Basın Özgürlüğü

Prof. Dr. Çiler Dursun: Hakikatin olmadığı, çarpıtıldığı haberde gazeteci okuruna neyi vaat edebilir?

Haluk Kalafat 

8 Haziran günü Twitter’da AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in “Koronavirüs sürecinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese 5 bin lira gönderdik” dediğine dair haberler paylaşıldı. Bu haberleri okuyanlar toplu halde “E bana gönderilmedi?” şeklinde tweet’ler atmaya başladılar. Kısa sürede bu haber ve tepkiler büyüdü. 

Herkese 5 bin lira verilmiş olması mantığa aykırı çünkü öyle bir paranın olmadığı, ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı’nın IBAN numarası açıklayıp yardım topluyor oluşundan belli. Ancak insanların çoğunluğu bu cümlenin söylendiğine koşulsuz inandı. Tepki öyle büyüdü ki, Ömer Çelik çıkıp “Ben öyle demedim” dedi, yine kafa bulandıran yardım miktarlarını sıraladı: “Ekonomik İstikrar Kalkanı Paketi’nin maddi tutarı 252 milyar liraya ulaşırken, bu kapsamda atılan adımların ekonomik büyüklüğü çarpan etkisiyle 600 milyar lirayı aştı.” Neyi ne ile ve nasıl çarptığı, bu paraların kime gittiği tabii ki muğlak. Rakamların doğruluğunu da bilmek mümkün değil. 

Bu olayda bize kalan şu; bu haberin ilgilileri için hakikatin ne olduğu da muallak ama zaten hakikatin ne olduğu çok da önemli değil. Bir grup, iktidar ne derse inanıyor ve doğru kabul ediyor; diğer grup ise iktidar ne derse inanmıyor. Kabaca durum bu.

Post-truth çağında nasıl gazetecilik yapılacak?

Peki böyle bir ortamda gazetecilik nasıl yapılacak? Klasik liberal teoriye göre haberin doğruluk, nesnellik (objektiflik) ve yansızlık gibi özelliklerinin olması gerekiyor. Yani okur, ideal bir durumda bir haberle muhatap olduğunda onun bu özelliklerini sorgulamaması gerekir. Haber doğru olmalı ve haberci doğruyu aktarmaya güdülü olmalı. 

Lakin artık post-truth çağındayız. Ömer Çelik’in bu açıklamayı yapıp yapmadığının artık önemsizleştiği dönemi yaşıyoruz.

Yaşadığımız durum Nazi Almanyasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in “Propagandada kullanılan yalanlar ne kadar büyük olursa, insanların onlara inanması kolaylaşır, yalanın etkisi artar” sözleriyle itiraf ettiği kitleleri yanlış yönlendirme ediminden farklı bir durum. Yani karşımızda propagandadan farkı bir şey var. Bu çağın özelliklerini ve haberciliğin ne hale geldiğini ve nasıl yapılabileceğini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Prof Dr. Çiler Dursun ile konuştuk. 

Prof. Dr. Çiler Dursun

Post-truth kavramıyla son yıllarda sık karşılaşır olduk. ‘Gerçeklik sonrası’ gibi çevriliyor ama galiba yanlış bir çeviri bu. Post-truth’u nasıl Türkçeleştirmek gerekir? Basit olarak nasıl tanımlamalı?

Gerçeklik için “reality” karşılığı kullanılıyor genellikle, “truth” ise doğruluk, hakikat karşılığı bir terimdir. Post-truth da en yaklaşık “hakikat sonrası” diye Türkçeleştrilebilir. Post-truth kavramının çerçevesini, olgusal alanda mevcut olanın dışındalık ile karşılayabiliriz. Olgusal ya da fenomenal alanın dışındalık, iki türlü karşımıza çıkabilir: Ya nesne alanın tam karşıtı bir durum olarak, ya da nesne alanında olup bitenlerden bir eksiklik durumu olarak. 

İlkinde nesne alanıyla ona dair inşa edilen bilgi ki burada haber sözkonusudur, arasında herhangi bir bağlantı yoktur, hatta olgunun tam tersine bir bilgi üretilir ve bu da yalan terimiyle gayet rahat karşılanabilir. O halde post-truth bir yönüyle yalanın bilgisidir. İkinci durumda ise nesne alanıyla bir bağlantısı vardır ona dair üretilen bilginin; ancak bazı yönleriyle ona karşılık gelirken bazı yönleriyle nesne alanında karşılığı yoktur, yani eksik veya bozulmuş bir bilgi ya da haber olarak sunulur.

O durumda da post-truth çarpıtılmış bir bilgidir. Demek ki post-truth denilince hem yalan, hem de büsbütün yalan olmasa bile çarpıtılmış, bozulmuş olan bir bilgiden söz ediyoruzdur. Bu bilgi, gazetecilik pratikleri açısından bakıldığında, haberdir. Açıkçası yalan haberi veya çarpıtılmış haberi işaret eder post-truth durumu. Yalan haber ve çarpıtılmış, yanlı haber modern gazetecilik var olduğundan beri, yani yaklaşık dört yüzyıldır var olan kavramlar.

Peki neden artık hakikat sonrası terimi kullanılıyor?

Gazetecilik alanından önce, toplumsal kuram ve daha da öncesinde fenomenoloji ya da inşacı yaklaşımların güçlenmeye başlamasıyla post-truth kavramına doğru epey bir yol katedildi. Bu yolu hem felsefede hakikat tartışmalarını 20. yüzyılda alevlendiren Heidegger, Husserl, Merleau-Ponty, Sartre gibi filozoflar; hem de Alfred Schutz, Berger, Luckman ve Erving Goffman gibi sosyal kuramcılar tahkim ettiler. Temel mesele, kişinin bireysel davranışlarının nasıl olup da kaotik değil düzenlilik içinde bir toplumsal dünyayı inşa edebildiğidir, ki biz bunu gündelik yaşamda doğal bir tavırla bir hakikat deneyimi olarak yaşıyoruz ve nesnel toplumsal gerçekliğimizi oluşturuyor. 

Toplumsal gerçeklik, tek tek bireylerin eylemlerinin bir toplamı değildir, daha çok, bir toplumsal failler çoğulluğunun kolektif eylemliliğidir ve bu eylemliliğe yönelik anlamları da yine kolektif olarak inşa etmesinin sonucudur. Demek ki toplumsal gerçeklik, hem bireyleri toplumsal varlıklar olarak inşa eden bir şey hem de onlar tarafından inşa edilen bir şey. Ancak anlam alanının da buna eşlik etmesi gerekiyor. İşte orada bu anlam alanın en önemlilerinden biri olarak kitle medyasının ve günümüzde de sosyal medyanın haber ve içerik üretiminin iş başında olduğunu görüyoruz. 

“Hakikat, ancak uzlaşılarla kısmi bir biçimde inşa edilebilir”

Post-truth’un gazetecilik meselesiyle ilişkisi nedir? 

Fenomenolojik toplumsal kuramlar hakikat, temsil, eylem ve anlam, yapı ve fail merkezinde bu ve benzeri sorunları çalışıyorlar. Bu meselelerin gazetecilik ve haber sosyolojisi çalışmalarındaki karşılığı 1980’lerde başlıyor esasında ama post-truth kavramı kullanılmadan tabii, o henüz ortada yok. Hep bir hakikat, gerçekliğin ve toplumsal faillerin yani işçilerin, kadınların, etnik azınlıkların vb. nasıl temsil edildikleri, onların gerçekliğinin nasıl inşa edildiği meselesi var hem gazetecilerin ve daha çok da toplumsal kuramcıların gündeminde. 

Gaye Tuchman bu sorulara “haberini ve habercilerin belirli uzlaşılarıyla gerçekliğin inşa edildiği”ni söyleyerek yanıt veriyor ve çeşitleniyor yanıtlar. Hakikat ve haber ilişkisi 25 yıldır benim de ana çalışma konularımdan olageldi ve bu doğrultuda çalışmalarımı da içeren “Haber, Hakikat ve İktidar İlişkisi” başlıklı edisyon kitabımı 16 yıl önce 2004’te yayınladım. Felsefi okumalarımın da yardımıyla vardığım teorik düzlem, hakikatin ancak toplumsal öznelerin sahip oldukları uzlaşılarla kısmi bir biçimde inşa edilebilir olduğudur. Bilgi üreten her tür kolektif insan etkinliği için geçerlidir elbette bu dediğim: Bilim, din, sanat, habercilik vb… Çok ayrıntısına girmek istemiyorum bu önermenin ancak deneyim alanına dair ürettiği bilginin kısmiliğini kabul etmeyenler, iyi birer bilgi işçisi olamazlar. 

“Etik bir sorumluluk”

Kısmiliği kabul etmek, o bilginin konusu olan insanlara bir sorumluluk hissetmek anlamına gelir doğrudan. Bu, etik bir sorumluluktur kuşkusuz. Habere konu edilen kişileri yapı bütünlüğünü tanımak, doğuştan gelen değerini kabul etmek ve insanı, haberdeki bir faile indirgememekle ilgilidir sorumluluğu gazetecinin. Bunu yapamadığı ölçüde, olup bitenlere dair doğru bildirim yapsa da haberciliği kötü bir habercilik olacaktır. Bugün artık gazetecilerin habercilik yaparken etik olarak öne almaları gereken ilkeler içinde “insancıllık” denilen yeni bir kavramın dahil olması tam da bu yüzdendir. Gazeteciler, yayınladıkları haberlerin sonuçları konusunda bilinçli olmak zorundadırlar. Yaptıkları haberin, kullandıkları görüntülerin ve sözcüklerin insanlara zarar verebileceğinin farkında olmalıdırlar. Gazetecinin işi, özünde, hakikatin büyük manzarasından derleyebildiği kadarını sunmaktır. Bu sunduğu manzarayla insanlara bir yaşama bilgisi de sunmuş olur; dünya nasıl bir yer, belirli toplumsal ilişkiler bizi hayatta nereye vardırır ya da vardırmaz, kendimizi ve başkalarını nasıl görmeliyiz vb… Dolayısıyla gazeteci, haber okurunu, izleyicisini bir hakikat alanına doğru çağırır, çeker. 

Hakikat sonrası kavramı, gazetecinin kısmi de olsa inşa ettiği hakikate dair çağrısını, bütünüyle insanların duyguları ve verecekleri tepkiler için yapmasını işaret eder. Hakikatin olmadığı, çarpıtıldığı, eksik bırakıldığı, indirgendiği haberde gazeteci okuruna neyi vaat edebilir? Sadece okurun kendi öz duygulanım alanını vaat edebilir: Öfkesi, merhameti, nefreti, kini, çatışması, gerilimi, korkusu… Duygu alanını tetiklemeye ve kişinin rasyonel, öz düşünümlü yaşayabilme olanağını elinden almaya yönelik bir inşa haline geliyorsa haberler günümüzde, üstelik de bu haberler çok izleniyor çok dolaşıma giriyorsa bir de, bu tam da hakikatin, olguya karşılık gelen bir doğrunun haberde bulunup bulunmadığının hiçbir öneminin neredeyse kalmaması nedeniyledir. 

Ajitatif bir içerik veriyorsunuz”

İnsanların duygu alanından başka bir şeyi hedeflemeyen habercilik, hakikat sonrası haberciliğidir. Mesele sadece haberde olgusal doğruluğun olup olmaması değildir yani; hakikat sonrası haberciliğinde bu yok zaten. Mesele olgusal olanı neyle ikame ettiğinizdir ki bu da duygular ve güdülerdir. İnsanlara bir olgunun birçok tarafını, çoklu nedensellik ilişkisini göremeyecekleri kadar ajitatif bir içerik veriyorsunuz post-truth haberciliğinde. Haberin yarattığı haz ve tatmin, haberin doğruluğunun önüne geçiyor. Gerçekten acayip bir şey bu, gazeteciliğin tarihsel misyonuna da kökenlerine de bir meydan okumadır. Bu meydan okumayı kim yapıyor? Yine gazeteciler, kendileri… Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, post-truth haberciliğine, anaakım medya kadar Türkiye’de alternatif medyanın anaakımdan kopma unsurlarının gerçekleştirdiği sözde alternatif habercilik biçimleri de dahildir.   

“Hakikat bugün geçmiştekinden daha önemli”

Koronavirüs günlerinde yaptıkları yardımlar üzerine iktidarın açıklamaları rakamların boyutları açısından akıl sınırlarını zorluyor. Mesela “Vefa Sosyal Destek Grupları 15,5 milyon evi ziyaret etti” diye bir açıklama var. Türkiye’de toplam hane sayısı 38,4 milyon. Yaklaşık yarısına ziyaret yapılmış. Yakın çevremden kimseye böyle bir ziyaret yok. Bu açıklamalardan çok var, sayılar havalarda uçuşuyor. Hakikatin önemsizleşmesinden mi faydalanıyorlar?

Hakikatteki olgusal doğruluk önemsizleşti. Bu kesin. Ancak hakikat bugün geçmiştekinden daha önemli hale geldi. Çünkü toplumsal bellek, olgusal kesinliklere ihtiyaç duyar kendini tarihsel olandan geleceğe taşıyabilmek için. Olgusal olan, doğruluk değeri taşıyan bilginin itibarı ve güvenilirliği daha merkezi hale geldiği için doğrulama yapıları ve sistemleri gazeteciliğe dahil oldu. Yani haberde doğruluk artık o kadar kayıp ki, doğruluğun varlığını veya yokluğunu kontrol etmek gerekiyor. Bu çok vahim bir şey gazetecilik açısından. 

Gazetecilik bu hale kısmen haberin çevrim hızının yani üretilmesi ile okunup izlenmesi arasındaki zaman çevriminin son derece kısalması nedeniyle geldi. Haberdeki doğruluk payı, hızla verilmesi zorunluluğuna yani gazetecilik rekabetine feda edildi. Böyle olacağı öngörülebilir bir şeydi; çünkü yeni medyanın içerik üretim ve tüketim hızı olağanüstü.  Kitle medyası da bu hıza yetişebilmek için parametrelerini uyarladı. Hız, doğruluğu götürdüğü kadar haberdeki derinlik boyutunu da götürdü. Haberler, yüzeysel bilgilerin yüzeysel sunumları haline geldi. Gerçek yaşama yön veren karmaşık neden sonuç ilişkileri, artık habere taşınamıyor. Böylelikle insanların gördüğü ve bildiği dünya da, daha indirgenmiş, daha yüzeysel, daha şablonik bir akış halini alıyor. Oysa öyle değil! Karmaşık, birçok dinamiğin birlikte hareket ettiği ve hatta çelişkili dinamiklerin çoğaldığı bir sistemde günümüz kapitalizmi. 

Bu sisteme itirazı olan toplumsal failler, çelişkinin derinleştirilmesini başaramıyor ve hatta göremiyor bile çelişkiyi. Toplumsal kesimler arasındaki çelişki ancak şiddet görünür hale getiriyor. Siyahlara, madenci ailelerine, trans bireylere, ekoloji mücadelesi verenlere, kadınlara, yaşlılara, doğaya yönelik şiddetin her türü haberlerde dolaşıma girdikçe, çelişkiyi somutlamakla birlikte aynı zamanda sıradanlaştırıyor, olağanlaştırıyor. 

Haberler artık sanki, kim nerede ne yapmış, kime ne olmuş bilgisinin toplumsal dolaşım kanalı değil, toplumsalın duygulanımlarının yönetildiği bir mecra. Toplumsal ilişkilerde nasıl bir duygulanım rejimi kurulmak isteniyorsa egemenler tarafından, o yöne doğru bükülüyor hakikat. Dolayısıyla doğru olmayan, gerçek olmayan, somut karşılığı olmayan birtakım bilgilerin dolaşıma girmesinden egemen kesimlerin açık bir yararı var. Akıl ve muhakemenin zayıflatıldığı her siyasal rejim, sermayenin lehinedir. Hissiyat alanının yönetimi, bugün, sermaye sınıfı için geçmişten daha fazla önem arz etmektedir çünkü toplumsal ve küresel zenginliği adaletsizce bile olsa bölüşmek istemediği yeni bir aşamaya gelmiş olabilir ve bu aşamada mücadeledeki grameri daha da sertleşecektir.  COVID-19 ile insanların yaşamlarına dair duydukları kaygı, ayakta kalmaya ilişkin kaygıları,  toplumsal hakikatin bir hissiyat rejimi zemini haline getirilmesiyle daha da alevlenmektedir. 

Şunu asla unutmamalıyız: Haber, başkalarının deneyimlerini belirleme gücü olanların pratiklerinin bir ürünüdür. Bu, sadece dünyanın herhangi bir yerindeki siyasal iktidara yakın habercilik yapanlar için değil, alternatif ya da bağımsız habercilik yapanlar için de böyledir. Mesele, haber kavramının işaret ettiği dünya bilgisinin, sıradan insanların deneyim alanını belirleme gücüdür. Bu güç, statükoyu tahkim edici veya onu alaşağı edici biçimde haber aracılığı ile harekete geçirilebilir. Siyasal iktidarlar karşısında haberciliğin rolü o nedenle kritik önemdedir: Öyle bir dünya resmedersiniz ki, içinde bir parça hakikat bulunmaz, ama insanların imgeleminde içinde yaşamayı istedikleri bir dünya olarak temsil edersiniz. Sayılar, insanlar, mekanlar, tarih, gelecek, her şeye yalan söyletebilirsiniz ve yalan üzerine kurulu bu post hakikat, sıradan insanın dünyası içinde kabul edilebilir hale gelir. Neden? Belirsizlik, sona eren düzenin ardından gelecek olanda kendisine ne olacağını bilememek, kaygı ve korku, hakikat ihtiyacını değil güvenlik ihtiyacını tetikler en çok. 

Demek ki hakikat bu kadar önemli esasında. Hakikat, bir toplumsallığa itirazları bastırarak, talileştirerek, sessizleştirerek,  kuşkulu bir statü vererek, toplumsal alanda kaygı ve endişenin yoğunlaştığı bir hissiyat rejimi tayin ederek geniş kitleleri yönetebilmek için önemsizleştirilmektedir. Daha iyi bir geleceğin somut olarak vaat edilemediği güncel kapitalizm koşullarında, en azından içinde bulunduğu koşullarda yaşamı sürdürebilme vaadiyle çıkılmaktadır geniş toplumsal kesimlerin karşısına. Bu “hiç yoktan iyidir”e razı olma halinin bedeli, hakikatin katlidir. Başta medya olmak üzere ama bizim de payımızın olduğu bir katliamdır.  

“Gazeteciler taraflara yeterince yer vermiyor”

Diğer yanda iktidarın farklı olan sesi bastırma çalışması var. Mesela bir başka açıklama şöyle: “İçişleri Bakanlığımız Türkiye’de COVID’le ilgili yalan haberlere ulaşmıştır. 11 bin provokatif bilgi paylaşan hesap görülmüştür. Bunların çoğunun FETÖ kaynaklı olduğu görülmüştür.” Bu açıklamada “yalan haber”, “provokatif bilgi”, “FETÖ” gibi anahtar tanımlar var. Hakikatin baskılanmasına örnek midir bu? Bu mekanizma nasıl çalışıyor? Başarısını sürdürebilecek bir taktik midir bu? 

Tabii dünyanın her yerinde siyasal iktidarın büyük payına sahip olanlar, bu iktidarın sürmesi için toplumsal antagonizmaları kaşırlar ve derinleştirirler. Baktığınızda Türkiye’de, ABD’de, Rusya’da, İngiltere’de ve pek çok ülkede örneğini görebiliyoruz. Çatışmacı siyaset, toplumsal ilişkiler alanındaki derinliği yüzeyselleştiren, çeşitliliği ise daraltan sonuçlar yaratır. Biz ve onlar ayrımının güçlendirilmesi, daima tarafların kendi varlığına yönelik bir tehdit algısı üretimi, gerçek gündelik ilişkiler alanında akla hayale gelmeyen düşmanca pratikleri yerleştiren, dayanışma ve birbirini anlama isteğini zayıflatan ve giderek de herkesin kendisine düşman olduğu duygusuyla yalnızlaşıp kapanan bireylerden oluşan bir toplumsallığı çıkarır karşımıza. Buna negatif toplumsallık diyebiliriz belki. Toplumsalın negatif tarzda inşa edilmesi sürecidir bu. Hep bir toplumsal uyumu bozan iç düşmanlar, ülkeye göz diken dış düşmanlar, beka kaygısı ile yaratılan toplumsallık türü bu. 

Haberler de bu toplumsallığın yaratılabilmesi için elverişli bir mecra sunuyor. Türkiye’de son yıllarda gazeteciler, habere konu olan taraflara yeterince yer vermiyorlar ya da çoğu kez tek bir tarafa yer veriyorlar. Bu, neredeyse bir gazetecilik rutini haline geldi. Oysa haberciliğin en temel ilkesi olayla, olguyla ilgili hiç değilse majör farklı tarafların sözüne yer verebilmektir. Zaten bunu yapmayarak gazeteci, hakikatin belirmesi ihtimalini ketlemiş oluyor. Siyasal iktidarlarla ilişkileri nedeniyle de hakikati türlü bilgi eksikleri ve yalan yanlış bilgilerle dilsiz bırakıyor. Dünyanın her yerinde siyasal iktidarlar hakikatin haberler aracılığıyla dile gelmesini bastırmaya, baskılamaya, yönlendirmeye mümkünse susturmaya çalışır. Hakikat, sınıf mücadelesinin olanca şiddetiyle sürdüğü toplumlarda yaşamaya çalıştığımızdır. Siyasal iktidar dediğimiz zaman lütfen daima öncelikle sermaye sınıfının iktidarını ve onun baskılama biçimlerini anlayalım. 

Güncel bir örnek verirsek, COVID-19’dan korunabilmek için dışarıda maske ve sosyal mesafeli ve sosyal izolasyonlu bir yaşamı öneriyorlar. Her gün geçimlik gelir sağlamak üzere dışarı çıkıp 10-12 saat dışarıda olmak zorunda kalan emekçiler için bunu yapmak çok zor. COVID-19 bulaşı yayıldığı zaman doğrudan bu dışarı çıkmak zorunda kalanlar sorumlu gösteriliyor. Oysa hakikat bu değil! Eğer sermaye ile emek arasında bugün farklı bir uzlaşı olsaydı, sınıfın örgütlü iktidarı olarak devlet, sosyal devlet işlevini yerine getirerek, emekçilerin geçimlik ücretlerini işbaşı yapmadıkları bu kriz koşullarında da ödemeyi üstlenebilirdi. Ancak öyle olmadı, insanlar işe gitmek zorunda kaldı. Haberlerde bu hakikat yeterince dile geliyor mu? Gelmiyor. Demek ki hakikatin baskılanması çok daha köklü ve görünmezleştirilen bir yerden başlıyor. Ardından sayılarla, toplum içinde çeşitli kesimleri düşmanlaştırıcı bir dil ile sürüp gidiyor. 

Buraya kadar hakikat sonrasının zaten fiilen öteden beri işbaşında olduğunu söylemeye çalıştım. Birkaç biçimde iş başındadır: 

  1. Hakikate dair tümel bilginin haber tarafından yakalanamayacağından dolayı, ki bu epistemik bir imkansızlıktır. 
  2. Sermaye ve emek arasındaki çelişkinin derinleşmesinden ve tarihsel mücadelenin şiddetle devam etmesinden ötürü.
  3. Gazetecilerin, haber olayı/olgusu ile ilgili bütün taraflara yer vermek, doğrulatılmamış bilgiye yer vermemek gibi temel pratiklerini hıza, siyasal iktidarla ilişkilerine, meta mantığına ve reytinge kurban ederek terk etmesinden dolayı.

Post hakikat nosyonu, bu imkansızlıklara fazladan ne eklemiştir? Haberciliğin akıl, mantık ve sağduyuya dayalı bir dünya bilgisi üretmesi yerine, insanların duygularını ve hissiyat alanını manipüle etmeyi öncelikli görmeyi ekledi. Bu, haberciler açısından da yeni ve yavaş yavaş içine yerleştikleri bir gazetecilik evresidir. Sonuçlarının toplumları zaman içinde nereye doğru götüreceğini yaşayarak göreceğiz.