İnsan Hakları

Tahir Elçi Davası: “Arkamızda ne devlet gücü ne de devlerin gücü var”

Canan Coşkun

Diyarbakır – Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin Kasım 2015’te öldürülmesiyle ilgili üç polis ve bir PKK’lının yargılandığı davaya bugün Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Duruşmayı HDP Milletvekilleri Dersim Dağ ve Mahmut Tuğrul, DBP Eş Genel Başkanı Saliha Aydeniz, CHP Genel Başkan Yardımcısı Özgür Özel, milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Alpay Antmen ile çok sayıda insan hakları savunucusu izledi. Duruşma salonuna COVID-19 önlemleri kapsamında yaklaşık 80 seyirci kabul edildi.

Sanık avukatlarının olay yerinde keşif yapılması talebinin daha sonra değerlendirilmesine hükmeden mahkeme, sanıkların tutuklanması talebini reddetti ancak sanıklara yurt dışına çıkış yasağı koydu. Bir sonraki duruşma 14 Temmuz 2021 tarihinde görülecek.

Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi’nin katıldığı duruşmaya sanık polisler Mesut Sevgi, Fuat Tan ve Sinan Tabur, Malatya, Hatay ve Elazığ’dan Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla katıldı. Mahkeme başkanı, duruşma başlarken bir önceki celse reddedilen davaya katılma taleplerinin şüpheli sorgularından sonra alınması kararından geri döndüklerini söyledi ve sözü Türkan Elçi’ye verdi. Elçi’nin beyanı bir önceki duruşmada mahkeme başkanı tarafından engellenmişti. Katılma talebine ilişkin söz alan Elçi şunları söyledi:

Türkan Elçi: “Arkamızda bizimle sürekli beraber yürüyen ölülerin sesleri var, hepsi o kadar”

“Bilindiği üzere 132 gün önce bu salonda uzun yılların ardından açılan bir cinayet dosyasının adalet arayışının ilk adımları atılacaktı, umutluyduk. Beş yılı aşkın bir zaman da geçmiş olsa umutluyduk. Toplumda yaşadığımız genel atmosfer düşünüldüğünde umut sözcüğü çoğu insan için inandırıcılığını yitirmiş olabilir, fakat gerçek bir mağdur hiçbir zaman umut etmekten vazgeçmez, vazgeçemez. Çünkü umut onların yaşam dayanağıdır. Çoğu kayıp yakınından dinlediğim hikâyelerde gidenlerin günün birinde kapıdan içeriye gireceklerine, geri döneceklerine inandıkları gibi ben de adaletin tecelli etmesi gerektiğine hep inandım.

132 gün önce ‘adalet dağıtıcısı olarak addedilen makamınıza saygımız var, çünkü mağdur vekili olarak yapılan haksızlıkların adaletle buluşması için hukuka inanan bir insanın ruhunun mahkeme duvarlarında izi var’ şeklinde meramımızı anlatacaktık. Fakat saygı duyduğumuz makam bizi dışarıya atmakla tehdit etti. Makamınıza birilerini salondan atma olanağı tanındığını bilebilecek durumdayız. Fakat bir yetki, vicdani ve empati gibi değerlerden uzaklaştığında ortada iletişimi koparacak ve güveni sarsacak bir güç kalır. Oysa hukuk düzeni, güven duygusu içinde bir yaşamı vadeden bulunmaz bir nimettir. Benim gibi bir mağduru dışarıya atmakla tehdit etmek oldukça kolay bir davranıştır. Çünkü arkanızda bir mülkün devasa gücü var. Bizim arkamızda ne devlet gücü ne devlerin gücü ne de sırtımızı yaslayacağımız duvarlarımız var. Bizimle sürekli beraber yürüyen ölülerin sesleri var, hepsi o kadar. Fakat bu da bilinmelidir ki bir mülk ancak ve ancak adaletle güçlenir, adaletle ayakta kalabilir. İnsan evlâdı var olalı peşine düşüp bulmaya çalıştığı en önemli ortak değerlerin başında adaletin geldiği de unutulmamalıdır. Albert Camus’un anlatımıyla ‘İnsanlar, herkeste herkesçe benimsenen ortak değere dayanamıyorlarsa, insan için insan anlaşılmaz kalıyor demektir.’

Adaletin gerçekleşme olanağı bu salondadır, onu gerçekleştirme yükümlülüğü de bu makama düşmektedir. Aynı zamanda bu makamın, yükümlülüğünü yerine getirirken objektif olduğu kanısını uyandırmak zorunluluğu  vardır. İlk duruşmada usul tartışması hususunda gösterilen direnç, sanıkların salonda hazır bulundurulması konusunda da gösterilmiş olsaydı, yargılamanın sıhhatle yapılmasının olanakları yaratılsaydı, taraflara objektif yaklaşıldığına, adaletin tecellisi için gayret edildiğine kanaat getirilecekti. Zımni de olsa bir yargıç, taraflara meylini hissettirdiğinde eşitlik ilkesinin varlığından söz etmek ne derece doğru olacaktır? Bir yargı makamı kendini adaletin hizmetinde değil de devletin bir memuru olarak görüyor ve sanık sandalyesinde devletin menfaati için çalıştığını iddia eden polisleri yargılama hususunda hassas davrandığını hissettiriyorsa bunun keyfi bir yaklaşım olduğu, keyfiliğin vicdanları yaraladığı da bilinmelidir.

Bir yargıcın meylini hissettirme konusunda Hz. Ömer Ebu Musa’ya gönderdiği mektupta şöyle der: ‘Duruşma salonundaki yerlerinde ve duruşma anındaki bakışlarında taraflara eşit muamele et ki onlardan zengin olanlar adaletsizlik yapacağı zannını hissetmesinler, zayıf olanlar da adaletsizliğe uğrayacaklarını hatırlarına getirmesinler.’ Yargıcın tarafsız olması kadar tarafsız görünmesinin hissettirilmesi de önem arz eder ve bu nedenledir ki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 10. maddesi şöyledir: ‘Herkesin hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine suç yüklenirken tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık  olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.’ Yargı makamından tarafsız, objektif, bağımsız ve başkalarından farklı tutulmamayı istemek de biz vatandaşların en doğal hakkıdır ve adil yargılanma hakkımızın temelini oluşturmaktadır.

Bugün bizi bu salonda bir araya getiren cinayet dosyasında maktul olarak yer alan, koca bir şehrin baro başkanı, ömrünü cezasızlıkla mücadeleye adamış Tahir Elçi; toplumun kaosa sürüklendiği, sokaklarda bombaların patlatıldığı, silahların gece gündüz susmak nedir bilmediği, masum insanların zarar gördüğü bir gidişata hiç kimsenin cesaret edip dur diyemediği bir anda sadece kendi insani duygularının etkisiyle ve savaşa karşı durmak gerektiğine olan inancıyla son sözlerini dile getirdiği anda katledildi.

Ölümler karşısında kendini sorumlu hissetmesi bana Karl Jaspers’ın bu sözlerini hatırlatır: ‘İnsanlar arasında insan olmalarından gelen bir dayanışma vardır ve bundan ötürü herkes dünyadaki her adaletsizliğe ve yapılan her yanlışa karşı sorumludur, bilhassa da kişinin tanıklığında işlenen yahut bilmiyor olamayacağı suçlara karşı. Bunları önlemek için elimden geleni yapmıyorsam ben de suç ortağıyım demektir. Diğer insanların öldürülmesini önlemek için hayatımı tehlikeye atmamışsam, sessiz kalmışsam, kendimi hukuken, siyaseten ve ahlaken hiçbir şekilde anlaşılamayacak bir biçimde suçlu hissederim, tüm bunların ardından hala yaşıyor oluşum bana kefareti ödenemez bir suçluluk yükler.’

Bugün ben de bu salonda bunu içtenlikle dile getirmek isterim ki; bir insan olarak insanların ölümünden duyulan mahcubiyeti yüreğinde hisseden bir baro başkanını katledenlerin cezalandırılması yönünde mücadele etmememiz de bize kefareti ödenemez bir suçluluk yükleyecektir. Bu talep bir eşin talebi olduğu kadar, bir suçun cezasız kalmaması için sıradan bir vatandaşın insani bir talebi olarak da kabul edebilirsiniz.

Yaşanan insanlık dramının karşısında kendini sorumlu hisseden birinin, kaosa mahal verecek şiddet dilini reddederek savaşa karşı olduğunu, savaşın taraflarından  çekinmeden samimiyet ve cesaretle dile getirdiği esnada katledilmesi toplumda yankı bulmuş, ölümü esefle karşılanmıştır.

Bugün bizi bu salonda bir araya getiren cinayetin acısını dile getirip faillerin cezalandırılmasını talep ettiğim kadar bu menfur cinayetin, toplumun üzerindeki tezahürünün de göz ardı edilmemesi gerektiği hususuna dikkat çekerek adaletin tecelli edeceği beklentisinin toplumun umudu haline geldiğini de belirtmek isterim.

Sonu bir mabedin ayakları altında dramla biten bir senaryonun yazarlarının bulunup cezalandırılması huzur ve güven içinde bir ülkede yaşamamız açısından elzemdir. O daracık sokakta başrolleriyle, figüranlarıyla oynanan oyunun senaristinin, yönetmeninin, kurşunu sıkanın bilinemeyeceği veya işlenen suçun taksiren olduğu inandırıcı değildir. Hukuk devleti ilkesi gereği, yaşadığımız mağduriyetin hukuksal çözümünü yargı mekanizmasına bırakmayı gerektirir. Yetkililerin yaşanan mağduriyet karşısında sessiz kalması, olanakların adaletin tecellisi için kullanılmaması, hukuka ve makamlara olan güveni zedeler.

İşlenen cinayetle kanayan yaranın onarılma görevinin yargıya düştüğü, kamu düzeninde karşılaşılan her türlü haksızlığın yargı makamlarınca çözülebileceği, adaleti tesis edebilme rolüyle toplumsal barışın ve huzurun sağlanacağı unutulmamalıdır. Yargı toplumsal yaraları adaletle onarma işleviyle mükelleftir. Yargı makamlarının adalet dağıtıcısı olarak tanrısallaştırılmış işlevini yerine getirmemesi, suçluların cezalandırılmaması neticesinde yargı hanesinde tarih boyunca hatırlanacak bir leke olarak yerini alacaktır.”

Türkan Elçi’nin beyanından sonra Tahir Elçi’nin ağabeyleri Ömer Elçi ve Mehmet Elçi söz aldı. İkisi de şikâyetçi olduğunu ve davaya katılmak istediğini söyledi.

Cihan Aydın: Bu bir yüzleşme davası

Elçi’nin ağabeylerinden sonra avukatları söz aldı. Avukatlar Beydağ Tıraş Öneri ve Benan Molu davaya katılma talebinde bulundu. Tahir Elçi’nin 15 Ekim 2015’te Ahmet Hakan’ın CNN Türk’te hazırlayıp sunduğu Tarafsız Bölge programına katılmasından sonra ölüm tehdidi aldığını ve hakkında çok hızlı bir şekilde dava açıldığını hatırlatan avukatlar, cinayete ilişkin davanın ise yavaş ilerlediğini vurguladı. Diyarbakır Barosu Başkanı Cihan Aydın da bu davanın bir yüzleşme, cezasızlığa karşı verilen bir mücadele davası olduğunu söyledi. Aydın, Elçi davasındaki cezasızlığın benzerini Hrant Dink davasından bildiklerini belirterek, insan hakkı savunucularının ve baroların bu davanın mağdurları olduğunu kaydetti ve Diyarbakır Barosu adına davaya katılma talebinde bulundu. Tahir Elçi Vakfı, Gaziantep, Van, Mardin, Şanlıurfa, Ankara, Şırnak baroları, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Özgürlük için Hukukçular Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği ve İnsan Hakları Derneği de davaya katılma talebinde bulundu. 

Hak savunucularının katılma talebine ret

Katılma taleplerinin alınmasından sonra sanıklara görüşü soruldu. Sanıklar takdiri mahkemeye bıraktı. Sonra duruşma savcısına görüşü soruldu. Savcı, Elçi ailesi ve Diyarbakır Barosu’nun suçtan doğrudan zarar gördüğü gerekçesiyle davaya katılmasına, diğer taleplerin ise reddine karar verilmesini istedi. Mahkeme, Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi, ağabeyleri Mehmet Elçi ve Ömer Elçi’nin yanı sıra Diyarbakır Barosu’nun da davaya katılma talebini kabul etti, diğer talepleri ise reddetti.

Sanık polis Tabur: Yaralandığım için şikâyetçiyim

Daha sonra sanıkların sorgusuna geçildi. İlk ifadeyi sanık polis Sinan Tabur verdi. Olayda yaralanan Tabur, ifadesinde şunları söyledi:

“Olay günü haber merkezinin anonsuyla dört ayaklı minarede görev aldım. Yaklaşık 25 metre uzaklıktaydık oraya. Meydandan silah sesi gelince silahın ağzına mermiyi verdim. Silah seslerinden önce koşanları gördüm ve iki el ateş ettim. Peşinden koşan kişi de beni 4-5 metre geçtikten sonra ateş etti. Karın boşluğumdan yaralandım. Benim bulunduğum yer duvara 1-2 metre uzaklıktaydı. Toplam altı el atış yaptım. Benim bulunduğum yerden minarenin ayakları bile görünmüyordu. Tahir Elçi’yi görmedim. Hedef gözeterek ateş ettim. Silah seslerinden sonra zaten herkes çekilmişti, sokakta kimse yoktu. Yaralandığım için şikâyetçiyim ve davaya katılmak istiyorum.”

Tabur, konuştuktan sonra avukatlar çapraz sorguya geçti. Tabur, avukatların sorusu üzerine sokakta istihbarat şubeden bildiği kimseyi görmediğini, tüm sivil polisleri tanımadığını, kendisinin bulunduğu yerden Tahir Elçi’ye doğru ateş edemeyeceğini söyledi. Tabur, idari soruşturma geçirmediğini, yalnızca yaralandıktan sonra müfettişlere ifade verdiğini belirtti. Soru üzerine dökümcüler sokağında başka polisler olduğunu söyleyen Tabur, bunların kim olduğunu yaralandığı için tarif edemeyeceğini kaydetti. Tabur’a iddianamede TEM Şube’de görevli ekip amir vekilinin “olay anında ısrarla vatandaşların ve polislerin hedef olmaması için yüksek sesle atış yapılmaması” şeklinde ifade verdiği hatırlatıldı ancak Tabur böyle bir şey olmadığını söyledi. Sivillerin olduğu bir yerde nasıl ateş edileceği ile ilgili özel bir eğitim almadıklarını da ekledi. Tabur’un avukatı da müvekkilinin fail değil mağdur olduğunu söyledi.

Sanık polis Sevgi: Basın açıklamalarında güvenlik eksenli bir iş yapmıyoruz

Tabur’dan sonra sanık polis Mesut Sevgi’nin sorgusuna geçildi. Sevgi, şunları söyledi:

“Bizim oradaki görevimiz kayıt yapmaktı. Basın açıklamasının bitimine doğru bir ihtiyar adam geldi. Başkanla (Tahir Elçi) konuştular. Başkanla benim aramda 1-2 metre mesafe vardı. Konuşma bitmeden önce sokağın başından silah sesi geldi. Geri dönüp baktığımda iki kişinin koştuğunu, birinin silahlı olduğunu gördüm. Önce ayaklarının olduğu yere ateş ettim. Tahir Elçi atış alanımın dışındaydı o esnada. İki ya da üç el atış yaptım. Mermim azdı, şarjörüm bitti. O sırada istihbarat şubeden bir polisi yerdeydi, onun silahını aldım. Tahir Elçi’nin vurulma anını görmedim. Herkes ambulans ve silah istedi ama kimse başkana yardım etmedi. İhtiyar adamla konuşma yaparken biz not alıyorduk. Güvenlik eksenli bir iş yapmıyoruz basın açıklamalarında.”

“Hedef olduğum için atamam yapıldı”

Sanığın çapraz sorgusunda avukat Mahsuni Karaman, olay yaşandıktan sonra Sur İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne çağrılıp çağrılmadıklarını sordu. Sanık polis hatırlamadığını söyledi. Sanık polis 2016’nın başına kadar Diyarbakır’da görevli olduğunu söylediği için avukat Neşet Girasun, diğer sanık polis Sinan Tabur’un 2019’a kadar görevde olduğunu, kendisinin neden hemen başka yerde görevlendirildiğini sordu. Sanık polis de “Hedef olduk, bunlar vurdu dediler o yüzden hemen atamam yapıldı” dedi. Avukat Erkan Şenses’in “Olay yerinde Tahir Elçi yerine bir emniyet müdürü olsaydı onu korur muydunuz” sorusu üzerine ise sanık polis “Devlet büyüklerini korurken o prosedürü uygularız” dedi.

“Görüntüleri olay akşamı izledik”

Sanık Mesut Sevgi’den sonra sıra sanık Fuat Tan’a geçti. Tan şunları söyledi:

“Olay günü saat 10.15’te sorumlu olduğumuz amir tarafından arandım. Dört ayaklı minarenin önünde baro tarafından açıklama yapılacağını ve ekibimi orada görevlendirmemi söyledi. Mesut ve Halil’le oraya gittik. Basın açıklaması 10.30’da başlayacaktı. Bir basın mensubu beklendiği için saat 10.40’ta başladı. Açıklamadan sonra Tahir Elçi yaşlı bir teyzeyle konuştu. Teyze ayrılınca yaşlı bir amca geldi. Elçi onunla konuşurken bizim bulunduğumuz yere doğru silah sesleri geldi. İki şahıs bize doğru geliyordu. Bir tanesi silahlıydı ve bize doğru ateş etti. Mesut’a doğru gelince ona ateş etti. Şahıs sonra yönünü değiştirdi. Benim hedefime girince ateş ettim ama kaç el olduğunu hatırlamıyorum. O sırada etrafta kimse yoktu. Sinan Tabur’un yaralı olduğunu gördüm. Sonra ambulanslar geldi. Tahir Elçi’nin vurulduğu anı görmedim.”

Sanık Tan, çapraz sorgusu sırasında görüntüleri olay akşamı izlediğini söyledi. Avukat Tuğçe Duygu Köksal da kimle ve nerede izlediğini sordu. Sanık polis de TEM Şube’de sanık polislerden Mesut ile birlikte izlediğini söyledi. Bunun üzerine olay tutanağının neden akşam 21.00’de tutulduğu soruldu. Sanık Tan, bilmediğini söyledi. 

Sanıkların tutuklanması talebine ret

Mahkeme ara kararında firari sanık Uğur Yakışır’ın yakalanmasının beklenmesine, iki gizli tanığın sesleri ve görüntüleri değiştirilerek duruşmada dinlenmesine, olay hakkında bilgisi olan beş tanığın duruşmaya çağrılmasına karar verdi. Sanık avukatlarının olay yerinde keşif yapılması talebinin daha sonra değerlendirilmesine hükmeden mahkeme, sanıkların tutuklanması talebini reddetti ancak sanıklara yurt dışına çıkış yasağı koydu.

Bir sonraki duruşma 14 Temmuz 2021 tarihinde görülecek.