İnsan Hakları

Savaş sırasında yaşamı seçmek

KATERYNA GLADKA

Savaş habersizce geldi. Aklınızdan her ne kadar sığınak veya “B Planı” geçse de, buna hazırlanamazsınız. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bir haftadan kısa bir süre önce arkadaşımla beraber Stockholm’deydik. Şubat ortasındaki durum daha az endişe verici görünse de son altı ay, bastırılamaz bir dağılma beklentisi ve psikolojik tükenme duygusuyla dolup taşmıştı. Tüm bunların sığabileceği daha fazla “alan” yoktu. 17 Şubat’ta, havayolu sigorta şirketlerinin savaş tehdidini öne sürerek, Ukrayna üzerinden uçuşları sigortalamayı reddetmeye başladığı sırada eve dönmek zorunda kaldık. Hepsi “önce” idi.

Açıkçası sigortacıların bu kararını, savaşın başlayacağına dair kesin bir işaret olarak kabul etmedim. Ancak beynim bunun ne demek olduğunu anladı: Bu tür eylemlere sebep olan sağlam bir istihbarat zaten var. Hava yolu şirketimizden bir temsilci, kalkıştan bir gün önce bize programa göre uçtuklarını ve Ukrayna’daki durumu yakından takip ettiklerini söyledi. Ve rahat bir nefes aldım.

Fırtına öncesi neredeyse fiziksel bir sakinlik hissettiğim Kiev’e döndük. Çeşitli uluslararası medya ve bazı yetkililerin öngördüğü “günlük işgal” şakalarının kol gezdiği sıradan hayatın taklidinin yaşandığı yere. Ancak Onur Devrimi zamanında ve Donbass bölgesinde savaşmaya devam eden aktivist Ukraynalılar için bu tür tahminler sürpriz olmadı. Ve her halükarda, biz Ukraynalılar, komşularımızın gerçekte daha iyi olduklarını düşünmeye meyilliyiz. Rusya’da yirminci yüzyılı yeniden yazmaya çalışan bir grup insanın aklındaki sürrealizmin bu boyutlara ulaşacağını hayal etmek zordu. Veya köklü savaş kurallarının tuzla buz olacağını.

İlk patlamalar sırasında uyuyakalmışım. Kaderin ironisi de bu, büyük çaplı savaşın başladığı haberlerine uyanmak. İçimdeki her şey eski bir bilgisayar gibi donmuştu. Başkalarının ne dediğini ve ne planladıklarını öğrenmek için evimin yakınındaki bir kafeye gittim. Ziyaretçilerin ve kafe sahiplerinin duyguları farklıydı- endişeli mizah, aile tahliye planları, kaotik tahminler ve birkaç gün içinde “davetsiz misafirleri” geri göndereceğimize dair tam güven. Kadınların gergin kahkahaları ve huzursuz bakışları, benim için gerçekten bir şeyler olduğunun ilk işaretiydi. Sonraki birkaç gün ve gece, dualarıma siren sesleri ve patlamalar eşlik etti. Sorduğumuz her “Nasılsın?” “Seni seviyorum” anlamına geliyordu.

Evhamlı biri değilim fakat vücudum sanki bir flash belleğe aktarırcasına tüm sesleri kaydediyordu ve ilk günler dehşet vericiydi. Eve isabet eden bir füzeden dolayı, bu şekilde ölmek mi? Genel olarak ölümü nasıl algıladığıma dair çok düşündüm ve gün geçtikçe arkadaşlarım ve meslektaşlarımla iletişimi kesmeden, her gece dua ederek tüm gelişmeleri kabul etmeyi öğrendim. Dördüncü günden itibaren kulak, sirenlere sert tepkiler vermemek için seslerin elli tonunu ayırt etmeye başladı. Köpeğim bile bizim Silahlı Kuvvetlerin hava savunma sistemleriyle püskürttüğü füzeleri ayırt edebilmeye başladı. Savaşın sesleri, monoton müziğimiz oldu. Ve olaylar geliştikçe korku da yok oldu, tıpkı 2014’te Kiev Maidan’da Hrushevskoho caddesinde kamerayla mermiler altında yürürken olmadığı gibi, bu durum da hiçbir özel duyguya neden olmadı. Aradaki tek fark, o zaman kötülüğü sabit bir noktada görebilirken, şimdi her an, her saniye ne olabileceğini, gecenin nasıl biteceğini bilmiyorsunuz.

Ölüm ve minnet

Ancak bir bakıma, savaşın iç kaynakları dış olaylardan daha güçlü. Basit bir ifadeyle: içimizde hangi savaş yürütülüyor ve neden?

Büyükannelerimizden İkinci Dünya Savaşı hakkında duyduğumuz veya filmlerde izlediğimiz her şey bir anda gerçekleşti. 24 Şubat’ta Ukrayna ulusu zor bir meydan okumayla yüzleşti: gerçeği kabul etmek. Kabul etmek ne demek? Her şeyden önce savaş, insanların öleceği anlamına gelir. Ve sadece askerlerin değil.

İkinci kabul seviyesi daha derin: hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Kazansak bile, her şeyi yeniden inşa etsek bile biz, hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağız. Geçmişte cehennem ve mucizeyi tatmış insanlar bundan nasıl korunabildiler? Bir gün içinde hem cehennem, hem mucize. Her gün.

Bu bizi ölüm üzerine düşünmeye geri götürür. Ölüm, geçmişe, eski gelenek ve alışkanlıklara veda etmek ile ilgilidir. Ölüm, geçmişi geçmişte bırakmaya zorlar. Gördük ki duvarlar, akrabalar, sofradaki yemek ve hareket özgürlüğü daima sahip olduğumuz şeyler değilmiş.

Benim panzehirim basit: Minnet. Burada ve şimdi sahip olduğumuz her şey için minnettar olmayı öğrenmeliyiz. Uzun yıllar boyunca, politikacılardan en güçlü manevi öğretmenlere kadar çeşitli ikonik figürler Ukrayna’ya geldi. Çoğunluğu benzer bir duyguyu dile getirdi: burası, büyük potansiyele sahip bir ülke. Ama bu potansiyeli kullanabilmek için onu takdir edebilmeniz, bunun için minnettar olmanız gerekir. Yine de bireysel ve toplu olarak, doğal yeteneklerimizin ve değişimlerimizin çoğunu hafife almaya devam ettik.

Ölüm konusunda ikinci bir düşünceye vardım: Yaşama kararı, başkasının veremeyeceği içsel bir karardır. Her insan kendisi için yaşama ve hayatta kalma arzusunu yaratır. Sanıyorum ki herkes Victor Frankl’ın hikayesini hatırlıyordur. Her dakika ölmek için kaç fırsatı vardı? Pek çok. Ancak insan iradesinin kökeninin ne olduğunu ve yaşamı seçmenin ne anlama geldiğini derinlemesine analiz etmektedir.

Mart ayının başlarında, Harkov’da annesi ve küçük kızıyla birlikte bir evin bodrum katında bombardıman altında oturan bir adamın hikayesini kaydediyordum. Grad roketlerinin her gün vurduğu şehri terk etmediler. Onunla bu koşullar altında (21. yüzyılın savaşı, bir bomba sığınağında, saldırı altında ama internet ile oturuyorsunuz) konuştuk. İlk başta şöyle dedi: Harkov’u terk etmek imkansız. Bununla sadece dış tehlikeden değil, içsel imkansızlıktan da bahsettiği çok açıktı. Kendiniz ve aileniz için korku, duygusal bir felç hissi. Ama bir anda, bir şeyler değişti, içinde yeni bir karar doğdu: ya buraya bağlanmaz ve şimdi kaçarsam. Ertesi gün, kızıyla beraber Batı Ukrayna’ya, ardından yurt dışına kaçmak için şehri terk etmeyi başardılar. Böylesi bir karar, her şeyin kolay geçeceği anlamına gelmez. İçeriden bir karar meselesidir-yaşamaya devam etmek. Yaşamaya devam etmek için mutlak bir kesinlik.

Tufandan Sonra

Herkesin bu savaşla ilgili farklı deneyimleri var. Bazıları saldırı altındayken kaçtı, bazıları nispeten sessiz bir yerde kaldı, bazıları akrabalarını veya evcil hayvanlarını kurtardı, bazıları ise sığınakta doğum yaptı. Tüm deneyimleri tek bir resimde birleştiremeyiz, ancak bu gerçekliğin nasıl çalıştığına dair iki ilke çıkarabiliriz.

Birinci ilke: Herkes, kendini bulması için gereken koşullarla tam olarak yüzleşir. Hiçbir şey tesadüfen olmaz.

İkinci ilke: Bugün Ukrayna’daki birçok insan ağır, olumsuz ve yıkıcı duygular karışımı bir kokteyl yaşıyor: öfke, saldırganlık, nefret, çaresizlik, intikam, yas ve daha nicesi. Her şeyi içimize atmak yerine ağlamaya ve bağırmaya yönelik anlaşılır bir dürtü hissediyoruz. Yeni ve ilerici bir ülkeyi nefret üzerine inşa edemeyiz. Kötülüğün içkin bir kendine yeterliliği yoktur. Daima iyiye dahil olur ve adeta eğimli bir ayna gibi görüntüyü çarpıtır. Bu savaş sadece Rus işgalcilerle ilgili değil, aynı zamanda bizim nasıl yaşayacağımız ve kendimizi nasıl geliştireceğimiz ile ilgili. Nuh’un gemisi tufandan çıktığında, biz sonrasında ne yaratacağız?

Birçok insanın, tahmin bile edemeyeceği tecrübe ve fırsatlar deneyimlemesi mümkün olacak: keskin sezgiler, telepati, yaşamın kökenleri ve hayatın anlamı ile ilgili netlikler. Ayrıca, her zaman o anın “dünyevi” ihtiyaçlarına odaklanan insanlar olacaktır. Gönüllü noktaları oluşturuyorlar, yiyecek taşıyorlar, ilaç alıyorlar ve tabii ki savaşıyorlar. Tüm bunlar, Plato’nun Devlet kitabında anlatıldığı gibidir. Savaşçılar, filozoflar ve hükümdarlar var. Herkesin de fikri kendisine. Bu rollerin hiçbirini küçümsememek ise önemlidir.

Bu rollerin her birinde nefret kesinlikle yardımcı değil. Nefret etmeyi bırakmak, haklı çıkmak anlamına gelmez. Suç isimlendirilmeli, sorumluluk kabul edilmelidir. Ancak nefret asla beslemez, içten yok eder.

Erkek, Kadın ve Savaş Dersleri

Bir buçuk yüzyıl önce, eril yaşam tarzı sadece toplumda vatanseverliği ve verimliliği değil, aynı zamanda askeri eylemlere uzun vadeli katılımı da öngördü. Bir adam bu eylemlerden kurtulursa, geri kalan günlerini zihinsel ve sağlık sorunlarıyla geçirmeyi bekleyebilirdi. Tabii ki bu çok genelleştirilmiş bir tablo, ancak enerji hafızası gibi genetik hafızanın da silinmesi zordur.

Kadın doğası ise “yaşa, koru, alan yarat” odağıyla unutmamamıza, hayatı seçmemize yardımcı olabilir. Bu erkek/kadın dinamiğini doğada her yerde görüyoruz. Erkeklerde; dışa yönelim, verme. Kadınlarda; içe yönelim, alma.

Kiev’den sınıra kaçtığım tenlerin birinde 55 yaşlarında bir kadın fark ettim. İşgalciler tarafından yok edilen, doğudaki Volnovakha kasabasından buraya bir günden fazladır araba kullanıyordu. Günden güne, insani yardım koridoru aracılığıyla insanların kasabayı terk etmelerini engellediler. Sonunda, bir mucize gerçekleşti. Yorgundu, gergindi, yemek yiyemiyordu ve çay bile içmemişti. “Adrenalin etkisinde yeni bir yaşam aşaması” diye tekrarladı. Kendine gelmesinin, her şeyin değiştiğini kabul etmesinin ve gelecek yaşamının sorumluluğunu üstlenmesinin ne kadar zor olduğunu izledim.

Kadınların farkındalığı, yaratma ve yardım etmek için var olma dürtüsü- eninde sonunda geri dönmek istediğimiz anavatan burası.

Trenimdeki o kadın gibi çoğumuz haftalardır adrenalin etkisinde yaşıyoruz. Yorgunuz. Bu tür koşullar altında duygusal sıkıntı ve tükenmişlik hissi kaçınılmazdır. Ancak sadece katlanmak değil, aynı zamanda içimizdeki savaşa da son vermeyi öğrenmek savaşın bir dersi olarak duruyor. Ukrayna için bir sonraki aşama, temel ruh değişikliğine yol açacak.