Basın ÖzgürlüğüEtkinliklerİfade Özgürlüğü

MLSA’dan 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü paneli

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) her yıl 3 Mayıs’ta düzenlediği Dünya Basın Özgürlüğü Günü paneli, bu yıl da Almanya Başkonsolosluğu’nun desteğiyle çevrimiçi olarak gerçekleştirildi.

Panelin moderasyonunu gazeteci Banu Güven üstlenirken, panelin açılışı Almanya İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht ve MLSA Eş Direktörü Veysel Ok tarafından yapıldı. Die Welt gazetesi Kıdemli Dış Politika Editörü Daniel-Dylan Böhmer’in giriş konuşmasının ardından panelistler The Economist Türkiye temsilcisi Piotr Zalewski, Duvar English Genel Yayın Yönetmeni Cansu Çamlıbel ve Deutsche Welle Türkiye temsilcisi Julia Hahn aşınan demokrasiler çağında gazetecilerin önündeki zorlukları karşılaştırmalı olarak ele aldı.

Başkonsolos Johannes Regenbrecht panele katılan herkese teşekkür ederek ve Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün 30 yıl geriye giden tarihini anlatarak söze başladı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1991 yılında gerçekleşen 26’ncı UNESCO Genel Konferansında yapılan bir tavsiye karar uyarınca 3 Mayıs’ı Dünya Basın Özgürlüğü Günü ilan etmişti. Başkonsolos, “Otoriter sistemlerin sayısının arttığı ve sivil toplumun alanının giderek daraldığı günümüzde bugün her zaman olduğundan daha önemli. Pandemi bizlere özgür basının demokrasi için ne kadar hayatî olduğunu gösterdi,” diye konuştu. Türkiye’nin Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) özgürlük endeksine göre 154. sırada olduğunu hatırlatan Başkonsolos bu durumun kendi ülkesinde ve başka Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde de benzer olduğunu belirtti: “Bir kez daha ‘Gazetecilik suç değildir’ demeliyiz.”

Başkonsolos Regenbrecht’in ardından konuşan MLSA Eş Direktörü Veysel Ok kendisini ve MLSA’yı tanıtarak söze başladı: “MLSA’nın Eş Direktörüyüm ve ben de bir avukatım. Zorlu koşullara rağmen MLSA, basın özgürlüğünü savunmaya devam ediyor. Yargısal tacizin her geçen gün arttığı Türkiye’de bununla mücadele etmek için elimizden geleni yapıyoruz.”

Ok Türkiye’de savunucuların karşılaştığı diğer sorunlara da değindi: “İç hukuk yolları bulmakta zorlanıyoruz. Darbe girişiminden bu yana 600’den fazla gazeteci cezaevlerine girip çıktı. Kürt aydınları, gazeteciler ve avukatlar zaten her zaman hedefteydi, ancak 2016 darbe girişiminin ardından yargı daha geniş bir kitleyi hedef almaya başladı, muhalif olan herkesi.” Ok, panelin organizasyonunu mümkün kıldıkları için Başkonsolosluğa ve Almanya Federal Cumhuriyeti’ne bir kez daha teşekkür ederek sözlerine son verdi.

“Deniz Yücel tutuklandığında Türkiye’deki baskıyı hissettik”

Ok’un ardından Die Welt gazetesi Kıdemli Dış Politika Editörü Daniel-Dylan Böhmer panelin giriş konuşmasını yapmak üzere söz aldı: Başkonsolosluğa ve MLSA Eş Direktörü Ok’a bu etkinliği gerçekleştirdikleri için teşekkür ediyorum. Bu İstanbul’da bir gelenek hâline geldi, ve gerçekten güzel bir gelenek, çünkü biz Almanlar açık iletişimi önemsemek zorundayız. Özellikle Türkiye ve Almanya arasında açık iletişim olması bizler için çok önemli. Türkiye’de basının özgürlüğü de Die Welt olarak bizler için özel bir önem taşıyor, çünkü temsilcimiz Deniz Yücel 2017 yılında tutuklandığında Türkiye’deki baskıyı biz de hissettik.”

“Bu dava ile, ilk kez, basın özgürlüğü meselesi uluslararası politikada merkezi bir yere taşındı. Ve liberal demokrasi ile otoriteryenizm arasındaki genel mücadelede medyanın ne kadar mühim bir yeri olduğunu açıkça gösterdi. Bunun uluslararası bir mücadele olduğunu düşünüyorum, ve Alman deneyiminden bahsederken de bu bağlamda konuşuyorum. Başkonsolosun da kısaca değindiği üzere, biz Almanların Türkiye’deki duruma kibirli bir şekilde üstten bakmak için hiçbir sebebi yok. Almanya RSF’nin basın özgürlüğü endeksinde geçtiğimiz yıla göre iki sıra geriledi. Basın özgürlüğü için verilen uluslararası mücadelede gazeteciler ve demokratlar yan yana durular, hem Almanya’da hem Türkiye’de bu böyledir. Türkiye’deki mücadele Almanya’dan çok daha zorlu, bu yüzden bir karşılaştırma yapmam mümkün değil. Türkiye’de gazeteci olmak Almanya’da bu mesleği icra etmek için gerekenden çok daha fazla cesaret istiyor. Ancak, gazetecilere karşı gerçekleştirilen saldırılarda ve onların itibarsızlaştırılmasında bazı teknik ve stratejik benzerlikler olduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden deneyimlerimizi paylaşmalıyız.”

“Okurlarımızın güveni ve dikkati için mücadele ediyoruz”

“Amacımızı gerçekleştirmek için anahtar niteliğinde olan şey, işimizin niteliğidir, ancak onun sayesinde güvenilir olabiliriz. Bu sadece bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir fırsat da; pandemi döneminde nitelikli haberciliğe olan talebin aniden artması bunun bir fırsat olduğunun göstergesi. Bu da demek oluyor ki okurlar, propaganda ve hakikati birbirinden ayırabiliyor. Siyasi figürlerle mücadele ederken, şunu aklımızda tutmalıyız: Bizler okurlarımızın güveni ve dikkati için mücadele ediyoruz.”

Böhmer’in giriş konuşmasının ardından sözü alan moderatör Banu Güven, tüm konuşmacıları tanıttı. Türkiye’de kolluk kuvvetlerinin ses ve görüntü kaydının alınmasını yasaklayan 27 Nisan tarihli Emniyet Genel Müdürlüğü genelgesini hatırlatan Güven: “Bu ifade özgürlüğüne karşı atılan ciddi bir adım, özellikle de temel hakların sıklıkla ihlal edildiği bir ülkede.”

Güven, medya alanının global ölçekte değiştiğini vurgulayarak, The Economist Türkiye temsilcisi Piotr Zalewski’ye, “Türkiye ile Doğu ve Merkez Avrupa arasında birtakım paralellikler çizmek mümkün mü?” diye sordu. Zalewski, “Polonya gibi yerlerde durum, ne kadar berbat olursa olsun, Türkiye’deki kadar kötü değil. En azından cezaevinde gazeteci yok ve hükümetin medyada, ekseriyetle özel medya kuruluşlarında eleştirilmesi mümkün. Tabii onlarca belki daha fazla gazeteci ülkeye dönemiyor. Hükümet özel medya üzerinde de baskı oluşturmaya başladı, bu mecralara reklam kısıtlaması öngören bir yasa tasarısı var, ancak şu an askıda.”

“Polonya’da yabancı medya ‘yerli ve milli’ hâle getirilmek isteniyor”

Zalewski Polonya ve Türkiye arasındaki bir başka benzerlikten de bahsetti: “Medyayı ‘re-polonize’ etme (yeniden-Polonyalılaştırma) yaklaşımı mevcut, ki bu da yabancı şirketlerin sahibi olduğu medya mecralarının Polonyalılara aktarılması anlamına geliyor ve Türkiye terminolojisiyle söylemek gerekirse bu mecralar ‘yerli ve milli’ hâle getirilmek isteniyor.”

Türkiye parlamentosundaki ikinci en büyük muhalefet partisi olan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) medyada hiç yer bulamıyor olmasına da değinen panelist Zalewski bu durumu şöyle değerlendirdi: “HDP ulusal medyada bir tür sansüre maruz bırakılıyor. Bu da bir tür gölge oyunu yaratıyor, zira gazeteciler merkez bankasını veya hükümetin pandemiyle mücadelesini eleştirebiliyor ancak oyunu yöneten kişiyi yani Başkan Erdoğan’ı eleştirmekten sakınıyorlar.”

“Berat Albayrak’ın istifası 2020’nin en önemli haberlerinden biriydi, haber kanalları görmedi”

“Erdoğan’ın damadı ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası, 2020 yılının en önemli olaylarından biriydi ve ne oldu? Kanallar haberi 24 saatten fazla süre boyunca görmeyip yönetimin belirleyeceği anlatıyı bekledi.”

Türkiye’de yabancı gazeteci olmanın nasıl bir şey olduğu konusuna gelince ise Zalewski, “Yabancı gazetecilerin karşılaştığı problemler kesinlikle Türk veya Kürt meslektaşlarımızın, veya Güneydoğu’da çalışan herhangi bir gazetecinin sorunlarıyla karşılaştırılınca önemsiz kalıyor,” diye konuştu.

“Kamu kurumlarına yapılan röportaj talebi başvurularına verilen cevaplarda karar verici: Saray”

Ek olarak iktidarı Başkanlık Sarayında toplayan yeni anayasal düzene ilişkin kendi deneyimini aktaran Zalewski şunları söyledi: “Geçtiğimiz yıllarda birçok kamu kurumuna röportaj talebiyle başvurdum ve aldığım cevaplar giderek daha olumsuz hâle geldi. Sarayın bu gibi taleplere verilen cevaplarda karar verici bir rolü olduğu kanısı mevcut.”

Zalewski’nin bıraktığı yerden konuyu devralan Deutsche Welle Türkiye temsilcisi Julia Hahn: “Türkiye’de yabancı gazeteci olarak çalışmaya başlamak benim için bir hayalin gerçek olması gibiydi. Çünkü hem Almanya, hem de diğer AB ülkeleri Türkiye’de olan bitene ciddi alaka gösteriyor. Buna karşın, burada çalışmak hiç kolay olmadı. Ekibimdeki herkes için bu geçerli; kameramanlar, yerel gazeteciler, yapımcılar… Her ne kadar kendi durumumu Türk meslektaşlarımla asla karşılaştırmasam da, durum böyle.”

“Akreditasyon sizi nahoş karşılaşmalardan koruyan bir tür erişim aracı”

“Akreditasyon için başvuru yaptığım sırada sevgili meslektaşım Deniz Yücel Türkiye’de hapisteydi. Bu Berlin ve Ankara arasındaki en büyük krizdi ve başvuruma cevap alabilmek için hiçbir açıklama yapılmaksızın dokuz ay bekledim. Sonunda 2017 yılının Ekim ayında akredite oldum. İki Alman meslektaşımın başvurusu reddedildi ve onların çantalarını toplayıp havalimanına gidişini görmek şok edici bir deneyimdi.”

Türk meslektaşlarının çalışma koşullarını iyileştirebilmek için onları da akredite etmeye çalıştıklarını aktaran Hahn, bu taleplerin cevapsız kaldığını belirtti: “Türkiye’de basın kartı olmadan çalışmak bir suç değil, ama bu kart bir tür erişim aracı. Birçok etkinliğe erişim izniniz oluyor ve sizi polisle yaşayabileceğiniz nahoş karşılaşmalardan koruyor.”

“Biz TV gazetecileri için durum biraz daha farklı. Çünkü dışarıda daha görünürüz. Genelde yanımda bir kameramanla sokakta oluyorum ve yabancı gazeteciler olarak kolayca tanınıyoruz. Bu da polisle bazı nahoş karşılaşmalara sebep oluyor. Birçok polis merkezini içeriden görmüşlüğüm var, birkaç defa gözaltına alındığımız için. Canlı yayınımızın kesildiği de oldu, bence bu ağır bir basın özgürlüğü ihlali.”

“Konuşmak isteyen insanlar oldukça işimizi yapmaya devam edebiliriz”

Hahn gazetecilerin mesleğini icra etmeye devam edebilmesi için insanlarla konuşabilmesi gerektiğinin altını çizdi ve bunun gelinen noktada ne kadar zorlaştığını şöyle anlattı: “İnsanlar sizi tehdit olarak gördüğü için bu daha da zor hâle geldi. Ajan kelimesini İstanbul’da veya Suriye sınırında kaç kere duyduğumu bilmiyorum. Ama yine de umutluyum çünkü hâlâ Türkiye’de konuşmak, sesini duyurmak isteyen insanlar var ve onlar olduğu sürece biz işimizi yapmaya devam edebiliriz.”

Hahn’ın ardından Duvar English Genel Yayın Yönetmeni Cansu Çamlıbel söz aldı. Genel olarak anaakım medyada, önce NTV’de ardından da Hürriyet’te çalıştığını söyleyerek söze başlayan Çamlıbel: “23 yıldır gazetecilik yapıyorum ve kalıcı basın kartı hakkım var, ancak bir türlü verilmiyor. Emekliliğime daha çok olduğunu umuyorum ancak şu anda kartım olmadığı için, aşılanamıyorum,” diye konuştu.

“Medya sahipliği sorunu çözülmeden sansür meselesi de çözülemez”

Türkiye’de dijital medya mecralarının medya olarak tanınmadığını söyleyen Çamlıbel sosyal güvenlik ve sigortalarının basın kanunu altında düzenlenmediğini belirtti. “Sadece ‘muhalif’ medya için söylemiyorum bunu,” diyen Çamlıbel, medyanın önüne getirilen bu sıfatı da “muhalif medya değil ancak bağımsız ve özgür medya olabileceği” gerekçesiyle reddettiğini vurguladı: “Bağımsızız ancak özgür değiliz.”

“Türkiye’de gazeteciliğe yabancı perspektiften bakıldığında tutuklamalar ve cezaevindeki gazetecilere odaklanma söz konusu. Ve evet, bu güncel bir sorun, ayrıca Türk cezaevlerindeki gazetecilerin çoğunluğunun Kürt olduğunu da söylemeden geçemeyiz. Ancak daha büyük bir sorun var ki o da sansür, otosansür ve medya sahipliği.” Bu doğrultuda Çamlıbel, “Medya sahipliği sorunu çözülmeden sansür sorunu da çözülemez” diye konuştu.

Türk medyasının AKP döneminden önce de çok iyi durumda olmadığını kaydeden Çamlıbel, bu konuyu açıklarken kendi tez çalışmasının da Türkiye’de oto-sansür paradigmasına odaklandığını belirterek: “O zamanlar AKP yoktu, dolayısıyla bunu sadece AKP’nin ve Erdoğan’ın sebep olduğu bir sorun olarak düşünemeyiz. Ekonomik güç, vergi cezaları medya sahipliğini dönüştürmek için kullanılıyordu,” dedi.

“Referandumdan iki ay önce Orhan Pamuk ile yaptığım röportaj sansürlendi”

Çamlıbel sansüre ilk elden tanıklık edişini şöyle anlattı: “Yukarıdan güç uygulandığını gördüğüm odalarda bulundum. Röportajlarım sansüre uğradı, ve bunu söylemekten çekinmiyorum çünkü uluslararası medyada bile haber oldu. Orhan Pamuk’la yaptığım röportaj, ki o zaman Hürriyet Demirören’e geçmemişti, hiç yayınlanmadı. Röportajda Pamuk, referandumda hayır oyu kullanacağını söylemişti.”

“En kötü sansür uygulaması Washington temsilcisi olduğum sırada yaşandı” diyen Çamlıbel o dönemi şöyle hatırlattı: Washington’a 2017’de gittim, Trump seçildiği zaman. ABD ve Türkiye arasındaki en kötü krize tanıklık ettim; YPG krizi, Rakka operasyonu, S400’ler, Rahip Brunson…”

“Erdoğan ile Trump arasındaki pazarlık hakkındaki yazım Twitter’da TT olduktan sonra kaldırıldı”

Hürriyet’in Demirören’e geçişine de tanıklık ettim, o zaman Washington’da fazla vaktimin kalmadığını anladım. İlk büyük sansür, Trump ve Erdoğan arasında Rahip Brunson hakkında yapılan pazarlık (Erdoğan için konu Halkbank davasına gelmişti) üzerine yazdığım uzun ve detaylı makaleye uygulandı.”

Çamlıbel makalenin yayınlandıktan 2-3 saat sonra yönetim tarafından web sitesinden kaldırıldığını aktardı:“O gece Twitter’da Trending Topic (TT) oldu. Herkes makaleyi okuyup ekran görüntüsü almıştı ve sonra bir anda ‘Makale nereye gitti?’ diye sormaya başladılar.”

Çamlıbel son olarak alternatif medyanın mücadeleye devam ettiğini belirterek, okurların bu işin zorluğunu yeterince takdir etmediğini hissettiğini söyledi.