İnsan Hakları

‘Eğer devlet isterse…’

CAFER SOLGUN

Hafıza Merkezi’nin 2011 yılından itibaren yürüttüğü “zorla kaybetmeler” ile ilgili çalışmada, Türkiye’de “zorla kaybetmeler” tarihinin 24 Nisan 1915 tarihinde 234 Ermeni kanaat önderinin “kaybedilmesi” ile başladığı belirtiliyor. Cumhuriyet dönemi esas alınacak olursa, henüz cumhuriyetin ilan edilmediği 1923 yılının mart ayında mecliste muhalif görüşleriyle bilinen Ali Şükrü Bey’in 27 Mart’ta ortadan “kaybolması”, Türkiye’nin ilk “kayıp” olayı sayılabilir. 

27 Mart günü “kaybolan” Ali Şükrü Bey’in cesedi, üç gün sonra Ankara’ya bağlı Mühle köyü civarında bulundu. İşkence görmüş ve boğularak öldürülmüştü. Mecliste olayı soruşturmak üzere bir komisyon kuruldu. Cinayetin failinin Mustafa Kemal’in ilk muhafız kıtası komutanı Topal Osman olduğu tespit edildi. Topal Osman, saklandığı yerde kendisinden sonra yeni kurulan Muhafız Alayı birlikleriyle çatışmaya girdi. Yaralı olarak yakalandı fakat olay soruşturulmadan, mahkeme önüne çıkarılmadan çatışma bölgesinde kafası kesilerek öldürüldü. Kesik başlı cesedi sonradan meclis önünde ayaklarından asılarak sallandırıldı.

2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında işlenen Sabahattin Ali cinayeti, failleri itibarıyla aydınlatılmamış bir başka “kayıp” ve “faili meçhul” olayı. Eserleri hala ilgiyle okunan edebiyatçı, aydın Sabahattin Ali, muhalif görüşleri nedeniyle gördüğü baskılardan bunalınca, sonradan dönemin istihbarat örgütü Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti (MAH) mensubu olduğu ortaya çıkan Ali Ertekin tarafından birlikte gittikleri Bulgaristan sınırında öldürüldü. 

“Fail” Ali Ertekin, olaydan bir süre sonra mahkeme önüne çıkarıldığında, Sabahattin Ali’yi “komünist” olduğu için “milliyetçi” hislerle öldürdüğünü söyler. Mahkemenin gizlilik kararı aldığı yargılama sonucunda cinayeti itiraf etmesine rağmen dört yıl ceza verilir ve kısa süre sonra da serbest bırakılır. Ertekin, serbest kaldıktan sonra da MAH adına, cezaevinden çıkan “komünistler” hakkında bilgi toplamakla görevlendirilir. Olayın perde arkası, Ertekin’i kimlerin, neden harekete geçirdiği aydınlatılmamış ve suçunu itiraf eden “fail” de adil, şeffaf bir yargı süreciyle mahkum edilmemiştir. Sabahattin Ali’nin katline kimler, neden karar vermiştir? Bu, bugün bile “sır”…

Zorla kaybetme olayları ve 90’lar

“Faili meçhul” ve “kayıp” olayları, esas olarak 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği 1980 yılından itibaren belirgin bir artış gösteriyor. Devletin “rutin dışına” çıktığı 90’lı yıllarda bu artışın, sistematik bir boyut kazandığı yaşanan gerçeğin kendisidir.

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Hafıza Merkezi’nin tespitlerine göre, 1980-1990 arası 22, 1991’de 12, 1992’de 18, 1993’te 81, 1994’te 202, 1995’te 97, 1996’da 31, 1997’de 13, 1998’de 11, 1999’da dokuz, 2000’de bir, 2001’de iki, 2004’te dört olmak üzere 1.352 kişi “kayıp”tır. Gerek İHD gerekse de Hafıza Merkezi, bu sayının kesin bir sayı olmadığını belirtmektedirler. Hafıza Merkezi’nin bu alanda yürüttüğü çalışmalarda doğruladığı “zorla kaybedilme” sayısı ise 500…

90’lı yıllar boyunca “kayıp” olaylarının özellikle OHAL bölgesinde yoğunlaştığı, kaydedilmesi gereken bir diğer önemli veri. Buna göre; Şırnak’ta 135, Diyarbakır’da 123, Mardin’de 65, Hakkari’de 45, Batman’da 26, Urfa’da 13, Tunceli’de 11, Bitlis’te 10 “zorla kaybetme” olayı tespit edilirken, İstanbul’da 26, Ankara’da yedi, diğer illerde 39 “zorla kaybetme” olayı yaşanmıştır…

Yargının zorla kaybedilme olaylarıyla sınavı

Zorla kaybetme olayları karşısında siyasi iktidarların sorumluluklarının gereğini yerine getirmekten kaçınan tavrı, yargı sürecinde de kendisini gösteren bir gerçeklik. Kayıp aileleri, insan hakları kurumları ve savunucularının çabaları sonucunda açılan davalarda da adalet tecelli etmiş değil. 

Konuyla ilgili İHD Eş Başkanı Avukat Eren Keskin ve İstanbul İHD Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon üyesi Sebla Arcan, açılan davalarda adaletin sağlanması adına elde edilen kayda değer bir sonuç olmadığına dikkat çekiyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) bu davalarla ilgili kararlarının da kapatılan dosyaların yeniden açılmasını sağlayamadığını vurguluyorlar. 

Arcan, yargının tutumu ile ilgili Kenan Bilgin olayını örnek olarak hatırlatıyor. 12 Eylül 1994’te Ankara’da gözaltına alınan Kenan Bilgin’i nezarethanede gören tanıklar var. Bilgin’in “Beni kaybedecekler” seslenişini duyanlar var. İşkence gördüğünün tanıkları var. Ancak resmi mercilere göre Kenan Bilgin diye biri “yok”. Arcan, “Davayı soruşturan ilk savcı, Kenan Bilgin’in devlet görevlileri tarafından kaybedildiğine inandığını söyledi, bunun üzerine soruşturmadan alınıp sürgün edildi. AİHM’e götürülen davada AİHM, Türkiye’yi mahkum etti. Ama burada dava bile açılmadı. Dosya ‘zaman aşımı’ gerekçesiyle kapatıldı. Mehmet Eymür, Ankara JİTEM davasında mahkemeye bir ‘ölüm listesi’ verdi. Eski Özel Harekat polisi Ayhan Çarkın birçok suç itirafında bulundu. Ama hiçbir şey yapılmadı…”

Hafıza Merkezi’nin 2017 yılı itibarıyla derlediği verilere göre 344 zorla kaybetme olayıyla ilgili yürütülen hukuki süreçlerde davaların büyük çoğunluğu sürüncemede bırakıldı, “kovuşturmaya yer olmadığı” kararları verildi veya “zaman aşımı” gerekçesiyle kapatıldı. Yargı aşamasına erişebilen olay sayısı sadece 84. 

Bu 84 zorla kaybetme olayıyla ilgili açılan 15 davada 36 kişinin zorla kaybedilmesini içeren sekiz dosya için mahkemeler beraat kararı verdi. Sadece iki kişiyle ilgili açılan iki davada mahkumiyet kararı verildi: Mehmet Şerif Avşar davasında iki kişi 30’ar yıl, Şeyhmuz Yavuz davasında ise bir kişi 24 yıl ceza aldı. Her iki olayda da JİTEM subayları, PKK itirafçıları, jandarmanın resmi araçlarının kullanıldığı kayda geçti. Ancak olayların “arka planını” açığa çıkaracak bir tutum gösterilmedi

AİHM kararları yerine getirilmiyor

İç hukuk yollarıyla sonuç elde edilemeyince  AİHM’e taşınan davalarla ilgili durum Hafıza Merkezi’nin 2018’de derlediği bilgilere göre şöyle: AİHM’e 148 kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin 73 başvuru yapıldı. 73 başvurudan 15 kişinin kaybedilmesine ilişkin yedi başvuru dostane çözümle sonuçlanırken, 19 kişinin kaybedilmesine ilişkin 12 başvuru ise kabul edilemez bulundu. Geri kalan 54 başvuruda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal ettiğine karar verildi. Bu verilerden, usul nedeniyle kabul edilmeyenleri de dışarıda tutarak, 61 başvuruda 129 kişi için Türkiye’nin uluslararası hukuku ihlal ettiği sonucu çıkıyor. 

Bilindiği üzere AİHM, görüşmeyi kabul ettiği davalarla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi esaslarına göre kişileri değil, devletleri yargılıyor. Dolayısıyla mahkumiyet kararı verilen bir dava ile ilgili o ülkenin yeniden yargılama yapma yükümlülüğü var. Türkiye ise bugüne değin bunu yapmadı…

‘Zorla kaybedilme’ insanlık suçudur

‘Zorla kaybetme’ veya ‘kaybedilme’ Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2006 yılında üye ülkelerin imzasına açılan bir sözleşme ile insanlık suçu olarak tanımlandı. 

Uluslararası hukuk literatüründe “zorla kaybetme/kaybedilme” olarak tanımlanan ve “BM Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşmesinde” bu suçun “…devlet görevlilerinin ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişilerin ya da kişi gruplarının gözaltına alma, tutuklama, kaçırma ya da diğer herhangi bir biçimde özgürlükten yoksun bırakması ve bu durumdaki bir kimseyi, özgürlükten yoksun bırakmayı kabul etmenin reddedilmesi veya kaybedilen kişinin akıbetinin ya da nerede olduğunun gizlenmesiyle, hukukun koruması desteği veya bilgisi veya rızasıyla hareket edenlerin eylemleri” şeklinde gerçekleştirildiği belirtiliyor. Faillerin eylemlerini reddetmeleri, “kayıpların” yerini gizlemeleri, yanlış bilgi vermeleri de bu suçun diğer unsurları arasında sayılıyor.

Türkiye’de evinden, iş yerinden, sokaktan gözaltına alınıp bir daha akıbetleri öğrenilemeyen “kayıp” olayları, bu tanımın kapsamı içerisinde. Ne var ki 2010 yılında 97 ülkenin imzasıyla yürürlüğe giren bu sözleşmeye Türkiye taraf olmadı. Bu nedenle, sözleşmenin imzalanması, Cumartesi Anneleri ve İHD başta olmak üzere insan hakları örgütleri ve savunucularının başlıca taleplerinden biri durumunda. Çünkü zorla kaybetme davalarında savcılar ve mahkemeler, genellikle “zaman aşımı” gerekçesiyle dosyaların kapağını açmadan kapatıyorlar. BM Zorla Kaybetmelere Karşı Sözleşme imzalandığı takdirde, bu gerekçe boşa çıkacak, “zorla kaybetme” insanlık suçu olarak tanımlanacak ve üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, yargı konusu olacak…

Eren Keskin de buna dikkat çekiyor: “Faili meçhul cinayet davaları, JİTEM’le ilgili davalar ‘zaman aşımı’ gerekçesiyle peş peşe kapatıldı. Türkiye, BM sözleşmesini imzalamadı, imzalamıyor. İmzalandığında bu davalar için ‘zaman aşımı’ gerekçesi ileri sürülemeyecek.”

‘Bir bildiğimiz var ki…’

Türkiye bu BM sözleşmesini neden imzalamıyor? Çekince veya çekinceleri nelerdir? Bu sorulara bugüne değin hiçbir yetkili tarafından yanıt verilmiş değil. 

2011 yılında kayıp ailelerinden oluşan bir heyet, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından İstanbul Dolmabahçe Sarayında kabul edildi. Bu görüşmeye katılan Sebla Arcan, BM Kayıplara Karşı Sözleşmenin Türkiye tarafından da imzalanması istemlerini bizzat Erdoğan’a da ilettiklerini söylüyor. Aldıkları cevap oldukça düşündürücü: “Bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz.” 

Nedir bildikleri, bunu da bilmiyoruz. Bildiğimiz, “demokrasi” olarak tanımlanan bütün ülkelerin “insanlık suçu” kabul ettikleri bir fiilin Türkiye’de “zaman aşımı” konusu olarak ele alındığı ve zorla kaybetme olaylarının hasıraltı edilmek istendiği…

Berfo Anaya verilen söz ve ‘devlet isterse’…

Sebla Arcan, söz konusu görüşmede dönemin başbakanı Erdoğan’ın 12 Eylül kayıplarından Cemil Kırbayır’ın annesi Berfo Kırbayır’a bir söz verdiğini de hatırlatıyor: 

“12 Eylül döneminde Kars’ta kaybedilen, gözaltına alındığı, işkence gördüğü tanıklarla da sabit Cemil Kırbayır’ın annesi Berfo Ana da oradaydı. Erdoğan, orada çok açık bir şekilde Cemil Kırbayır ve diğer kayıplar için ellerinden ne geliyorsa yapacaklarını, aradan geçen zamanın ‘mazeret’ olamayacağını söyledi. Bu sözleri medyada da yer aldı. Gerçekten de sonrasında parlamentoda Zafer Üskül başkanlığında bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun kurulması ve çalışmaları sonucunda hazırladığı rapor çok önemliydi. Çünkü Cemil Kırbayır’ın gözaltına alındığını, sorgulandığını, işkence gördüğünü ve öldürülüp cesedinin ‘kaybedildiğini’ resmen tespit ettiler. Sorgulayan işkenceci polisleri, MİT mensuplarını tespit ettiler. Emniyette çalışan çaycıyı bile bulup görüştüler. Bu gelişme üzerine ‘bir şey olacak’ sanırsınız, değil mi? Ama hiçbir şey olmadı. ‘Zaman aşımı’ gerekçesiyle dosya kapatıldı. Ama bu olay bize şunu gösterdi: Devlet eğer isterse aradan 40 yıl da geçmiş olsa bir insanlık suçunun faillerini tespit edebilir, bulabilir…”

Diyarbakır Anneleri…

3 Eylül 2019’da çocuklarının PKK’ye katılmış veya “kaçırılmış” olduğunu iddia eden bir grup anne, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır il binası önünde bir oturma eylemi başlattı. O günden bu yana bu oturma eylemi HDP binası önünde katılım giderek artarak sürdürülüyor. İktidar partisi sözcüleri eylemci grubu ziyaret ediyor, destek açıklamaları yapıyor. Hükümet yanlısı medya da HDP’yi hedefleyen yayınlarla bu annelerin eylemlerine destek veriyor. 

HDP’nin tutuklu eski eş başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP sözcüleri, değişik tarihlerde Diyarbakır Annelerinin ve bütün annelerin taleplerinin ancak barışla karşılanabileceği şeklinde açıklamalar yaptılar, iktidara ve PKK’ye çağrıda bulundular. 

İktidar partisi sözcülerinden gelen açıklamalar ise HDP’yi suçlayan siyasi nitelikli açıklamalar oldu.

Cumartesi Annelerinin uğradığı baskılara, karşılaştığı yasaklara itiraz eden insan hakları savunucularına, “Ya Diyarbakır Anneleri?” şeklinde tepki gösterenler ortaya çıktı.

İHD Eş Başkanı avukat Eren Keskin bu duruma, “Acıları, mağduriyetleri, haksızlıkları yarıştırmak doğru değil. Böyle bir yarış yapılacaksa, çok açık ki biz öndeyiz. Ama bu doğru değil” sözleriyle tepki gösteriyor: “Diyarbakır’da oturma eylemi yapan anneleri tabii ki anlıyoruz. Fakat Cumartesi Anneleri ile kıyaslanması doğru değil. Her şeyden önce birini güçlüler destekliyor, diğeri ise güçlülerin saldırısı altında. Aralarında büyük bir fark var.”

İHD Kayıplara Karşı Komisyon üyesi, İHD gönüllülerinden Sebla Arcan’ın bu konudaki görüşü ise şöyle: “Biz gösteri, protesto hakkına inanıyoruz. Herkes istediği yerde protestosunu yapabilir, derdini, talebini dile getirebilir. Fakat biz şuna dikkat çekiyor ve önem veriyoruz: Acılar siyasetin zemini yapılmamalı. Diyarbakır’daki anneler iktidar partisi önünde eylemlerini yapsalar daha anlamlı olurdu. Adresleri yanlış. Güç, yetki, sorumluluk kimdeyse sesinizi onlara duyurmanız gerekir…”