Basın Özgürlüğü

“Gerçeği yazıp, iktidara ‘Kral çıplak’ diyene adliyenin yolu gösteriliyor”

Veysi Polat

Diyarbakır – Basın özgürlüğü alanında kötü bir karneye sahip olan Türkiye, uluslararası kuruluşların ve gazeteci meslek örgütlerinin tüm çağrılarına kulak tıkamaya devam ediyor. Yazdıkları haberler nedeniyle Terörle Mücadele Kanunundaki “makul şüpheli” kavramı gerekçe gösterilerek “terörist” ilan edilen 92 gazeteci, bu bayramı da sevdiklerinden uzak, dört duvar arasında geçirdi.

Gazetecilere yönelik baskıların yoğun olarak rapor edildiği Güneydoğu’daki meslek örgütü temsilcilerine, yaşadıkları zorlukları ve var olan durumu sorduk.

TGS Diyarbakır Temsilcisi Mahmut Oral: “Gazeteciler baskı cenderesinde”

1990’lı yıllardan bu yana Diyarbakır’da görev yapan gazeteci Mahmut Oral, aynı zamanda Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Diyarbakır İl Temsilcisi. Bölgede yargılanan gazetecileri yalnız bırakmayan ve neredeyse her duruşmaya katılan Mahmut Oral, gazetecilerin sahada karşılaştığı en temel sorunları “özlük hakları, demokratik açmazlar ve yaşamsal sorunlar” olarak sıraladı.

Mahmut Oral’ın da değerlendirmesi şöyle:

“Bunlardan belki de en hafif olanı özlük hakları. Birçok gazeteci açlık ve yoksulluk sınırında ücretlerle, ağır iş yükünü omuzlamak zorunda kalıyor. Aynı medya kuruluşunun çalışanları arasında batıda görev yapanla doğuda görev yapan arasında çok büyük ücret farkları bulunduğu açık bir gerçek. Yine bölgemizdeki meslektaşlarımız, gazetecilerin mesleki tescillerinin olmazsa olmazı olan 212 sayılı kadroyu almakta çok büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Bölgede istihdam edilen gazetecilere kadro verilmekten imtina ediliyor. Bu durum arkadaşlarımızın örgütlenmesi önünde sorun yaratıyor. Sendikal örgütlenmenin önüne set çekiyor. Yine merkezden gelen bir sendikal baskı da söz konusu. Meslektaşlarımızın özgür iradeleriyle sendika seçmelerine olanak tanınmıyor.

Gazetecilerin demokratik sorunlarını ise tahmin etmek güç değil. Bunların en önemlisi sansür ve otosansür. 15 Temmuz sonrasında yüzlerce medya kuruluşu iktidarın hışmına uğradı ve kapatıldı. Bunlar arasında FETÖ bağlantılı olanlar zikredilse de asıl vurgunu Kürt basını yedi. Kapatılan mecralardaki yüzlerce meslektaşımız işsiz kaldı. Pek çok gazeteci mesleği bırakıp, düşünce dünyasından çok uzak sektörlerde iş aramak zorunda kaldı. Kalan az sayıdaki kurumda karın tokluğuna çalışabilenler ise sansür ve otosansür kıskacında. İktidarın hoşuna gitmeyecek haberler maalesef görmezden geliniyor, yazmaya cesaret edilemiyor. Yazabilenleri ise bekleyen tam bir hışım. Gözaltı, tutuklama, işyeri baskını ve nihayetinde bitmek bilmeyen davalar. Cesaretle gerçekleri yazıp iktidara ‘Kral Çıplak’ diyebilenlerin yolu mutlaka adliye koridorlarına uğruyor. İktidar ve onun sopası olarak kullanılan hukuk tarafından tutarsız iddianameler düzenlenerek, hapislere atılmak, artık muhalif gazeteciler için bir sürpriz sayılmıyor. Bugün bölgede muhalif olarak addedilebilecek meslektaşlarımızın belki birçoğunun Twitter taslaklarında ‘Gözaltına alınıyorum,’ ‘Tutuklandım’ ya da ‘Evim basıldı’ gibi mesajların bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

TGS Diyarbakır Temsilcisi Mahmut Oral

“Birçok meslektaşım yaşamsal tehlikeyi göze alarak yurt dışına çıkmaya çalışıyor”

Bölgede görev yapan gazetecileri bekleyen üçüncü durum ise gerçekten yaşamsal. Bu çağda elbette faili meçhul cinayetten söz etmiyorum ve bunu düşünmek bile istemiyorum ama yukarıda özetlediğim sorunların bir sonucu olarak gazetecilerin pek çoğu yurt dışına çıkabilmenin yollarını arıyor. Bunlardan en dramatik örneklerinden birini meslektaşımız Aziz Oruç’un şahsında tüm çıplaklığıyla gördük. Aziz, hakkında açılan tutarsız davalar nedeniyle Türkiye’den Rojava’ya ve Irak Kürdistanı’na çıkmak zorunda kaldı. Orada çatışmaları haber yapmaya devam etti. Sonunda ailesiyle birlikte Avrupa’ya gitmenin yollarını ararken İran, Ermenistan ve Türkiye üçgeninde adeta ölümden döndü. Birçok meslektaşımın, açılan dava ve soruşturmalardan kurtulmak için mayın tarlası, dikenli teller, sınır hattında açılacak ateş gibi her türlü yaşamsal tehlikeyi göze alarak, yurt dışına çıkmak için teşebbüste bulunduğunu biliyorum. Kimileri yakalanıp Türkiye’ye iade edildi, aylarca yıllarca hapiste kaldı, çıkıp yine gitmeyi denedi. Kimileri ülke sınırları arasında, havaalanı uluslararası terminallerinde aylarca beklemek zorunda kaldı.

Bugünlerin artık son bulmasını arzu ediyoruz. Türkiye, bu karanlık tabloyu hak etmiyor. Ancak AKP’nin, bu utanç tablosundan gocunduğu yok. Üstelik düşünce ve ifade özgürlüğünü giderek daraltmanın peşinde. Son sosyal medya düzenlemesi, bu ülkede artık sansürün iktidar eliyle ve apaçık bir biçimde kurumsallaştırılmasıdır. İktidar düzenlemenin sosyal medyayı ıslah etmek gibi sunuyor. İktidar sözcülerine bakarsanız, sanki ülkede başta Recep Tayyip Erdoğan ve ailesi olmak üzere güç sahiplerine twitter’dan, facebook’tan küfür ve hakaret etmek serbest sanırsınız. Değil efendim. Bu ülkede internet yolu ile işlenen suçlara yönelik pek çok yasa ve anayasa maddesi var ve bunlar zaten uygulanıyor. Öyle olmazsa Cumhurbaşkanı’na hakaret nedeniyle yılda binlerce dava neden açılsın ki? Ama onların meramı başka. Çok yazıldı çizildi ama sanırım asıl hedef, yeni nesil. 2023 yılına kadar bu ülkede yaklaşık 7 milyon yeni seçmen oy kullanacak. Bu nesil bizler gibi değil. Bir elinde telefonda mesaj yazarken seninle tartışabiliyor. Asıl hedef bu çocukların dünyasına nüfuz etmek. Ne kadar başaracaklar hep birlikte göreceğiz.”

GGC Başkanı Veysi İpek: “Görevimizi yaparken muktedir güçler engel olabiliyor” 

1993 yılında mesleğe başlayan Veysi İpek, 14 kentte örgütlü olan ve 237 üyesi bulunan Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti (GGC) Başkanlığı’nı yapan bir isim. 9 yıldır bu görevi yürüten Veysi İpek, gazetecilerin görevlerini ifa ederken “muktedir güçlerin” her daim hedefi olduğunu söyledi.

1990’lı yıllarda pek çok meslektaşının cinayete kurban gittiğini, kimilerinin kaçırıldığını ifade eden İpek, şunları söyledi:

“Her dönemin kendi içinde zorlukları var. 1990’lı yıllarda çok sayıda meslektaşımız faili meçhul cinayete kurban gitti. Bu dönemde çok şükür faili meçhul cinayet yok ama tutuklanan çok meslektaşımız var. Her dönem kendi içerisinde değerlendirildiğinde; demokrasinin, adaletin gelişmesine katkı sunan, katkı sunmak için bu işi gönüllü yapan meslektaşlarımız muktedir güçler tarafından engelleniyor. Muktedir güçler derken bunu sadece merkezi iktidar olarak algılamamak lazım, bu güç kimi zaman bir muhtar, kimi zaman bir belediye başkanı, kimi yerde vali, kimi yerde başbakan veya aşiret reisi, kimi yerlerde siyasi partiler veya terör örgütleri olarak karşımıza çıkabiliyor.”

“TMK’daki ‘makul şüpheli’ kavramı mağdur ediyor”

Terörle Mücadele Kanunundaki “makul şüpheli” sıfatının birçok gazeteciyi mağdur ettiğini belirten GGC Başkanı İpek, “Şu an 100’e yakın meslektaşımız tutuklu. Elbet kimsenin suç işleme özgürlüğü yok, olamaz da. Ancak şöyle bir yasa var: Terörle Mücadele Kanunu. Bu yasanın içerisine her şeyi koyabiliyorsunuz. Bu hükümet çok önemli reformlara imza attı geçmişte ama ‘makul şüpheli’ diye bir kavram da koydu yasaya. Yani bir gazeteciyi mesleğinden dolayı değil, bu yasa kapsamında şüpheli olarak aldık diyebiliyor. Meslektaşlarımız bu nedenle uzun gözaltı, tutukluluk ve yargılamalara maruz kalıyor. Umuyoruz ki demokrasinin gelişmesine büyük katkı sunan meslektaşlarımızın fikirleri dikkate alınır, toplumsal mutabakat noktasında demokrasimizi dünyanın en üst düzeyine taşırız. Beklentimiz bu yöndedir” dedi.

“Önyargılar nedeniyle meslektaşlarımızın çoğu işsiz”

Doğu ve Güneydoğu’da görev yapan gazetecilerin, sınır bölgelerinde ve komşu ülkelere giderek de görev yaptıklarını hatırlatan İpek, şunları kaydetti:

“Mesleğini icra ederken saldırıya uğrayan, kaçırılan meslektaşlarımız da oluyor. Tüzüğümüzün 1. maddesi toplumun haber alma özgürlüğünü en üst düzeye yükseltmek, bunu yaparken de kamu yararını gözetmektir. Demokrasiyi, adaleti öne almaktır. Ancak görevimizi yaparken hesabına gelmeyen güçler bunun karşısında duruyor.

Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veysi İpek

Basın meslek ilkelerini yerine getirirken tarafsız ve bağımsız olmaları çok önemli. Türkiye’nin en tarafsız ve bağımsız gazetecileri bana göre bu bölgede. Diyarbakır merkezli görev yapan arkadaşlarımız Türkiye’ye örnek de oluyorlar. Ama maalesef önyargılar nedeniyle birçok meslektaşımız işsiz durumda. Bunu aşmak için birtakım çalışmalar yapıyoruz. Projeler hazırlıyoruz. Freelance çalışanların sayısı çok arttı. Ayrıca yıpranma hakkımızda Anayasa’ya uygun bulunmadı ve TBMM gündemine yeniden iade edildi. Ekim sonuna kadar yasalaşmazsa kısmi olarak kazandığımız özlük haklarımızı da kaybetmiş olacağız.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın ele aldığı önemli bir konu var. Gazetecilerin Sorunları ve Yaşadıkları Sıkıntılar ve Özlük Hakları ile ilgili. Özellikler patronaj noktasındaki sıkıntılar ele alınacak. STK’lar ve meslek örgütleri ile bir araya gelip bu konuyu konuşacaklar. Bu konuda önemli kararlar alınırsa freelance diye bir olay kalmaz.

Biz haber alma özgürlüğünü sağlama, üyelerimizin toplumsal, ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmek için varız. Kimseye baskı unsuru kurma, topluma yön verme toplum mühendisliği yapma gibi bir rolümüz olamaz. Kimseye istihdam sağlama gibi meslektaşlarımız hariç gibi bir görevimiz olamaz. Diyarbakır’da 17 dernek var bu konuda. STK’ların, toplumun gazetecilerin baskısına prim vermemesi gerektiğini söylüyoruz. Mesleğe zarar veren dernek ve cemiyetlerin açıldığını biliyoruz. Şantaj mekanizması olarak faaliyet gösterilmesine karşı durulmasını, buna maruz kalanların başta savcılıklara ve bize başvuru yapmalarını rica ediyoruz.”

DFGD Eşbaşkanı Serdar Altan: Kürt basını açık hedef

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eşbaşkanı Serdar Altan, mevcut yasalar ve çalışma şartları nedeniyle gazetecilerin görevlerini tam anlamıyla yerine getiremediğini söyledi. Son yıllarda Türkiye’de gazetecilere yönelik baskıların daha da arttığına dikkat çeken Altan, bu konuda Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) 2020 Basın Özgürlüğü Raporunu örnek gösterdi. Altan, şunları söyledi:

Rapora göre Türkiye, dünya çapında 154. sırada yer alıyor. Bu da Türkiye açısından basın özgürlüğü noktasında nerede olduğunu açıklar nitelikte. Tabii sadece dışarıdan nasıl görüldüğü değil, bizzat içerisinde bizler bunu nasıl görüyoruz. Açıkçası Türkiye gazeteciler açısından bir cezaevi konumunda. Özellikle gazetecilerin mesleğini ifa etme noktasında, çalışma şartları konusunda çok ciddi bir sıkıntı içerisinde olduğunu söylemek gerekir. Türkiye’de basın neredeyse artık iş yapamaz, çalışamaz, yazamaz, çizemez, söylemek istediğini dile getiremez hale geldi. Dört yıl önce OHAL’in ilan edilmesiyle gazetecilere yönelik baskıların daha da artmasıyla bu daha görünür hale geldi. 2020 yılı itibariyle, geldiğimiz noktada bunu artık çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

“OHAL ile neredeyse tüm yayınlar susturuldu”

Türkiye’de basın özgürlüğü hatta medya diye bir şey kalmadı. Neredeyse Türkiye çapında 700 civarında yayın kuruluşu var. Bunların yüzde 95’ten fazlası iktidara hizmet eden yayın kuruluşu olarak karşımıza çıkıyor. Bir elin parmağı kadar muhalif basın var diyebiliriz. Bunlar da ciddi anlamda baskılarla karşı karşıya kalıyor. Kürt coğrafyasına geldiğimizde ise bu durum başka şekillerde de kendini açığa çıkarıyor. OHAL ilan edildikten sonra bölgeden yayın yapan muhalif kuruluşların çoğu kapatıldı. O dönemde neredeyse yayın yapacak bir organ bırakılmadı. Daha sonra Kürt gazeteciler internet medyacılığı olsun, açtıkları lokal yayın kuruluşları olsun bir şekilde mücadelelerini sürdürmeye çalıştılar. Ancak bunlar da yoğun bir baskıyla karşı karşıyaydı. Örneğin biz Türkiye’den bahsederken tutuklu gazeteciler ön plana çıkar. En son yayınladığımız raporlarda bu rakam 97 olarak görünüyordu. 97 gazeteci cezaevinde ve bunların büyük bir bölümü Kürt medyasında çalışan gazeteciler. Tabii bununla da sınırlı kalmıyor. Haklarında açılan davalarla susturulmaya çalışıyorlar. Aslında tutukladıklarını gazeteci olarak bile görmüyorlar.

Sıkıntı şu ki; çok basit bir haberi, paylaşımı, söylemi dahi örgüt suçlarına dahil edebiliyorlar. Bununla ilgili dava açılıyor. Bu kişi otomatik olarak terörist ilan ediliyor. Hükümetin söylediği şu; cezaevindekilerin çoğu örgüt üyesidir, gazeteci az sayıdadır. MİT mevzusunda Libya’da yaşamını yitiren MİT mensubu ile ilgili haberler çıktı ve gazeteciler tutuklandı. Bunu ‘terörle mücadele’ adı altında yürütülen bir operasyon biçiminde lanse ettiler. Veyahut daha önce MİT Kanunu’na muhalefetten yargılanan gazeteciler oldu. Bazı e-mail’lerin ifşa edilmesine dönük RedHack davası vardı. Bunlar basın özgürlüğü değil, terör örgütü suçu gibi lanse edildi. Bölgede tutuklanan, hakkında dava açılan gazeteci arkadaşlarımızı susturmak amaçlı yapılıyor. Tabii bunlar daha sonra açığa çıkıyor. Çoğu beraat alıyor. Bilgi karmaşası yaratılıyor, gazeteciler yalpalanıyor, haklarında çeşitli iddialar ortaya atılıyor.”

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eşbaşkanı Serdar Altan

“Baskılarla muhalif gazeteciyi mesleğinden koparmak istiyorlar”

Bölgede 20 yılı aşkın bir süredir gazetecilik yapan Serdar Altan’ın dikkat çektiği bir diğer nokta ise meslektaşlarının sahada iken karşılaştığı zorluklar. Altan, şöyle devam ediyor:

“Özellikle sahada gazetecilik yaparken karşılaşılan zorluklar var. Sadece tutuklama, dava açma, susturulma değil. Sahada gazetecilik yapamama gibi bir durum söz konusu. Örneğin; bir basın açıklamasını, etkinliği izlediğiniz sırada çok rahat bir şekilde engellenebiliyorsunuz, kameranıza el konulabiliyor, resmi bir gözaltı yapılmadan alıkonulabiliyorsunuz. Eylem, etkinlik bittikten sonra sizi bırakıyorlar ve siz takip edememiş oluyorsunuz. Eskiden çok rahat bir biçimde dağ bayır gezebilirdik, birçok yerden haber çıkarma imkanımız vardı. Ama bugün her yer güvenlik gerekçesiyle neredeyse yasaklı durumda. Kırsal bir bölgeye rahatlıkla gidip haber yapamıyoruz. Devletin güvenlik birimlerinin olduğu yerlerde bir gazeteci geçiş dahi yapamıyor. Çok rahat casuslukla suçlanabiliyorsunuz. Zaman zaman bazı gazeteci arkadaşlarımıza yönelik üstü örtülü tehditler söz konusu. Kimi zaman kimliklerini gizleyerek baskı yapıyorlar. İşinden etme ya da yolundan alıkoyma tarzında gelişen durumlar var.  Tüm bunların asıl amacı; gazeteciyi mesleğinden koparmak, doğruları yazmasını engellemek. 

Türkiye’de yaygın medyanın durumu içler acısı, tamamen iktidara yaranmaya çalışan bir medya olgusu var. Bununla birlikte bu durum yine HDP mevzusunda ayyuka çıktı. Çoğu programcı yayın politikamıza uymadığı için şu şahsı ya da şu partiyi çıkarmıyoruz diyebildiler. Tüm bunlar aslında iktidarın medyayı getirmek istediği noktanın açık bir göstergesi oldu. Doğruları konuşmayan, bir şeyleri gizleyebilen, ortaya çıkmasına ön ayak olmayan, halkın haber alma hakkını savunmayan bir medya gerçekliğini yaratmak istediler. Nitekim böyle bir durum oldu. Ama buna rağmen gerçekleri söyleme çabası içinde olan gazeteciler hala mevcut. Buna karşı bir direniş söz konusu. Özellikle Kürt medyasında varlığı iktidar çevresinde rahatsızlık yaratan gazeteciler var. Onların varlığı bu faşizm ortamında bir gurur kaynağı diyebiliriz.”