tarafından katledildi. 2016’da Mehmet Eymür, ‘Orhan Miroğlu’nu biz Tayfun olarak biliyorduk’ dedi, üzerine gidilmedi. Bu Tayfun kim?”

Duruşma devam ederken avukatlar, İsveç’te bulunan sanık Abdullah Aygan (Aziz Turan) için Adalet Bakanlığının İsveç nezdinde adım atmadığını söylemiş, hakim ise bakanlığa yazılan yazılara yanıt verilmediğini söylerken, “Türkiye büyük devlet” diyerek yüreklere su serpmişti. Hakime, devleti özetleyen cevap avukat Oya Aydın’dan gelmişti: “O büyük devlet, 30 yıl boyunca Diyarbakır’da ölüm tehdidi altında olan bir insanı koruyamadı, cinayeti engelleyemedi.”

Beş dakika ara, 15 dakika karar ve bir tebessüm

Nihayetinde, saatler 18:25’e geldiğinde savcı mütalaasını açıkladı. Beş dakikalık aranın ardından salona giren heyetin, birleştirilen üç davanın da sanıkları, mahkemeye giren dosyalar, deliller ve dahasını hızlıca “göz önüne alarak” verdiği kararı okuması tam on beş dakikada sürdü. Dava, zaman aşımı gerekçesiyle düşürülerek cezasızlıkla baş başa bırakıldı.

Kararın ardından söz alan avukat Oya Aydın, işte tam da o “yargılama yapıyormuş gibi görünme sanatı”nı işaret etti: “Beş dakika ara verdiniz, 15 dakikalık karar okudunuz. Bu daha önce hazırlanan bir karar mıdır? Kararın önceden verildiği bellidir. Adil yargılanma hakkını ihlal ettiniz.”

İzleyiciler salonu terk ederken içlerinden biri göz göze geldiği savcıya, “Olmadı” demişti kısık bir sesle. Gözlerine baktığı izleyiciye tebessüm ederek salondan ayrıldı savcı. İşte o büyük devletin yargısı, Anter’in davasını da 30 yıl sonra, “yargılıyormuş” gibi yapıp tebessümle kapattı.