Haberlerİnsan Hakları

Gezi Davası: Herkes Silivri’yi biraz daha güçlü terk etti

-

Elif Akgül

Aralarında avukat, sivil toplum çalışanı, mimar, şehir plancısı, tiyatrocuların olduğu 16 sanıklı Gezi davası hafta başında ilk mahkeme mesaisini yaptı. 

Gezi direnişinin kendisi gibi bir anda, direnişten 6 yıl sonra hazırlanan iddianame ve dava ile başlanan yargılamanın ilk duruşması AKP’nin İstanbul’daki tarihi yenilgisinin hemen ertesi gününde yapıldı. İki günlük duruşma sanki, “Yeni Türkiye” değil ama “yepyeni Türkiye” ihtimalinin bir yansıması gibiydi.

Dava, Silivri’de, İstanbul’un en batısındaki ilçede, cezaevinin dışına kurulmuş mahkeme salonunda görülüyor. Silivri mahkeme salonları 2009’da Ergenekon davasıyla başlayan, KCK, Balyoz, Cumhuriyet davaları ile devam meşhur bir salon. Söz konusu salonlarda yargılananlar arasında gazeteci İlhan Selçuk, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Nazlı Ilıcak, Selahattin Demirtaş da vardı.

Böylesi siyasi davaların yerleşkesi olan Silivri’de bu sefer Gezi direnişi yargılanmaya başlandı. Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklu (Aksakoğlu 25 Haziran’da ara kararla tahliye edildi) yargılandığı davada tüm sanıklara “şiddetsiz eylem” yoluyla “hükümeti cebren ve şiddet ile devirmek” suçlaması yöneltiliyor.

Davayı izlemek isteyenler, dayanışmaya gelenler sabahın erken saatlerinde çeşitli noktalarda toplanıp otobüslerle geldiler mahkemeye. Oysa sadece birkaç saat önce, 23 Haziran günü saat 19.15’te, Cumhur İttifakı’nın İstanbul Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım’ın rakibi Ekrem İmamoğlu’nu tebriği ile başlayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en büyük hezimetlerinden birini kutluyorlardı. Kutlamaların havası Silivri’ye kadar yansımış gibi sabahın erken saatinde dev bir mahkeme salonuna gülen yüzlerle geldi insanlar.

Neredeyse bir futbol sahası büyüklüğünde inşa edilen duruşma salonunda izleyici kısmına oturduğunuzda, duruşma salonuna kurulan iki dev ekran olmasa hakimleri görmek neredeyse imkansızdı.

Duruşma salonuna izleyici kapısından girildiğinde yaklaşık 200 kişilik izleyici sandalyesi var. Sağ duvar boyunca savunma avukatları, sol duvar boyunca basın mensupları ve gözlemciler oturuyordu, Gözlemcilerin solundaki sandalyeler müşteki avukatlara ayrılmış durumdaydı. Karşıda solda savcı, tam karşı duvarda ise iki dev ekranın arasında mahkeme heyeti yer alıyordu. Salonun ortası 180 sanık sandalyesine ayrılmış durumdaydı. Salondaki sayıları 90’a varan jandarmalar sanık kısmının dışına çektikleri sandalyelerle sanık ve izleyicileri ayırıyorlardı. Ayrıca tutuklu sanıkların da üç yanında jandarmalar oturuyordu. 16 sanıktan sadece 9’u salonda olduğu için duruşmaya katılan sanıklar sandalyelerin sadece ilk 4 sırasında yer alıyordu. 

İçeri alınmayan izleyiciler

İzleyicilerin yoğun olduğu davalarda bazı mahkeme heyetleri boştaki sanık sandalyelerine izleyicilerin oturmalarına izin vermelerine rağmen, Gezi davasını görülüğü İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti buna izin vermedi. Davayı izlemeye gelen çok sayıda izleyici, bu nedenle, yani “yer olmadığı” gerekçesiyle duruşma sonucunu mahkeme salonunun dışındaki Son Çare büfede bekledi.

Bu nedenle 160 kişilik boş sandalye duruşmalar boyunca sanıklarla izleyicilerin birbirlerine seslenmelerini, alkışlarını ve el sallamalarını taşıyan bir boşluk oldu. 

Saat 10:30 civarında tutuklu sanıklar Osman Kavala ile Yiğit Aksakoğlu kollarında jandarmalar ve izleyicilerin alkışlarıyla salona girdiler. 

Bundan sonrasını hayal edebilmeniz için resmetmeye çalışacağım. Kavala ve Aksakoğlu, dev duruşma salonunun arkasındaki yaklaşık 200 izleyicinin, salonun solunda yer alan basın locası ve gözlemci sıralarındaki onlarca kişinin, onların tam karşısında müdafii koltuklarında yer alan 130 avukatın ayakta alkışlarıyla girdi salona. Kavala 20, Aksakoğlu yedi ay sonra hakim karşısına çıkabilmesine rağmen moralleri iyiydi. Kendilerini alkışlayanlara el sallayarak yerlerine geçtiler.

Salonda sessiz kalan, yerinden kıpırdamayan sadece jandarmalar, savcı ve heyetti. Kavala ve Aksakoğlu’nun salona her giriş çıkışları alkış, ıslık ve selamlamalarla geçiyor, arkalarına her döndüklerinde onlarca kişi el sallıyor, salondan çıkarken herkes ayakta alkışlıyordu. Tüm bu coşku boyunca mahkeme heyeti sükunetini korudu. 

Öyle ya, her bir sanığın savunması alkışlarla bölünüyor alkışlarla bitiyordu. Son sekiz yılda sayısız ifade özgürlüğü davasında, salonda en ufak tepki, alkış koptuğunda açık yargılamayı “izleyicisiz yapmakla” tehdit eden birçok mahkeme başkanını işitmiş bu muhabir kulaklarım, ilk defa bir hakimin “Lütfen savunmamı dinlememi engellemeyin” diyerek rica edişine şahit oldu.

İki gün süren duruşma boyunca uzun süredir ilk defa savunmaların bölünmediğine, sanıkların bir de savunmaları nedeniyle yargılanmak zorunda kalmadığına şahit oldum.

Taksim Dayanışması’ndan Avukat Can Atalay’ın “Gezi Direnişini anlayamadığınız, anlamazdan geldiğiniz gibi, tıpkı AKP ve Fethullahçı çete gibi Taksim Dayanışması’nı da anlayamadınız” sözlerindeki öfkeye, ardından gelen alkışlara rağmen -olması gerektiği gibi- sessiz kaldı heyet. 

Oysa Atalay’ın müdafii olduğu Cumhuriyet davasının 25 Aralık 2017’deki beşinci duruşmasında, yargılanan gazetecilerden Ahmet Şık “AKP iktidarı, bugünün azılı düşmanı olan yakın geçmişteki suç ortağı Gülen Cemaati’nin yadsınamaz katkılarıyla, hedefledikleri ortak menzile ulaşma gayesiyle Türkiye medyasının büyük çoğunluğunu dizayn etti” dediğinde İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi Şık’ı salondan çıkarmış bir de hakkında işlem yapılmasına karar vermişti. 

Mahkemenin kararı duruşmanın bir yansıması gibiydi. Mahkeme Başkanı Mahmut Başbuğ’un Osman Kavala’nın tutukluluğuna düştüğü şerh ile üye hakim Ahmet Tarık Çiftçioğlu’nun Yiğit Aksakoğlu’nun tahliyesine düştüğü şerh Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi iklimin bir mikro tespitiydi.

Duruşmanın sonunda Aksakoğlu bırakıldı, Kavala içeride kaldı. Aksakoğlu’nun ailesinin Kavala için ağladığına, Kavala’nın eşinin Aksakoğlu’nun yakınlarıyla sevindiğini gördük. Kimse tam olarak mutlu ya da mutsuz değildi. Lakin şüphesiz ki, herkes biraz daha güçlü terk etti Silivri’yi.