Beril Eski

Türkiye’deki adalet sisteminde ciddi bir çöküş söz konusu. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde ve sonrasında getirilen uygulamalarla avukatlık mesleği giderek saygınlığını yitirdi ve hatta bazı durumlarda avukatlık mesleğini icra etmek suç ilan edildi.

Bugün çok sayıda avukat, müvekkillerine yöneltilen suçlamalarla bağlantılı olarak yargılanıyor, tutuklanıyor ve hatta avukatlık ruhsatı iptal edilebiliyor. Baroların hukukun üstünlüğünü savunan açıklamaları siyasetin malzemesi haline getirilebiliyor ve baro yönetimleri hakkında soruşturma başlatılabiliyor. Bir zamanların imrenilen mesleklerinden avukatlık, tabir-i caizse, ayaklar altına alınmaya çalışılıyor.

Savunma Saldırı Altında başlıklı bu yazı dizisinde Türkiye’de avukatlığın ve barolar sisteminin kırılma noktaları, avukatlık mesleğinin kriminalize edilmesi ve son olarak baroların yeni düzenleme önerileriyle kamusal rollerine yönelik olası müdahaleleri ele alıyoruz.


Türkiye Barolar Birliği, kısaca TBB, Cumhuriyet döneminde bir gelenek geliştirmiş ve sürdürmüş bir kurumdu. Elbette cumhuriyetin tüm kurumları gibi, TBB de kimilerince yetersiz bulunuyor ve eleştiriliyor, belli bir kesim ve düşünce yapısının kurumdaki hakimiyeti bu kişilerce yanlış bulunuyordu. Yine de en nihayetinde saygın bir kurumdu. Fakat Türkiye’de kurumların yaşadığı çöküşten ve yozlaşmadan TBB de nasibini aldı.

Bugün TBB, başkanı Metin Feyzioğlu’nun geleneği yıkan ve yerine “kurumsuzluğu” koyan politikasıyla anılıyor. Baroların sözcülüğünden ve çatı kurumu olmaktan çıkmış, iktidara sırtını dayamış ve bizzat baroların muhalifi konumuna sürüklenmiş durumda. Feyzioğlu, ülkede ayaklar altına alınan hukukun sessiz bir izleyicisi konumunda. Son olarak baroların yapısını değiştirmeyi hedefleyen ve alternatif barolar kurmanın önünü açan yasa tasarısının gündeme gelmesiyle TBB ve barolar arası gerilim iyice tırmandı. Peki Feyzioğlu seçimi nasıl kazandı? Onu sözcüsü olduğu kurumların karşısında konumlandıran kişisel zaafları mıydı yoksa politik hırsları mıydı? Tecrübeli Ankara gazetecileri İsmet Demirdöğen* ve Sedat Bozkurt** ile konuştuk.

TBB yönetiminde “demokratik solcu” gelenek hâkimdi

Avukatlar ve baro yönetimlerinde aslında örgütlülük belli başlı gruplar etrafındadır. Bunlar arasında demokratik solcular, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), yurtseverler, milliyetçiler ve sosyal demokratlar gibi farklı gruplar yer almaktadır. Ancak TBB yönetimi bugüne kadar genelde kendilerini “demokratik solcu” olarak tanımlayan gruptan seçilmiştir. İsmet Demirdöğen, demokratik solcu grubu “Daha merkezde bir konumda kalmaya özen gösteren, ağırlıklı CHP’ye yakın” olarak tanımlıyor; Feyzioğlu öncesinde seçilen başkanlarda “Önder Sav’ın etkisinin yadsınamayacak kadar büyük” olduğunu söylüyor. Bozkurt’a göre sol gelenekten gelen örgütlenme ve dayanışmayla hareket eden demokratik solcular, Noter odaları, Türk Tabipler Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi diğer meslek odalarında da benzer şekilde etkili konumda yer alırlar. Nedenini şöyle açıklıyor:

“Eskiden hukuk fakültesine çok iyi puanla alırlardı. O dönem hukuk ve siyasal muhtemelen politik kimliğe sahipti, politik bilinçle geldikleri için devletle işi olan insanlar olmadılar. Hâkim ve savcılık ikinci seçenekti. Dolayısıyla sağ gelenekten gelenler devlete hâkim oldular. Bu geçmiş politik kimlikle avukatlık ağırlıklı solcu ya da merkez sola yakın kişiler tarafından meslek edinildi. Bu kişiler, ikna yetenekleri, örgütlenme ve dayanışma anlayışlarıyla rafine bir hukuk anlayışı, bir gelenek oluşturdular.”

Gazeteci Bozkurt, bu gelenekte, demokrat solcuları onları beğenmeyen, yeterince solda bulmayan kesimlerin de örgütlenebildiği bir alan olduğunu, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) gibi oluşumların bu geleneğin içinde örgütlenebildiklerini, içinden daha radikal bir yapının da çıkabildiğini hatırlatıyor. Öte yandan sağda kalan ülkücü, muhafazakâr ve Müslüman kesimin örgütlenemediğini söyleyen Bozkurt, bu nedenle barolar nezdinde ÇHD benzeri bir güç oluşturamadıklarını, örgütlenemediklerini belirtiyor.

Metin Feyzioğlu’nun çıkışı

 Eski siyasetçi Turhan Feyzioğlu’nun torunu Metin Feyzioğlu, aslında Ankara Hukuk ve Mülkiye camiasında gençliğinden bu yana tanınan bir isim. Bir dönem Ankara Hukuk Fakültesi’nin dekanlığını da yapan Feyzioğlu, 2009 yılında Cem Garipoğlu tarafından vahşice öldürülen Münevver Karabulut cinayetinde, cinayete iştirakten yargılanan baba Nida Garipoğlu’nun avukatlığını yürütmüş, astronomik ücretler aldığı iddia edilmişti. Feyzioğlu, kimilerine göre hep bilinen ve mesafeli durulan, kimilerine göreyse zaman içinde kendini ortaya koyan bir şahsiyet. Gazeteci Sedat Bozkurt, Feyzioğlu’nun 2010-2013 yılları arası yürüttüğü Ankara Baro Başkanlığı’nın ardından TBB’ye adaylığını koyduğunda, nispeten sola yakın bir duruş sergilediğini, popüler ve parlak bir aday olarak mutabakatla seçildiğini söylüyor. Bozkurt’a göre, Feyzioğlu’nun seçilmesinin bir diğer nedeni de dönemin konjonktürü. Hatırlayalım, 2013’te Gezi Parkı protestoları alevlenmeden önce hükümetin Avrupa Birliği’ne yakın ve demokratlık kaygısı güden bir duruşu vardı. Henüz toplum bu denli kutuplaşmamıştı ve çözüm süreci devam ediyordu. Elbette ülke yönetimindeki demokrasi ve barış kaygısı, kurumların yönetimlerine de yansıyordu. O dönemde ifade özgürlüğü bir nebze daha güvence altındaydı ve muhalefet çok daha özgürdü. Her ne kadar süreç içinde Türkiye’de işler kötüye gitse de, Feyzioğlu ikinci dönemde de iyi bir oy oranıyla TBB Başkanlığı’na seçildi.

CHP’de genel başkanlık mücadelesi

Gazeteci İsmet Demirdöğen ise Ankara Baro Başkanlığı’na adaylık sürecinde yakınen takip ettiği Feyzioğlu’nun hem ailesinden gelen siyasi bir ilgisi olduğunu hem de kendi hırslarıyla görünür olmayı amaçladığını, bunu yakından hissettiğini belirtiyor. Feyzioğlu’nu “Hırsları olan bir avukat, hukukçu ve akademisyen” olarak tanımlayan Demirdöğen’e göre, “TBB Başkanlığı’nın onu tatmin etmeyeceği görülüyordu.” Aslında Feyzioğlu, CHP içinde güçlenmek istiyordu. Feyzioğlu’nun güçlenmek istediği 2009 ve sonrası dönemi gazeteci İsmet Demirdöğen’den dinleyelim:

“[Feyzioğlu’nun] siyasi hedefleri hukuki hedeflerinin önündeydi. CHP içinde Önder Sav grubuyla hareket ediyordu, onlara yakın durmaya çalışıyordu. O da yetmedi hem iş çevreleriyle hem de ulusalcı duyarlılığı yüksek çevrelerle temas kurmaya başladı. CHP’de Deniz Baykal’ın genel başkanlıktan uzaklaşması sürecinde Ümit Kocasakal gibi ulusalcı duyarlılığı yüksek çevreleri yoklamaya girişti ama Ümit Kocasakal gibi cesur değildi. İçeriyi gözleyerek hareket eden, hedef olmaktan uzaklaştıran bir yapısı vardı.”

Ancak bu süreçte Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi yeni bir örgütlenme ve ideolojik yapıya götürmesi, Feyzioğlu’nun genel başkanlık umutlarını boşa çıkarıyor.

“Ulusalcılığı yüksek çevrelerde genel başkanlık denemesine girdi ama aradığı desteği bulamayınca yeniden TBB ile yetinmeye çalıştı. Siyasi hedeflerine ulaşmaktan imtina ettiğini düşünmüyorum. Nitekim 2012 yılında yapılan 34. CHP Kurultayı’nda bir deneme daha yaptı. Yine sonuç alamayınca TBB Başkanlığıyla yetinmek zorunda kaldı. Ama bir siyasi hedefi duruyor, o siyasi hedefine erişmek için pragmatik davranıyor. O çerçevede de, kendisini rahatsız edecek, hedeflerine ulaşmasını engelleyebilecek davranış ve ittifaklardan kaçınmaya başladı.”

Erdoğan ile inişli çıkışlı ilişkisi

Hafızalarımızı tazeleyelim. Yıl 2014, Feyzioğlu’nun TBB Başkanlığı’nın birinci senesi. Danıştay’ın 146. kuruluş yıl dönümü töreninde, Feyzioğlu’nun Van’daki depremzedelerin mağduriyetiyle ilgili söylediği sözler üzerine dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan sinirleniyor, önce oturduğu yerden, sonra da ayağa kalkarak Feyzioğlu’na çıkışıyor, “Yanlış konuşuyorsun” ve “Edepsizlik yapma” diyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise Erdoğan’ın konuşmasını engellemek için el hareketi yapıyor ama başarısız oluyor. Bu kriz üzerine çeşitli barolar açıklama yaparak, Feyzioğlu’nun söz hakkının elinden alınması için yapılan müdahaleyi kınıyor.

Yıl 2015. Adli yıl açılışı kanunen yok ama Dünya Barış Günü’ne denk gelen 1 Eylül’de sembolik bir açılış yapılıyor. Fakat öneki yıl Erdoğan’ın tepkisini çeken TBB Başkanı Feyzioğlu, törene çağrılmıyor. TBB ise 5 Eylül’de alternatif bir tören düzenliyor, bu törene uluslararası barolar ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu katılıyor.

Yıl 2016. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilk adli yıl açılış töreni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılıyor ve ilk defa cumhurbaşkanı konuşuyor. Konuşmacı olarak davet edilen Feyzioğlu, talebi memnuniyetle kabul ediyor. Ancak TBB yönetiminin itirazları üzerine, adli  yıl açılışının Saray’da yapılmasının yargı bağımsızlığına ve kuvvetler ayrılığına aykırı olduğu gerekçesiyle, Feyzioğlu da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da törene katılmıyor.

Yıl 2017. Adli yıl açılışı yeniden Yargıtay’da yapılıyor ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan katılmıyor. TBB ise konuşmacı olarak değil, dinleyici olarak davet ediliyor. Bu durumu sert sözlerle eleştiren Feyzioğlu, “Yargıtay’dan kendisine ve şanlı tarihine yakışanı yapmasını ve geleneği yeniden başlatmasını” talep ediyor.

2018 yılına geldiğimizde adli yıl açılışı yeniden Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılıyor, hâkim ve savcıların katılımı zorunlu tutuluyor. Törene katılmayan Feyzioğlu, “Kürsüde siyaset yapan hâkim ve savcı istemiyoruz”, “Siyasetin yönlendirmesine açık hakim ve savcı da istemiyoruz” gibi sert eleştiriler yöneltiyor, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üye seçimlerinin Cumhurbaşkanı ve TBMM eliyle yapılması nedeniyle yargının siyasetin etkisine açıldığını söylüyor.

‘Tribünden hukukun katledilmesini seyreden bir konumda’

Ancak 2019 yılına geldiğimizde, adli yıl açılışı Saray’da yapılmasına rağmen, TBB Başkanı Feyzioğlu törene katılıyor, milli birlik ve beraberlik hattında yerini alarak “Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır. Biz o yüzden buradayız. Barolar Birliği sadece cumhuriyetin tarafındadır” açıklamasını yapıyor. İsmet Demirdöğen, Erdoğan’la inişe geçen ilişkisinde hırpalanan Feyzioğlu’nun, pro-ulusalcı çevrelerin de onu iktidarın yanına itmesiyle, “memleketin yüksek menfaatlerini düşünen yeni bir imaj çalışmasıyla kendisini tamir ettiği” yorumunu yapıyor:

“[Feyzioğlu]’nun geldiği nokta, hukukun ayaklar altına alındığı bir dönemde, tribünden hukukun katledilmesini seyreden, yer yer alkışlayan bir konum.”

Ancak Feyzioğlu’nun, tabir-i caizse “vatan millet edebiyatı” yeterli olmuyor. Gazeteci Demirdöğen de, adalet ve hukuk kaygısıyla hareket eden geniş bir kesimin ayrışmaya başladığını belirtiyor. Öyle ki, Feyzioğlu’nun etrafındaki ulusalcı duyarlılığı yüksek kesimler dahi, artık bu duruşu taşıyamıyor.

Keza gazeteci Sedat Bozkurt da, Feyzioğlu’nun altını dolduramadığı politik tavırlarla hareket ettiğini, hukuk noktasında birçok vehamete rağmen her şeyin iyi olacağı izlenimini yarattığını, ancak bu tavrın da artık savunulamaz hale geldiğini söylüyor.

Gazeteci Bozkurt, Feyzioğlu’nun hükümetle yakınlaşma sürecinin, MHP’nin AKP ile yakınlaşma sürecine benzediğine dikkat çekiyor:

“Meral Akşener de MHP içinde delegelerden yeterli imza toplayarak olağanüstü kongre toplamak istedi. Ancak Devlet Bahçeli bir anda iktidara yaklaştı ve mahkemeler üzerinden bu kongreyi savuşturdu. TBB’de de aynı süreci görüyoruz. Baroları yazılı metinler üzerinden, hakları olan bir olağanüstü kongre istediler ama engellendi. İktidara yakın olmanın kendi makam ve mevkiini korumak için bir avantaj sağladığını görüyoruz.”

*İsmet Demirdöğen, Radikal gazetesinin Ankara Haber Müdürü’ydü, ardından CHP Meclis Grubu Basın Danışmanlığı’nı yürüttü ve RTÜK üyeliği yaptı.

**Sedat Bozkurt, Fox TV’nin Ankara temsilciliği görevinin ardından Halk TV Genel Yayın Yönetmenliği yapmıştır.


Bir sonraki yazıda savunma makamının hükümet tarafından nasıl itibarsızlaştırıldığını, avukatlık faaliyetlerinin suç haline getirilmesini ve tutuklu avukatları tartışacağız.