Basın Özgürlüğü

Devekuşu Kabare’de üç gazeteci: Yazılmamış haberin sakıncası yok

SİBEL YÜKLER

Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi İnfaz Müdürlüğü, 16 Haziran’da tutuklanan gazetecilerden Ömer Çelik’in meslektaşına gönderdiği haber içerikli mektup ile kendisine gazeteci Deniz Tekin tarafından gönderilen yine haber içerikli mektubu “sakıncalı” buldu. Yetmedi, yalnızca birkaç gün sonra bu kez diğer tutuklu gazeteci Mehmet Ali Ertaş’ın meslektaşına gönderdiği mektup, “gazetecilik faaliyetlerine devam ettiği” gerekçesiyle “sakıncalı” bulundu. Ve bu son gerekçe ne yazık ki şaka değildi…

Üç gazetecinin meslektaşlarına gönderdiği üç mektup da şu an el konulmuş halde cezaevi yönetiminin koruması altında… Peki hayli sakıncalı bulunan mektuplarda bu kadar “sakıncalı” neler vardı?

Gerekçeye bakılırsa, Çelik’in meslektaşı Mehmet Güleş’e yazdığı mektupta belli ki gözaltında ve tutuklama kararı sırasında yaşadıklarına ilişkin yazdığı haber yer alıyordu. Çelik, her dönemin tutuklanacak Kürt gazeteciler listesinde başı çektiği için daha önce de birçok kez cezaevinden haber yazmıştı. Bu kapsamda son olarak güncel haberleri aktardığı mektubun sakıncalı bulunmasındaki gerekçe ise hayli ilginç:

“Basın ve yayın organlarında yayınlamak istemiş olduğu yazısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devlet kurumlarını, hakim ve savcılarını asılsız ve küçük düşürücü ithamlarda bulunarak kişileri hedef gösterdiği ayrıca; örgüt içi iletişim ve şifreli haberleşmeye neden olabileceğinden…”

Yönetimin, bu denli açık haberden “şifreli haberleşme” çıkaran izanı da oldukça düşündürücü… Ancak daha da fenası, gazeteci Deniz Tekin’in Çelik’e gönderdiği mektup için sunulan gerekçe. “İçeriden haber alamadığımız yetmezmiş gibi, bari dışarıdan haber verelim” diyen Tekin, 16 gazeteci tutuklandığından beri yapılan haberler ile yerel ve uluslararası basın ve meslek örgütlerince hazırlanan raporların bir çıktısını alarak Çelik’e mektupla postaladı. Ama o da ne! Tekin’in mektubu da sakıncalı bulundu.

Tutuklu, oldu mu hükümlü…

“Kurumun asayiş ve görevlilerini tehlikeye düşürdüğü” iddiasıyla cezaevi idaresinin sakıncalı gördüğü mektuptaki çıktılar şöyleydi: IFJ, IPI, CPJ, DFG, DİSK Basın-İş, Basın Konseyi, FIDH, Pen International ve OMCT’nin açıklamaları, MLSA’da yapılan haber, TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın hazırladığı rapor, dayanışma için Diyarbakır’a giden gazetecilerin çeşitli yayınlarda yazdığı izlenimleri ile Yenişafak ve TRT’nin gazetecileri hedef gösteren haberleri…

Bitmiyordu. Xwebûn Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ali Ertaş’ın meslektaşı Eylem Akdağ’a Kürtçe kaleme aldığı bir mektup da Cezaevi Okuma Komisyonu tarafından Türkçeye tercüme edildikten sonra yine şaşırtıcı bir şekilde sakıncalı bulundu ve Disiplin Kurulu’na gönderildi. Kurul kararında, Ertaş’ın mektubunda “Kürt ve Kürtçeye (Kurmancî) sansür devreye girmiş durumda” ifadelerini kullanması “gerçeklikten uzak ayrıştırıcı dil” olarak lanse edildi. Mektuba el koyan kurul, henüz birkaç haftadır tutuklu olan Ertaş’ı “hükümlü” de ilan ederek, kararı haklı buldu.

Bu üç gazetecinin yazdıkları haberlerin sakıncalı bulunması işte bu kadar basitti. “Kafanızı devekuşu gibi kuma gömün ve asla kaldırmayın” diyen cezaevi yönetiminin bu kararları, 1984’ün bir tiyatro sahnesini; ismini tam da bu nedenlerden alan Devekuşu Kabare’yi hatırlatıyordu.

Zararlı neşriyata zamanında müdahale: Tutukla, sansürle, BİK’le

1967 yılında kurulan Devekuşu Kabare’nin 1980’lerdeki Aşk Olsun, Beyoğlu Beyoğlu, Deliler, Yasaklar, Dün Bugün ve Reklamlar oyunlarının video kaydı olarak yayınlamasının ardından, imkanı olanların VHS kasetlere kaydetmesi ve daha sonra da VCD’ye aktarılmasıyla çocukluğumdan beri o oyunları yüzlerce kez izledim. Neredeyse bütün oyunlarında anlatılanların güncelliğini ve trajikomikliğini nesillerce sürdüreceğini o kadar da tahmin edebilir miydik? Keza, 1986’da oynanan Geceler’in, Sansür Kurulu tarafından “fazla müstehcen” bulunduğu gerekçesiyle tüm kayıtlarının imha edilmesi buna bir örnekti. O kadar da oluyordu…

İşte o güncelliği koruyan oyunlardan biri de 1984 yılında Kandemir Konduk’un yazdığı, Zeki Alasya’nın yönettiği “Yasaklar” oyunuydu. “Yassahkk hemşerim!” sözüyle hafızalara kazınan ve oyun boyunca hem ülke yönetiminde hem de hayatın her noktasında hakim olan yasaklar zincirine göndermeler yapan oyunun, sansürü anlatan bölümü de hâlâ güncelliğini koruyordu.

Yasaklar, henüz doğmamış 7 aylık ikizlerden “düzen yanlısı” olarak tanımlananın kardeşine, “Daha doğmadan yasaklara karşı çıkmaya başladın, serseri, bozguncu cenin!” demesiyle başlar. Oyunda yer alan “TRT’den İnciler… Yayın Yasağı” spotuyla sunulan bölüm ise 38 yıl sonrasının Türkiye’sinde hem gazetecilerin tutuklanmasını hem “Sansür Yasası”nı hem de Basın İlan Kurumu’nun (BİK) “örgüt üyesi” ve “genel ahlaksız” listesini güncelleyen harikulade maddelerini bile fevkaladenin fevkinde anlatıyor.

“TRT’den İnciler… Yayın Yasağı”na, yıl sonu müsameresine hazırlanan öğrencilerin dans eşliğinde söyledikleri “Minik Kelebek” şarkısıyla giriş yapılır. Öğrenciler, kelebek kostümleriyle “Uç uç uç, koş koş koş” dedikleri sırada, köşedeki masada oturan Naşit Özcan’ın “Kesiyoruz efendim” demesiyle şarkı birden kesilir. Şarkının neden kesildiğini soran Cihat Tamer’in oynadığı öğretmen, Nezih Tuncay’ın oynadığı TRT denetim görevlisine yönlendirilir.

Denetim görevlisi, yani bir diğer adıyla “muzır neşriyata zamanında müdahale görevlisi”, “Şimdi malumunuz televizyon yayınlarının da bir kaidesi var, değil mi beyefendi?” dedikten sonra aralarında şöyle bir diyalog geçer:

“Zararlı neşriyata zamanında müdahale şart oluyor.” 

“E, bizim şarkımızda sakıncalı bir yer mi var?

“Sakıncalı değil, mahzurlu… ‘Mahzur’ kelimesinin yanında ‘sakınca’ gözyaşları içerisinde kalır.”

İşte bu son cümle, üç gazetecinin mektuplarındaki sakıncalı kısımların vaziyetini ziyadesiyle anlatıyor. Öyle ya, birindeki haber “şifreli haberleşme”, diğerindeki haberler “kurumun asayiş ve görevlilerini tehlikeye düşürücü” ve öbüründeki haber ise “gerçeğe aykırı ayrıştırıcı dil” bulunuyor ve bunca mahzur, bütün bu haberlerdeki sakıncalı kısımları gözyaşları içinde bırakıyordu.

O kelebek uçamaz, bu memleketin kanunlarına uymak zorunda!

Peki cezaevindeki “muzır neşriyata zamanında müdahale kurulu” nasıl bir düzeltmeye giderdi? Önce Nezih Tuncay’la Cihat Tamer arasında geçen şu diyaloğa bakmak gerek:

“O, ‘minik kelebek, minik kelebek’ tamam. Lakin o, ‘Uç, özgürce uç, durmak ne demek’, ne demek? (…) Ha kelebek dilediği gibi uçsun, istediği haltı karıştırsın, sonra kanun namına ‘dur’ deyince de ‘durmak ne demek’ öyle mi? Yok öyle şey! Bu kelebek dağ başında mı yaşıyor!

Cihat Tamer’in, “Öyle ya, kelebek dediğiniz ana caddede yaşar!” çıkışı üzerine Tuncay,  “Vallahi, nerede yaşarsa yaşasın bu memleketin kanunlarına uymak zorundadır” der ve düzelttikleri kısmı gösterir:

Uç, özgürce uç, durmak ne demek’ yerine, ‘Dur, sakince dur. Uçmak ne demek.”

Artık dayanamayarak sinirden kahkahalar atan Tamer, “Bitti mi efendim, devam edelim mi?” diye sorduğunda, Tuncay bu kez şarkı sözlerinin diğer kısımlarına kafayı takar:

“Maalesef devam edemeyeceğiz, çünkü sondan iki mısrada da cüzi bir tadilat yapmamız iktiza ediyor. ‘Altta gezinme, yüksekte dolaş’ denir mi? Lafa bak!”

Tuncay, çok sinirlendiği minik kelebeğe dizini kırıp oturması ve anarşiye bulaşmaması için son düzeltmeyi de getirir:

“Fazla gezinme, git bir dalda dur, kanat çırpmadan yerinde otur.”

Acil ve adil müdahale savaşçısı Tuncay, tüm bu “düzeltme”nin nedenini şu cümlelerle açıklar:

“Neşriyat-ı umumîde mahzur münazaa edilen yerlere fevkalade dikkat etmek icap eder.”

Nihayetinde minik kelebeklerin uçuş uçuş dansı ve söylediği şarkı, uçan değil birbirini tutup çekiştiren, oturtan kelebeklerin dansıyla ve bestenin de mûsikiye çevrilmesiyle şu eşsiz esere dönüşür:

“Minik minik, minik kelebek,

Dur sakince, uçmak ne demek,

Fazla gezinme, git bir dalda dur,

Kanat çırpmadan yerinde otur, git otur!”

Yazılmamış haberler okunmuştur, sakıncalı ifade bulunmamıştır

Şimdi gelelim gazetecilerden Ömer Çelik’in mektubunda, “devlet kurumlarını, hakim ve savcılarını asılsız ve küçük düşürücü ithamlar” bulunmasına. Muhtemelen Ömer, sabaha karşı tutuklanmalarına kadarki tüm süreci yazmıştı. O vakit, cezaevindeki kurulun Ömer’in yazacağı mektupta asla ve kat’a sakınca görmeyeceği ifadelere, Yasaklar’ın sahnesindeki gibi bir örnek verelim:

“Sabah uykumuzu alıp kahvaltımızı yaptıktan sonra adliyeye çıkarılmayı isteyip istemediğimiz soruldu. Polislerin bu nezaketli tutumu karşısında kırıcı olmak istemedik ve gidip ifade verebileceğimizi söyledik. Bizi bir an önce bırakmak istemelerine rağmen 8 gün boyunca kendimizi nezarethanede tutmamızın ardından ifadelerimizi hemen almak isteyen savcılığa, ‘Olur mu, siz uzun uzun yemeğinizi yiyin. Son derece asıllı iddialarınızı sıralarken biz burada saatlerce bekleriz. Dilerseniz sabaha karşı herkes uyurken tutuklayın da kimselerin haberi olmasın, ortalık ayağa kalmasın, size de sıkıntı çıkmasın’ dedik ve bizi kırmayan hakimlik son derece üzgün bir şekilde hepimizi tutukladı.”

Tutuklu ve sakıncalı gazetecilerden Ömer Çelik, mektupta bu ifadelere yer verseydi haberi “mahzurlu” görülmeyecekti. Neticede o gazeteci, bu ülkenin kanunlarına uymak zorunda! Ama yine de kurulu, okuduğunda en mutlu edecek haberler henüz ve asla yazılmayacak olanlardı.

“Efendim, söz konusu gazetecilerin hiç yazmadıkları haberleri okuduk, hiçbir sakıncalı ifadeye rastlayamadık.” 

Metin Akpınar’ın Yasaklar’da dediği gibi; bilmem anlatabilmiyor muyum?