İnsan Hakları

MLSA’nın “Faili Meçhul” panelinde gazeteci cinayetlerinde cezasızlık konuşuldu

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) bu yıl ikincisini düzenlediği “Fail Meçhul: Gazeteci Cinayetlerinde Cezasızlıkla Mücadele” paneli 15 Kasım Cuma akşamı Hrant Dink Vakfı’nın Anarad Hığutyun binasında gerçekleşti.

Yayıncı İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost, Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir’in yeğeni Veysi Polat ve Slavko Curuvija’nın meslektaşı ve Sırbistan Faili Meçhul Gazeteci Cinayetleri Komisyonu Başkanı Veran Matić, Türkiye’nin önde gelen insan hakları savunucusu avukat Eren Keskin moderatörlüğünde faili meçhul gazeteci cinayetlerine yönelik adalet arayışlarındaki ortak deneyimlerini konuştular. 

İdeolojiler üstü adalet talebi ile bir araya gelmek

Gecede ilk sözü 2017’da öldürülen Maltalı araştırmacı gazeteci Daphne Caruana Galizia’nın oğlu Matthew Caruana Galizia aldı. “İki yıl önce annem cinayete kurban gittiğinden beri benim iki görevim var: birincisi annemin faillerini bulmak ve araştırırken öldürüldüğü konu olan Paradise Papers’ın üzerine gitmek. İkinci görevim ise sadece annemin aile bireyleri olarak değil bu büyük insanlık ailesinin bir bireyi olarak bu cinayetleri durdurmak. Bunu yapmamızın yöntemi de bu cinayetleri mümkün kılan şeylerin önüne geçmek” diye konuştu ve ekledi, “Gazetecilerin baskı altında olduğu ülkelerde ideolojiler üstü bir adalet talebi ile bir araya gelmeliyiz.”

Sonrasında 1993 yılında kaybettiğimiz araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu söz alarak kısaca Mumcu cinayetinden sonra yaşanan hukuki süreci anlattı ve “Bu cinayetleri devlet işliyor, siyasi iktidar isterse çözülür” dedi. Daphne Caruana Galizia ile babasının hikâyesindeki paralelliklere dikkat çeken Mumcu, “Gazetecilerin öldürülmesi araştırdıkları davaları ve izini sürdükleri konuların yarım kalmasına sebep oluyor. Bu konuların takibinin yarım bırakılmaması, çabanın devam ettirilmesi gerekiyor, ” diye konuştu. 

Soykırım coğrafyasında yaşıyoruz

Panel, Türkiye’nin önde gelen insan hakları savunucularından avukat Eren Keskin’in moderatörlüğünde gerçekleşti. Panelistlere söz vermeden önce kısa bir konuşma yapan Keskin “Soykırım coğrafyasında yaşadığımızı unutmamalıyız. Soykırımın oluşturduğu devlet yapısı devam ediyor. Faili meçhul cinayetleri Teşkilat-ı Mahsusa geleneğinden ayrı düşünemeyiz. Faili meçhul cinayetleri, bu yok etmeleri bu anlayış içerisinde konuşmak gerekiyor. Bize devrim ve kopuş olarak sunulan sistem aslında soykırımı gerçekleştiren İttihatçı sistemin devamıdır” diye konuştu.

İnsan hakları savunucularının kalbinde önemli yeri olan bir yayıncı İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost sözlerine şöyle başladı: “7 Kasım 1980 tarihinde Mamak Cezaevinde kardeşinin gözleri önünde askeri bir araç içinde dövülerek öldürülen İlhan Erdost’un en küçük kızıyım. Keşke size bugün babamı anlatabilseydim ama anlatamıyorum çünkü babamla bir anım yok. Babamın kokusunu hatırlamıyorum, sesini ise yalnızca annemle kaydettikleri kasetlerdeki türkülerden hatırlıyorum. Ben izninizle bugün size babamın masalını anlatacağım.” 

Bir erin fevri hareketiyle öldürüldüğü iddia edildi

Babasının cinayeti ile ilgili hukuki süreçte yaşadıklarını anlatan Erdost, karşılaştıkları en önemli hukuksuzluklardan birinin Adli Tıp raporunda yazan ölüm nedeni kalp krizi olduğunu söyledi. Erdost, başka bir hukuksuzluğun ise dosyayı yürüten askeri savcının aslında o gün orada görevli olmayan, sağ militan olarak ün salmış ve o gün özellikle oraya getirilmiş biri olduğunu ekledi: “Bu kadar minik ayrıntıları şu yüzden anlatıyorum, ölüm sebebinin kalp krizi olmadığı ve kafasına aldığı dipçik darbesiyle öldüğüne dair raporu imzalayan askeri tabipler de oldu. Bu sayede dava açılabildi fakat bu kez de bir erin fevri bir hareketiyle öldürüldüğü iddia edildi.”

“İlhan Erdost’u öldüren dört kişi belli. Dövmeye başladıklarında hava aydınlık. Evet bu dört maşa adalet karşısına çıkıyor fakat emri veren bir astsubay da var. O yalnızca 6 ay ceza aldı ve hiç hapis yatmadı,” diye konuşan Erdost, yargılama bittikten sonra babasını döven erlerden birinin kurduğu bir cümleye dikkat çekti. Bu erin mahkeme nezdinde aydınlatıcı bir beyanda bulunamadığı ve şimdiye kadar olayı tam olarak anlatamadığı için özür dilediğini, bunun sebebinin de kendisini komutanların karşısında müdafaa etmesinin mümkün olmadığını belirttiğini hatırlatan Erdost, bu erin “Orduda emir komuta zinciri vardır, emirsiz hiçbir iş yapılmaz,” dediğini fakat bunun duruşma tutanaklarına girmediğini hatırlattı.  

Zamanaşımının sebebi mağdurların ‘ihmali’ymiş

Alaz Erdost, hukuksuzluğun arşa çıktığı yer olarak nitelendirdiği son unsurun da 1981 Anayasasına eklenmiş olan geçici 15. madde olduğunu söyledi. Darbecilerle ve darbeyi takip eden süreçte yaşanan insan hakları ihlallerinin failleri ile yüzleşmenin önünü kesen bu madde şöyle söylüyordu:

12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

2010 yılında gerçekleşen referandum sonrasında geçici 15. maddenin kaldırıldığını ve yargılamanın önünün açıldığını hatırlatan Erdost, “Biz elbette aile olarak bu durumu samimi bulmadık fakat cezasızlıkla mücadele konusunda bizim hukuktan başka bildiğimiz bir yol yok. Dönemin kolluk kuvvetleri yargılansın diye biz suç duyurusunda bulunduk. Zamanaşımı kararı çıktı ve yargılanmadılar. Meğer babamın cinayeti ile ilgili davada zamanaşımı süresi 30 yılmış. Yani geçici 15. madde kalktığında zaten 1980 yılında öldürülen kimsenin dava açma hakkı kalmamış” diye konuştu.

Erdost, “Bize geçici 15. maddenin o dönemki hiçbir yargılamayı etkilemediği ve bu davaların mağdurların ihmali yüzünden zamanaşımına uğradığı söylendi” dedi ve ekledi: “Mağdurlar 30 yıl boyunca konuyu ihmal ettikleri için zamanaşımı yaşanmış. Böyle bir ithamla karşılaştıktan sonra biz cezasızlıkla mücadele etmeyi gerçekten biliyor muyuz emin olamıyorum. Tabii ki AİHM’e de gittik ve o başvurunun sonucunu bekliyoruz. Başvurumuzla ilgili çıkacak kararın 1980’de işkencede öldürülen herkes için emsal bir karar olacağını düşünüyoruz.”

Bu akşam “olmayan bir hukuku, olmayan bir adaleti, olmayan bir matematiği ve olmayan bir ihmali” anlattığını söyleyen Erdost, sözlerini şöyle bitirdi: “Bunları hiç küçük bir kız çocuğu olmamış biri olarak anlattım, ömrüm yettiğince de anlatmaya devam edeceğim.”

Polisler cenazeyi aileden habersizce gömdü

Veysi Polat sözlerine “8 Haziran 1992 tarihinde Diyarbakır’ın Sur ilçesinde katledilen Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir’in yeğeni ve aynı zamanda olayın tek tanığıyım,” diye başladı.  

Polat, olayın olduğu gün Akdemir ile beraber büroya giderken silah sesini duyduğunu ve arkasına döndüğünde kendisine de bir el ateş edildiğini belirtti. Polat, Akdemir’in 19 yaşındayken muhalif düşüncelerinden ötürü cezaevine girdiğini ve 1991 yılının Nisan ayında şartlı tahliye ile bırakıldığını anlattı. Cezaevinden çıktıktan sonra gazeteciliğin ateşten gömlek olduğu bir dönemde Akdemir’in yakılan köyleri ve işkenceleri anlatan tek gazete olan Özgür Gündem’de çalışmayı özel olarak tercih ettiğini belirten Polat, kendisinin de gazetenin bürosunda çalıştığını ve getir götür işleri yapmak için her gün dayısı ile birlikte işe gittiğini anlattı.  

Polat, dayısının cenazesini cinayetten sonraki gün kaldıracakları halde işlemlerin biraz uzun sürdüğünü ve bu süreçte polislerin cenazeyi kendilerinden habersizce morgdan kaçırdığını anlattı. 

“Mezar için açılan çukura dayak yerken biz düştük”

“Sabaha karşı polis memurları cesedi morgdan götürmüşler ve ailenin rızası olmadan Mardinkapı Mezarlığına gömmüşler kimseye haber vermeden. Bu kimsenin kabul edemeyeceği bir şey çünkü herhalde her ailenin, her bireyin hakkıdır yakınını gömebilmek. Dayım, annesini uzun süre göremedi. Cezaevinden çıktıktan sonra da çok fazla görüşemediler. ‘Anne önce sen de ölsen, ben de önce ölsem mezarlarımız yan yana olacak’ derdi, ailecek tanıklık etmiştik. Biz o dönem itiraz ettik ve Lice’ye gömmek istediğimizi belirttik. Üç gün sonra talebimiz kabul gördü, cenazeyi çıkartıp köye götürdük. 

Köye vardığımızda bizi yolda durduran bir komutan vardı. İsmini de hiç unutmuyorum ama şimdi söylemeyeceğim. Bir cenaze merasimine normalde herkes saygı duyar, değil mi? Fakat bizi çoluk çocuk aşağı indirdiler. ‘Hepiniz Ermenisiniz’ dediler, dövdüler. Bütün mezarlık bir abluka altındaydı. Dayımın kefeni kan içindeydi fakat yine de camiide yıkamaya bile izin vermediler. Mezar için açılan çukura dayak yerken biz düştük.” 

 “Başka gazete mi yoktu çalışacak” 

Tek görgü tanığı olduğu için gerçek ismini kullanmadığını belirten Veysi Polat, cinayet gününden beri gazetecilik yapmaya devam ettiğini, katilin yarım kalan işi tamamlamaması adına gerçek adını kullanmayı bıraktığını ekledi. O gün dayısını arabaya kendisinin taşıdığını söyleyen Polat, arabadaki polis memurlarının kendilerine “Başka gazete mi yoktu çalışacak” dediklerini, kendisinin ise o dönemde siyasi bilincim pek olmadığını fakat bu cümleden çok etkilendiğinin altını çizdi. Polat sözlerine şöyle devam etti:

“Normal şartlarda polis memurları olay yerinde delil toplar ve tanık arar fakat beni 27 yıl boyunca arayan soran kimse olmadı. Hafız Akdemir de dahil bu cinayetleri işleyen ve tetiği çeken bir kişi var. Bu kişi hakkında kırmızı bültenle yakalama kararı çıkıyor ve 2008 yılında Viyana’da yakalanarak Türkiye’ye getiriliyor. Bizim haberlerde çıkana kadar bu gelişmeden haberimiz olmadı. Dahası, müdahil olma fırsatımız olmadı. Kendi kendilerine yargılayıp 10 yıl ceza verdiler. Batman’da güpegündüz bir DEP milletvekilini öldüren, toplamda yedi kişinin katili bu kişi 9,5 yıl yattıktan sonra çıktı, şimdi aramızda.

Bizim derdimiz tetiği çekenler değil aslında, arkalarındaki güç. Bu cinayetlerin işlenmesine sebep olan ve cesaret veren o güçler ortaya çıkmadığı sürece tetikçilerin kaç yıl ceza yattığının hiçbir önemi yok. Örneğin o dönemde dönemin Batman valisinin itirafları var, örtülü ödenekten silah alındığına ve eğitim verildiğine dair açıklamaları var.

Bizim bu ülkede hak, hukuki adalete dair bir inancımız yok artık. Bu cinayetlerin arkasındaki güçler ortaya çıkana kadar bizim mücadelemiz sürecek. Biz vicdani görevimizi tamamlamak adına hukuki yolları izledik ve gerekli itirazlarımızı yaptık Biz mücadelemizi bu çerçevede devam ettiriyoruz. Hafız’ın hâlâ her büroda bir fotoğrafı vardır ve bu bizim için bir onurdur. Kendisi artık dayım olmaktan çıkmıştır, onun anısına ve çalışmalarına kendisinin adına yakışır bir şekilde sahip çıkmaya çalışıyoruz.”

Sırbistan’da faili meçhul gazeteci cinayetlerini aydınlatma çabası

Panelde son olarak Sırbistan’da hükümet desteğiyle gazeteci ölümlerini araştırmak üzere kurulan komitenin başında görev alan Sırp gazeteci Veran Matić söz aldı ve komisyonun çalışmalarına dair bilgi verdi.

30 yıldır gazeteci olduğunu ve B92 TV kanalının yayın yönetmenliğini üstlendiğini söyleyen Matić, Miloseviç rejimi altında geçen 90’lı yıllarda tam dört kez çalıştığı televizyon kanalının kapatılmasına şahit olduklarını, tutuklandığını, işkence gördüğüne ve suikast haricinde bir gazetecinin yaşayabileceği zorlu ne varsa her şeyi deneyimlediğini belirtti. Altı yıldır devlet koruması altında olduğunu anlatan Matić, 2013 yılına kadar meslektaşlarıyla yılda bir kez çeşitli gazeteci cinayetlerinin yıldönümünde bir araya gelip kendi kinimizi bir şekilde bu etkinliklerde dışavurduklarını, neden bu konuda bir şey yapılmadığına sinirlendiklerini anlatan Matić, bu tür bir komisyon kurulması gerektiği fikrinin kendinde hep olduğunu anlattı. 

O dönem Avrupalı liberal bir görüş benimsendiğinden dönemin cumhurbaşkanı Boris Tadić ve sonrasında Tomislav Nikolić ile konuştuklarında gazeteci cinayetlerini araştıracak ve soruşturacak bir komite kurulması fikrine yetkililerin bu sıcak baktıklarını söyleyen Matić, kurulan komisyonda dört gazeteci ve üç emniyet ile istihbarat teşkilatı yetkilileri olduğunu anlattı. Her bir cinayet için özel bir grubun görevlendirildiğini anlatan Matić, delillerin saçma şekillerde yok edilmeye çalışmasına karşı büyük mücadele verdiklerini söyledi. 

Gazeteci cinayetleri dışında Hırvatistan’da savaş esnasında kaybedilen 2000 insanı da bulmaya çalıştıklarını anlatan Matić,  bu insanların durumunun da faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş gazetecilere çok benzediğini anlattı. Bu kayıpların yakınlarının da yıllar süren bir acı ve yas süreci yaşadığını anlatan Matić, sözlerine şöyle devam etti: “İnsancıl düşünenler için anlaşılması çok zor bir şeydir faillerin ortaya çıkarılmasını istemeyen, bu cinayetlerin unutturulmasını isteyen bir gücün varlığı. Bu çaresizliğin ve yas sürecinin uzamasını ve suçun üstünü örtmeyi isteyen bir gücün varlığı herkesin anlayamadığı bir şey. Tabii ki bu kayıpların üzerine gitmek devletlerin sorumluluğu dahilinde. ”

“Yaşayan gazetecilerin güvenliğinin sağlanması için kurumlar kurulmalı”

Mesleki faaliyetlerinden dolayı baskı yaşayan ve şiddet gören gazetecilerin güvenliğini sağlayacak kurumlarında kurulması gerektiğini belirten Matić, yaşayan gazetecilerin güvenliğinin sağlanması ve gazeteci cinayetlerinin yaşanmadan önlenebilmesi için çaba sarf edilmesi gerektiğinin altını çizdi. 

Üzerinde durduğu şeylerden birinin de bu komisyonlara devletin doğrudan dahil olması gerektiğini belirten Matić, görev aldığı komisyonun hükümet kapsamında çalışmasının çok önemli olduğunu belirtti. Avrupa’da da son zamanlarda özellikle araştırmacı gazetecilerin hukuki baskılarla karşılaştığını hatırlatan ve Sırbistan’da yakın zamanda yaşanan Matić, gazeteci cinayetleri önlemek adına Avrupa’nın da bir şeyler yapması gerektiğini düşündüğünü söyledi.  

Devlet sistemimizdeki devamlılık

Konuşmacıların sözlerinin ardından panel izleyicilerin sorularıyla devam etti. Soru cevap kısmında söz alan moderatör Eren Keskin, iktidardaki zihniyetin 90’lı yıllardan beri bir süreklilik gösterdiğini belirtti ve şöyle konuştu:

“1990’lar aslında bizim için çok yakın bir dönem. Biliyorsunuz o süreçte pek çok gazeteci ve aydın katledildi, listeler yayınlandı. Fakat derin devletin belki de en kirli kanadını temsil edenler, örneğin Mehmet Ağar ve Tansu Çiller gibi kişiler, bugün iktidar partisinin mitinglerinde boy gösteriyorlar. Bu zihniyet hâlâ iktidarda. 1990’larda Mardin’de pek çok kişinin ölümünden ve kadınlara yönelik cinsel saldırıdan yargılanan askerler vardı. Bu olayların en büyük sorumlularından Musa Çitil, 2016 yılında da Diyarbakır’ın Sur ilçesini yakıp yıkan generaldi. Devlet sistemimizde bir devamlılık söz konusu o nedenle Sırbistan örneğindekini bizim uygulamamız mümkün değil çünkü devletin içinde bizim birlikte çalışabileceğimiz kimse yok. Bu zihniyetin sürekliliği nedeniyle devletimizin yapısı bizim bu tür komisyonlar kurmamıza engel oluyor.”