Basın Özgürlüğüİfade Özgürlüğü

MLSA TV’de ‘Kürt gazeteci olmak’ konuşuldu: ‘Devletin gözünde meşru gazeteci değiliz’

COVID-19 pandemisi sürecinde Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nin (MLSA) online olarak düzenlemeye başladığı paneller sürüyor. 10 Mayıs Pazar günü gazeteciler Hatice Kamer, Mahmut Bozarslan, Sabiha Temizkan, Sedat Yılmaz ve avukat Veysel Ok ile gazeteci Ayşegül Doğan moderatörlüğünde düzenlenen panelde farklı mecralarda ve medya geleneklerinde Kürt gazeteci olmak konuşuldu. 

Türkiye’de dijital ve internet gazeteciliğine olan ilginin 2016 yılından beri gittikçe arttığını vurgulayan Ayşegül Doğan, Kürt gazeteciliğin de kendine yeni mecralar edindiğini söyledi: “Karartılan ekranlar, susturulan gazeteler, tutuklanan gazeteciler derken insanların habere erişimi zorlaştı, farklı mecralara ihtiyaç arttı.”

“Polis, arkadaşımızı ‘canı istediği için’ gözaltına aldığını söyleyebiliyor”

Gazeteci Mahmut Bozarslan sözlerine Kürt medyasında çalışmak ile Kürt gazeteci olmanın farklı zorlukları olan deneyimler olduğunu vurgulayarak başladı. Kürt medyasının uzun yıllardır Türkiye’de hedef gösterilen ve sorun yaşayan bir mecra olduğunu belirten Bozarslan, anaakım mecralarda Kürt gazeteci olarak çalışmanın da zorlukları olduğuna değindi. Kariyeri boyunca anaakım medya da dahil olmak üzere pek çok farklı kurumda çalıştığını belirten Bozarslan, “Kürt olunca durum değişiyor. Size bakış değişiyor, sizinle ilgili algı değişiyor. Ben o algıyı hiç takan biri olmadım yirmi küsür yıllık kariyerimde,” ifadelerini kullandı.

Bozarslan sözlerine şöyle devam etti: “Havuz medyasında çalışanlar için bir sorun yok, ama yabancı ya da muhalif bir mecradaysanız size gazeteci gözüyle bakılmıyor, kapılar kapanıyor. 25 yıla yakındır bölgede gazetecilik yapıyorum; son 5 yılda yaşadığım sıkıntılar bir yana, diğer 20 yıl bir yana.” Kürt gazetecilerin meşru gazeteci olarak görülmediğine dair bir örnek de veren Bozarslan, hendek çatışmaları sırasında polisin bir meslektaşını gözaltına aldığında müdahale etmek ve tepki göstermek için yanlarına gittiğini söyledi ve ekledi, “Niye alıyorsunuz dedik. Bir memur dönüp dedi ki, ‘canım öyle istedi.’ Bu laf, geldiğimiz yeri özetliyor.”

“Haber için Twitter’da paylaştığım fotoğraf ‘örgüt propagandası’ oldu”

Kendisinin de sahada polisler tarafından engellendiği bir olayı örnek veren serbest gazeteci Hatice Kamer, şu ifadeleri kullandı: “Sokağa çıkma yasakları döneminde Midyat’ta bir saldırıya uğramıştık. Emniyet Müdürlüğüne bombalı bir saldırı olmuştu. Bu olay, hendek sürecinden sonra çadırlarda yaşamaya başan insanları çekmek için Şırnak’a gittiğimizde olmuştu ve yakın diye hemen olay yerine gitmiştik. Oradaki polisin de yönlendirmesiyle biz orada linç edildik, bu süreçte kullanılan ifadelerden biri ‘Bunlar Roj TVden gelmiş’ti.”

Roj TV ya da Mezopotamya Ajansı çalışanı olmanın, sahada haber takibi sırasında gazetecilere engel olmak için meşru bir sebep olabildiğini aktaran Kamer, bu tavrın özellikle kendi aralarında Kürtçe konuştukları için olduğunu düşündüğünü aktardı.  

Temmuz 2019’da yayımlanan ve yabancı haber mecralarında çalışan gazetecileri fişleyen ve hedef gösteren SETA raporuna da değinen Kamer, raporda hedef gösterilen gazetecilerden biri olduğunu hatırlattı: “Nerede yaşadığım, neler yaptığım, aslında kolaylıkla internette bulunamayacak kişisel verilerim o kadar detaylı bir şekilde işlenmişti ki, bölgeden haber geçiyor olmamın vermiş olduğu özel bir muameleye uğradım diye düşündüm.” 

Hakkında sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan bir soruşturmaya değinen Kamer, soruşturma konusu olan paylaşımlardan birinin pek çok haber kanalı tarafından da geçilen bir görüntü olduğu halde kendisine ‘propaganda’ suçundan soruşturma açılabildiğini hatırlattı: “Suç unsuru olarak kabul ettikleri görsellerden biri de 2015 yılında bir YPG’linin sınırda 15 gün bekletildikten sonra gelen cenazesi ile ilgili bir fotoğraftı. O gün tüm haber kanalları oradaydı. Açık bir şekilde o dönemde cenaze törenlerinde bayraklar ve flamalar açılıyordu, polis korteji oluyordu ve zaten müdahale de olmuyordu. O fotoğrafı Twitter’da haber amaçlı amacıyla paylaştığım çok açıkken, benim ‘örgüt propagandası’ yaptığım iddia edildi.”

Artık devlet yetkililerinin katıldığı hiçbir etkinliğe ya da mitinge giremediklerini ve akreditasyon alamadıklarını belirten Kamer, SETA raporunun hizmet ettiği anlayışın hâkim olduğunu ve kendilerine ajan gözüyle bakıldığını söyledi.

“Devletin gözünde biz meşru gazeteci değiliz” 

Mezopotamya Ajansı’ndan Sedat Yılmaz, sözlerine Kürt medyasının devletin hep hedefinde olduğunu belirterek başladı ve ekledi: “Siz bu coğrafyada, bu halk için, Kürtler adına haber yapmaya çalışıyorsanız hem yaşamınız, hem de başınız beladadır.”

Kürt basınından katledilen pek çok gazeteciyi anmak için çok eskilere gitmeye gerek olmadığını söyleyerek 2014 yılında Adana’da öldürülen Azadiya Welat gazetesi çalışanı Kadir Bağdu’yu ve Cizre bodrumlarında katledilen Rohat Aktaş’ı anan Yılmaz sözlerine şöyle devam etti: “Devletin gözünde biz meşru gazeteci değiliz, bunu biliyoruz. Devletin tüm uluslararası platformlarda kendini savunma argümanı da budur. Kurmuş oldukları TCK ve TMK’ya baktığınızda, istenilen zamanda istenilen kişiye istenilen sebepten suç isnat edilebilir. Türkiye böyle bir durumla karşı karşıya. Özgür Ülke gazetesi bombalandığında ‘Bu ateş sizi de yakar’ dedik, yakmaya da devam ediyor.”

Sokağa çıkma yasağından muaf olan gazetecilerin rahatlıkla dışarı çıkabildiğini hatırlatan Yılmaz, buna rağmen Kürt bir gazetecinin İstanbul’da para cezası aldığını aktardı. Yılmaz, Kürt gazetecilerin haber takibi sırasında karşılaştığı sorunları ise şöyle sıraladı: “Biz görüş alamayız, sorduğumuz sorunun cevabını alamayız, eleştirel haber yapamayız, hiçbir resmi mecra bize görüş vermez. Bu devlet açısından anlaşılabilir bir durum belki, ama muhalefet bize çıkarsal bakıyor, mekân ve zamana göre, menfaatleri uyuşuyorsa bizimle irtibata geçer. Bize görüş veren Türk entelektüellerin çoğu ‘yayınlamadan önce mutlaka biz de görelim’ der. Anaakım medya bizim haberlerimizi ve fotoğraflarımızı kullanmaz, editörlere talimat verir, düzeltme istediğimizde ‘editöryel hata olmuş’ der geçer.”

“Diğer gazeteciler tutuklanmasaydı Ferhat’lar için bu dayanışma örülür müydü?”

Gazeteciliğe 2003 yılında Dicle Haber Ajansı’nda başlayan ve o zamandan beri pek çok farklı mecrada çalışmış olan serbest gazeteci Sabiha Temizkan ise Kürt medyasına dair geçmişinin onu farklı mecralarda zorlayan bir deneyim olduğunu söyledi: “CV’nizde Dicle Haber Ajansı (DİHA), Özgür Gündem yazdığınızda kimse sizi işe almak istemiyor, böyle bir gerçek var.”

Tüm iktidarların her dönem Kürt medyasına dair rahatsızlık duyduğunu söyleyen Temizkan, çok taze bir örnek verdi: “Dün Nusaybin’de bir çocukla ilgili dehşet verici görüntüler, daha önce DİHA’da çalışan, sokağa çıkma yasakları sürecinde yaptığı haberler için ceza alıp yurt dışına gitmek zorunda kalan gazeteci bir arkadaşımızın ortaya çıkardığı görüntülerdi. Bu görüntülerin ortaya çıkmasını istemiyorlar, tam olarak da bu yüzden o gazeteci arkadaşımız ceza aldı ve burada mesleğine devam edemiyor. Bu örnekler saymakla bitmez.”

Farklı geleneklerden gelen gazetecilerle ilgili dayanışmaya da değinen Temizkan, “Daha güçlü bir dayanışma örülmeye başlandı ama maalesef bunun nedeni Kürt gazetecilerin gerçekte neler yaşadığı görüldüğü için değil, hepimizin canı yanmaya başladı ve hepimiz zorlanmaya başladık. Bu dayanışmanın biraz bunun sonucu olduğunu düşünüyorum. Dayanışmanın güçlenmesi, sebebi ne olursa olsun çok güzel bir şey, ama keşke herkese sıra gelmeden önce bu dayanışma örülebilseydi diye düşünüyorum. Örneğin son olarak arkadaşımız Ferhat Çelik, MİT soruşturması kapsamında tutuklandı. Şu soruyu kendi kendime soruyorum: bu dosya kapsamında diğer gazeteciler de tutuklanmış olmasaydı, Ferhat’lar için bu dayanışma örülür müydü? Emin olamıyorum açıkçası. Böyle hissetmek bir Kürt gazeteci olarak zor bir şey, bana iyi hissettirmiyor.” 

Altı yıl önce attığı bir tweet nedeniyle hakkında açılan davadan da bahseden Temizkan, yıllar sonra bir Twitter paylaşımı üzerinden ‘propaganda’ suçuyla yargılanacak olmasını şöyle değerlendirdi: “Çok görünür bir gazeteci değildim, daha çok editörlük yaptım; annemin açlık grevinden sonra görünür oldum. O dönemde annemle ilgili bir kampanya yürütmüştüm ve bunun çok etkili olduğunu düşünüyorum. Aradan yıllar da geçmiş olsa ‘Seni unutmadık, cezanı çekeceksin’ gibi bir mesaj veriliyor gibi hissediyorum.”

“Kürt gazeteciler, her dönemin sanığı” 

MLSA Eş Direktörü avukat Veysel Ok ise dernek olarak baktıkları dosyalarda Kürt gazetecilerin barış sürecinde attıkları tweet’lerin şu an aleyhlerinde kullanıldığını çok sık gördüklerini belirtti: “Pek çok gazeteci arkadaşımızın paylaştığı Newroz açıklamaları veyahut Salih Müslim röportajı, bugün soruşturma konusu oluyor. Barış sürecinde başka bir ‘terör’ algısı vardı, ortak düşman IŞİD’di örneğin. Gazetecilerin haber yapmasına izin veriliyordu, teşvik ediliyordu. Altı yıl sonra, devletin algısı ve politikası değişince o dönem meşru bir şekilde yapılan haberler ve atılan tweet’ler şimdi ‘terörist faaliyet’ sayılıyor. Hukuk, devletin politik algısıyla değişebilen bir kurum değil. Aslında, Kürt gazeteciler her dönemin sanığı. Yakın zamanda Edirne’de haber takibi sırasında gözaltına alınıp tutuklanan Rawin Sterk hakkında sırf Kürt olduğu için sosyal medyası incelenerek suç uyduruldu. Devlet işine geldiğinde, gazeteciyi tutuklamak istediğinde meşru gazetecilik faaliyetini terörize edebiliyor.”

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana Kürt gazetecilerin ve aydınların yargının hedefinde olduğunu belirten Ok, yargının hep devletçi bir tavır sergilediğini aktardı: “Kemalist ve devletçi yargının hedefinde de Kürt gazeteciler vardı. 2000’den sonra Cemaat geldi ve yargı içinde güç kazandı, yine hedefinde Kürt gazeteciler vardı. KCK basın davasını ve tutuklanan onlarca Kürt gazeteciyi hatırlayalım. Onları tutuklayan hâkimler şu an cezaevinde. Cemaat yargıdan temizlendi, şimdi ulusalcı ve AKP ittifakıyla şekillenen bir yargı düzeni var ve onların da hedefi Kürt gazeteciler. Türkiye’de basın özgürlüğü hep sorunlu bir alandı ama Kürt gazetecilere yönelik yargısal taciz her devrin sorunu. Cezaevinde en az 100 gazeteci var, bunların büyük çoğunluğu Kürt gazeteciler.”

“Dayanışma da cezalandırıldı”

Hatice Kamer, ilk kurumsal dayanışmanın örneklerini sokağa çıkma yasakları döneminde yaşandığını aktardı. Kişisel dayanışma ağlarını saymadan, kurumsal bir tavır ile Batı’dan gazetecilerin bölgeye geldiğini aktaran Kamer, bu dayanışmayı şöyle özetledi: “Sokağa çıkma yasakları sonrasında ‘Haber Nöbeti’ başlamıştı, ki ona da herkes gelmiyordu. Hakikaten Batı’da mağdur olan, sorun yaşayan daha duyarlı isimler gelmişti. İlerleyen süreçte bu insanlar hakkında davalar açıldı, dayanışma da cezalandırıldı. Ama can yanmadan dayanışma örülememesi temel bir sorun, hukukun herkes için geçerli olduğunu tüm gazeteciler görebilmeli.”

Bölgedeki gazeteciler için İstanbul’da, Ankara’da yaşayan gazetecilerden destek görmenin manevi anlamda büyük önemi olacağını söyleyen Kamer, bölgedeki gazetecilerin görüldüklerini ve anlaşıldıklarını bilmek istediklerini söyledi. Dayanışma örülemeyen bu süreçte anaakım medyanın da artık tamamen yok olduğunu ve Türkiye medyasının tek tipleştiğini vurgulayan Kamer, “Artık bir-iki duyarlı cümle paylaştığınızda bile trollerin saldırısına uğruyorsunuz, dayanışma üretmek zorlaşıyor. Zamanında gösterilmeyen tepkilerin acısını tüm ülke medyası olarak çekiyoruz, yalnızca Kürt medyası da değil,” ifadelerini kullandı.

Kürt gazetecilerin kendi aralarındaki dayanışmanın da zayıf kaldığını aktaran Mahmut Bozarslan, “Çuvaldızı önce kendimize batıralım, sonra başkalarına batıralım. Kürt gazeteciler arasında da kurumsal alanda dayanışma yok değil, fakat oldukça az ve zayıf diyebilirim. Bu konu ile ilgili Kürt siyasetini de eleştirmek istiyorum. Irak Kürdistanı’nın medyasına karşı alınan tavır, farklı çizgilerdeki Kürt medyasına karşı alınan tavır bizim kendi aramızda dayanışmamızı engelleyen bir hâle geliyor,” dedi.

Avukat Veysel Ok, gittiği uluslararası toplantılarda ilk düzelttiği konunun Türkiye’de cezaevinde bulunan gazetecilerle ilgili hep ‘Türk’ denmesi olduğunu söyledi. Uluslararası kurum temsilcilerini hep “Türk demeyin, Türkiyeli diyin” diye uyardığını belirten Ok, “Cezaevindeki gazetecilerin büyük kısmı Kürt gazeteciler; hatta o insanlar Kürtçe yazdıkları, Kürtçe gazetecilik yaptıkları için, kendilerine ‘Türk’ denmesin diye tutuklandılar,” dedi.

“Tutuklanan gazeteci Kürt ise iki kere düşünüyorlar”

Uluslararası örgütlerin daha çok popüler gazetecilere destek vermeyi tercih ettiğini aktaran Veysel Ok, MLSA olarak bu anlayıştan dolayı çok zorlandıklarını söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Biz Kürt müvekkilimizin gazeteciliğini, birlikte çalıştığımız uluslararası kurumlara kanıtlamak zorunda kalıyoruz, bunun için ciddi çaba harcıyoruz. ‘Bakın şu haberleri yaptı, örgütle bir alakası yok’ diye uzun uzun açıklamalar yapıyoruz. Eğer ikna edebilirsek destek alabiliyoruz. Belki dışarıdan çok rahat algılanıyordur, ‘uluslararası kurumlardan destek alıyorlar’ diye. Fakat öyle bir durum yok. Kimse bilmediği, ‘tehlikeli’ bulduğu gazeteciye destek vermek istemiyor. Örneğin tutuklu gazeteci Nedim Türfent şimdi uluslararası kamuoyunda bilinen bir gazeteci haline geldi fakat bu noktaya gelene kadar büyük emekler harcandı. Haberleri İngilizceye çevrildi, kampanyalar düzenlendi. Yoğun bir çaba gerekiyor.”

‘Kürt gazeteci olmak’ kavramının başlı başına ciddi bir sıkıntı olduğunu söyleyen Sabiha Temizkan ise, bu başlığı seçmek zorunda kalmanın bile durumu özetlediğini aktardı: “Neden böyle bir başlık olmak zorunda kaldı? Yaşadığımız baskılar düşünüldüğünde bunu özel olarak ifade etmemiz gerekiyor olabilir ama gazetecilerin kendi aralarındaki dayanışmasında bu ifadenin kalkması gerekiyor. Daha kapsayıcı bir dili kendi içimizde de benimsememiz gerekiyor. İktidarın Kürt gazeteci olmayı bütün baskılar için hafifletici sebep olarak saydığı anlayış, gazeteciler arasındaki dayanışmada da kısmen görülebiliyor. Kürt gazeteciler tutuklandığında diğer gazeteciler ve meslek örgütleri şüpheyle yaklaşabiliyor. Kürtse iki kere düşünüyorlar.”

“COVID-19 sürecinde ne yetkililer, ne de sivil toplum örgütü temsilcileri konuşuyor”

Moderatör Ayşegül Doğan, gazetecilerin COVID-19 pandemisi döneminde sahada yaşadığı sıkıntıları da sordu. Hatice Kamer, internetin gazetecilerin işini kolaylaştırmış gibi göründüğü halde aslında haberi doğrulatma konusunda sıkıntılar doğurduğunu ve süreci uzattığını belirtti:

“COVID-19 sürecinde Diyarbakır’da bilgi doğrulatma konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Ölü sayısını doğrulatamadık. Bilgiye erişim açısından sıkıntı yaşıyoruz, yetkililer ancak isim olmadan görüş veriyor, o zaman haberin güvenilirliği de azalıyor. Diyarbakır’ın sosyoekonomik durumu ve COVID-19 ile ilgili bir haber yapmak istemiştim ama sahada insanlar bir şey söylemek istemiyor, isim vermek istemiyor, meslek odalarından temsilciler bile telefonlarımıza cevap vermiyor.”

Pandemi sürecinde kendisinin de çok zorlandığını ve haber kaynaklarına erişemediğini aktaran ve karamsar bir tablo çizen Mahmut Bozarslan, “Ne yetkililer, ne sivil toplum örgütü temsilcileri, ne de vatandaş konuşuyor. Gazeteciler biz bize kaldık. Kamu sağlığı konusunda uzman bilim insanları bile ‘konuşamayız, talimat var‘ diyor. Yıllardır ilk kez bu mesleğin yapılamayacağı hissine kapıldım. Bu tabii ki yalnızca Diyarbakır’da böyle değil. Türkiye’nin kalanında, hatta batılı ülkelerde bile COVID-19 karşısında gazetecilik yapmak çok zor hale geldi,” dedi.

Meslektaşlarından bir nebze daha iyimser olduğunu ifade eden Sedat Yılmaz ise, “Her dönemin, her sürecin kendine ait özgün ve öğretici koşulları var. Ben bu süreci gazeteciliğin ve karşı-gazeteciliğin çatışması olarak görüyorum. Daha umutluyum, bu süreçten vicdanlı gazeteciliğin güçlenerek çıkacağını düşünüyorum,” ifadelerini kullandı.

Her türlü baskıya rağmen hâlâ işini hakkıyla yapan pek çok gazeteci olduğunu söyleyen Veysel Ok, tutuklamaların, soruşturmaların ve yargısal tacizin bu dönemde bile sürüyor olmasının bu savı doğruladığını aktardı ve ekledi: “Şu an en büyük kaygımız COVID-19’a karşı risk altında olan cezaevindeki gazeteciler. Bu konuyla ilgili tüm hukuki süreçleri işletiyoruz.”