Nurcan BaysalYazarlar

‘Su hakkına, susma’

NURCAN BAYSAL

Gözeleri avuçlarından kaynayan Fırat ve Dicle.
Sütbeyaz çağlayan Munzur’dan şavkını esirgeme.
Yüz çevirme kurşun ağırlığı sancıma.

Dizelerinde Dicle ve Fırat’a seslenen kişi Cengiz Sinan Çelik. Çelik 25 yıldır cezaevinde olan politik bir mahkum. 1974 Hozat doğumlu. 1997 yılında siyasi nedenlerden dolayı tutuklanarak müebbet hapse mahkum ediliyor. Gözaltında gördüğü işkencelerden dolayı epilepsi hastalığına yakalanıyor, sık ve uzun süreli epilepsi nöbetleri geçiriyor. 2010 yılında mesane kanseri teşhisi konuluyor. Cezaevinde düzenli tedavi göremiyor. 2016 yılında mesane kanseri ameliyatı olduktan bir gün sonra Metris R Tipi cezaevinde, aynı cezaevinde kalan adli bir tutuklunun saldırısına uğrayarak 22 yerinden yaralanıyor. Saldırıda kuyruk sokumundaki kemik kırılıyor. Sol ayağına platin takılıyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum yaşamaya başlıyor.

Vücudunda şarapnel parçaları ve birçok ciddi hastalığı bulunan Çelik için ailesi ve sivil toplum örgütleri defalarca çağrı yapmasına rağmen ne tahliye ediliyor ne de tam teşekküllü bir hastanede olması sağlanıyor. Cengiz Çelik, hastanelerden birçok kez rapor almasına, Adli Tıp Kurumunun 2010’da “Cezaevinde tek başına kalamaz ve kontrol altında tutulması gerekiyor” raporuna rağmen tahliye edilmiyor. Çelik, bayıldığında biri onu görüp müdahale etsin diye açık havalandırmaya çıktığı zaman kameraların önünde beklediğini belirtiyor.

Geçirdiği uzun epilepsi nöbetlerinden dolayı pazartesi günleri olan telefon görüşmeleri hakkı sık sık aksıyor. Covid-19 nedeniyle, cezaevi görüşmelerinin uzun süredir yapılamamasından dolayı ailesi, son iki yıldır epilepsi hastalığı ve kanserin ne boyuta ulaştığına dair bir bilgiye sahip değil. Cengiz Çelik, tüm bu yaşadıklarına şiir ile direniyor. Görüştüğüm kardeşi Nesrin Çelik, şöyle anlatıyor abisini ve direnme şeklini: “Bütün bu yaşananlara rağmen abimin tek nefes aldığı yer şiirleriydi. Ama onlara da sürekli tutunamıyordu. Abim çocukluğundan beri sürekli şiir yazar, birçok yerlere gönderir, ödüller alır, ödüllerini ben almaya giderdim. Uzun süredir bir şiir kitabı çıkarmak istesek de cezaevi gündeminin sürekli değişimi, kendisinin sürekli epilepsi nöbetleri geçirmesinden dolayı çıkaramamıştık. İçeride moral kaynağı ve nefes alabileceği tek şeyin şiirleri ve resim çalışmaları olduğunu bildiğimiz için şiir kitabını çıkarmaya karar verdik.” 

Tabi kitabı yazmak gibi yayımlamak da kolay olmuyor.  Kitabın çıkması da birçok engelle karşılaşıyor. Yayınevi ile bir diyaloğa giremiyor, disiplin cezası olarak üç ay telefon görüşmeleri yasaklanıyor, kitap yayınlandıktan sonra eline verilmiyor, iki ayda sadece bir kitap zorunluluğu yürürlüğe konuluyor. Kısacası Çelik, kendi kitabına bile ulaşamıyor.

Cengiz Çelik bu durumdaki tek mahkum değil elbet. İnsan Hakları Derneğinin (İHD) geçen Aralık ayında yaptığı basın açıklamasına göre, 2020 yılı başından 2021 Aralık ayına kadar yedisi infaz ertelemelerinden kısa bir süre sonra olmak üzere en az 59 hasta mahpus yaşamını yitirdi. Açıklamanın devamında şunlar belirtiliyor: “Türkiye’nin hapishane rejiminin en önemli sorunlarından biri de hasta mahpusların yaşamış olduğu hak ihlalleri geliyor. Türkiye hapishanelerinde tespit edebildiğimiz kadarıyla 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor. Elbette ki bu sayı, hastaların çok az bir kısmına tekabül ediyor.

Ceza ve Tevkifevleri hasta mahpuslarla ilgili bir veri paylaşmadığı için net sayılara ulaşılamamaktadır. Hapishanelerde; yaşlı mahpuslar, ağır kalp ve kanser hastaları, çoklu kronik rahatsızlıkları bulunanlar, ağır psikolojik rahatsızlıkları olanlar ve yaşamını tek başına devam ettiremeyen yüzlerce hasta mahpusun ne tedavileri yapılabiliyor ne de infazları erteleniyor. Hasta mahpuslar, hapishanelerde tedavi olanaklarından mahrum bırakılmakta, tedavilerinin hapishaneler dışında gerçekleştirilmesi için yapılan başvurular çoğu zaman reddedilmektedir.”

Birkaç hafta önce Ramazan Turan isimli bir mahkum daha cezaevinde yaşamını yitirdi. Ramazan Turan’ın cenazesinin hastanede yıkanması engellendi. Van kayyımı cenaze aracı ve tabut vermediği için ailesi marangozdan tabut yaptırmak zorunda kaldı. Zulüm burada da bitmedi. Van’dan Hakkari’ye götürülen cenazenin dini vecibeleri için çağrılan imam, Diyanetten talimat almadığını belirterek cenazeye gelmedi. Bu zincirleme hak ihlalleri bu ülkenin yasaları, anayasası ve tabi olduğu uluslararası antlaşmalar açısından suç oluşturuyor, ancak tabi artık tüm bu yasa ve anlaşmalar bağlayıcı belge olma özelliğini Türkiye’de çoktan yitirdiler. Mahkumların yaşamı, cezaevlerinde keyfi uygulamalara terk edilmiş durumda.

Cengiz Sinan Çelik’e dönelim. Ayrıntı Yayınları’ndan basılan yeni şiir kitabı Serdestan’da Çelik her ne kadar arafı yitirdiğini belirtse de hala “burada” olduğunu hepimize tekrar hatırlatıyor: 

Kan ter içinde uyandım!
Karanlıktaydım.
Her yanım bağlıydı urganla.
Urganlarla bağlı ölülerin arasındaydım.
Adımı duydum sesimden, kaldırmak istedim başımı : Taştı…
Ne soğuk ne sıcaktı: Küldüm ve kemik!
Avcumda kırılmış bir parça ekmekle siy’ah’tım!
SiyAh ve ölü…
Yitirmiştim arafı…

Biz görmesek de seslerini duymasak da onlar buradalar. Hapishanelerde yüz binlerce mahkum seslerini duyurmaya çalışıyor. Kimi şiirle, kimi mektupla, kimi edebiyatla, kimi sanatla. Bizlere de onları duymak düşüyor. 

Dönme yüzünü kendine.
Bağır sesini!
Ne can kalır susarsan ne hançeren.
Ben olursun!
Kil ve küle mahkûm!
Su hakkına, susma…

Yazıyı yazdıktan sonra bazı medya kuruluşlarında geçen kısa bir haber görüyorum: “Diyarbakır Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Seyithan Ay 29 yıl 8 aydır cezaevinde. 17 kilo kaybeden, konuşmakta ve nefes almakta zorluk yaşayan tutuklu Seyithan Ay’ın ameliyatı ve tedavisi ‘siyasi tutuklu’ olduğu gerekçesiyle sonlandırıldı.”

Su hakkına, susma…