COVID19

Yalnızlık Pandemisi 2: “O kavrulan helvaların bir anlamı varmış”

Burcu Karakaş

Sessizce gidenler, sessizlikte kalanlar… Gizlilikle gömülenler, kayıplarıyla vedalaşamayanlar… Teselli bulamayanlar, teselli edemeyenler… Öpüşemeyenler, kucaklaşamayanlar… Yalnız kalanlar, aklı yalnızlarda kalanlar…

COVID-19 pandemisi nedeniyle hayatımızın orta yerine düşen “sosyal mesafe”, duygu durumlarımızı alt üst etti. Tokalaşmanın dahi mecburen rafa kalktığı bu günlerde, ruh ve akıl sağlığımız da imtihandan geçiyor. Her istediğimiz yerde bulunamıyor, her isteyene şifa olamıyoruz. Hepsinden ötesi, bu halin ne kadar süreceğini de bilmiyoruz. Bu yazı dizisi, tarihe tanıklık etmenin yoruculuğunu paylaşmak fikrinden doğdu. Paylaştıkça hafifleyeceğimiz inancıyla…


“Teselli dokunuşu, ölümlü ve acıya duyarlı bir kişinin, hiçbir yere, hatta hiçliğe bile gitmeyen bir zamanın içine gömülmekte olan bir başkasına refakat etmesidir. Teselli dokunuşu, tahammül ve ıstırabın zamanı içinde, bir ölme refakatine giden yolu açar ve ötekinin muhtaçlığının son sınırında onunla kardeşlik kurar.”
Alphonso Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı

Deniz Sert, Mart ayının sonlarına doğru ateşlendiği o gün, hastaneye gitti. Hastanede kendisine “Yurtdışına çıktınız mı?”, “Çok uluslu ortamda bulundunuz mu?” gibi sorular yöneltildi. Göç alanında çalışan bir akademisyen olduğu için, ikinci soru için cevap “evet”ti. Kendisine bir teşhis konmadı, ancak eve döndüğünde ağır geçen bir hastalıkla baş ediyordu. Mecali olmadığı için birçok çağrıyı cevapsız bırakmış olan Deniz Hanım, babası Mehmet Süleyman Şenol’un nefes darlığıyla hastaneye kaldırıldığını eşinden öğrendi.

Başlangıçta, hem kalp hem şeker hastası olan babasının genel sağlık durumu nedeniyle, bu hastane ziyaretinden fazla endişe duymadı. Ne de olsa bu ziyaret kısa sürecek, babası ilaçlarını alacak eve dönecekti. Ancak öyle olmadı: Süleyman Bey, hastane gittiği gün yoğun bakıma kaldırıldı. Doktorlara göre, hastada COVID-19 şüphesi yoktu ancak makinaya bağlı olduğu için konuşamıyordu. Aynı zamanda, hastane virüs nedeniyle teyakkuz halindeydi ve yoğun bakıma ziyaret yasaktı. Deniz Hanım, telefonda sesini duyamadığı babasını görmeye de gidemeyecekti. 

Yoğun bakım servisinde yatan Süleyman Bey’in ateşi çıkınca COVID-19 şüphesi devreye girdi. Test yapıldı, sonuç negatifti. “Kalpten şüpheleniyoruz” denildi ama anjiyoda da bir şey çıkmamıştı işte. Süleyman Bey’in ailesi durumunun iyiye gideceği umudunu yaşarken, hastaneden bir telefon geldi. Önce, “Kaybedeceğiz, hazırlayın kendinizi”, sonra “Kalbi durdu” dediler.

7 Mart 2020’de 75 yaşına basan Mehmet Süleyman Beyefendi, bir Nisan günü yaşama veda etti. “Ülkede en iyi işleyen sistem, defin sistemi” diyor kızı Deniz Hanım. Cumartesi aldılar cenazesini, “Ertesi sabah gelin” dediler.

Ertesi sabah kendilerine söylenildiği gibi cenazeyi almaya gittiler. Saat 08.20’de oradaydılar. Kilyos’a doğru yola çıkıldı.

Kilyos Mezarlığı’nın girişinde yol, üçe ayrılıyordu. Yolun bir tarafında tulumlu şoförlerin kullandığı araçlar vardı. O şoförlerin kullandığı araçları takip yasaktı. Bu araçların takip ettiği yolun başlangıcında, “kapıdan vedalaşma” vardı. Mesela o noktada yolun kenarında duran tanımadığı bir kadın, bir cenaze aracının arkasından bakakalmıştı. O an, çok kötüydü. Deniz Hanım, aracın arkasından bakan kadına bakakaldı.

Süleyman Bey’in cenazesinde on beş kişi ya var ya yoktu. Cenaze namazı kılındı. Herkes birbirine iki metre mesafede. Sonra defin… İki metre mesafeyi korudu katılanlar. Babasıyla vedalaşıldığı sırada ağabeyi bir anda en yakınında duran kişiye sarıldı. Cenazede bulunanlar, sanki gözlerinin önünde olmayacak bir günah işlenmiş gibi buz kesti. Ağabey “yaptığını” fark edince, sarılmaya son verdi.

Sonra, bitti. Herkes birbirine baktı. 

“Ne yapacağız şimdi?”

Yapılacak bir şey yok, evlere dönülecek. Kimse kimsenin evine gidemeyecek.

Deniz Hanım, annesini bıraktıktan sonra evine döndü.

“O gün geçmek bilmedi be…”

Ağlasan ağlayamazsın, evde çocuklar üzülüyor. Alıp başını gidemezsin, dışarıda virüs var. Babanın acısını etinde duymana rağmen annene bile sarılamadığın zamanlar.

“Yas süreci birlikte yaşanan bir şeymiş, onu anlıyor insan. O kavrulan helvaların bir anlamı varmış. O gelen kalabalıklar, giden kalabalıklar…”

En zor anında sarılamamak, nasıl bir duygu? Bu soruya cevap, uzun bir sessizlik.

“Gerçekten bilmiyorum Burcu.. Her şey çok sürreal.”

Normalde yas evi nasıl olur? Geleni gideni, yemek getireni, dua okuyanı, teselli edeni olur. Sarılanı, elbette, bol olur. Merhumu, merhumeyi anan olur. Böyle şeyler hiç olmayınca ise yaşanan sürreal olur.

“Babasını kaybeden bir arkadaşım ‘Çay, kek dağıtmanın esasında bir şeyi varmış. Madem yapamıyorsun, sen de sosyal medyaya gir. Başsağlığı dileyenlere cevap ver’ dedi. Öyle yaptım.”

Ölüm ilanı vermediler çünkü anlamsızdı. Babalarının kaybını tanıdıklarına, tanımadıklarına sosyal medyadan duyurdular. Başsağlığı dileyen çoktu. Deniz Hanım o mesajları tek tek kalpledi. Aralarında tanımadıklarının mesajları da vardı. Babasına helallik vermişlerdi. Allah razı olsundu, insanın ihtiyacı oluyordu. Böylece günlerin birkaçı, sosyal medyada oyalanmakla geçmişti.

“İyi geliyor ya… Çok acayipmiş. Her şey çok sürreal.”

Deniz Hanım o helvayı yapamadı ama her gün her yeri çamaşır suyuyla siliyor. Arada kapıdan da olsa annesine uğraması gerekecek çünkü alışveriş yapılması gerekiyor. İlk ziyaretinde kapıyı çalacak, babası evde olmayacak. İşte o zaman her şey biraz daha sürreal olacak. Bunun, geçerli bir sebebi var. Bunda, o kavrulamayan helvanın da payı var.

“Yokluğuna alışamadım çünkü yokluğunu yaşayamadım.”