İnsan Hakları

Mülteciler İki Haftadır “Açlık Orucunda”

Hale GÖNÜLTAŞ

ANKARA – Mülteciler, hayatta kalabilmek için ülkelerini terk edip geldikleri coğrafyada karşılaştıkları COVID-19 pandemisi sürecinde yaşam ile ölüm arasındaki geçişgenliğin ne denli kaygan bir zeminde durduğunu en yakından deneyimleyen toplum kesimlerinden biri. Afganistan’dan Türkiye’ye gelen ve şu an Ankara’nın çeşitli semtlerinde yaşayan kayıtlı ve kayıtsız onlarca mülteci ile birebir görüşme gerçekleştirdik.

COVID-19 pandemisi sonrasında ortaya çıkan işsizliğin getirdiği ağır yoksulluk nedeniyle 10 yaş üstü çocuklar da dâhil olmak üzere, aralarında genç, yaşlı, hamile ve hastaların da olduğu mülteciler yaklaşık iki haftadır oruç tutuyor.

Mülteciler, yoksulluğun hayatlarındaki varoluşunu “açlık orucu tutmak” ifadesi ile tercüme ediyor. Kabil’de Taliban militanlarının tehditlerine karşın kadınların özgürleşmesi için çabalayan ve bu nedenle şeriatçıların hedefi haline gelen Akame, “Akşamları orucu çorba ve ekmekle açsak da, bir yer sofrasında çocuklarımla oturmak aile olduğumuzu ve umutlu olmamız gerektiğini hatırlatıyor” diyor.

Afgan mülteciler, neden ülkelerini bırakıp Türkiye’ye geliyor?  Binlerce kilometre mesafeyi kat ederken hangi tehlikelerle karşı karşıya kalıyorlar? Bir mülteci, insan kaçakçısının sınırdan geçerken çocukların uyuması için verdiği ilacı çocuklarına içirirken ne hisseder?

Hania’nın üç yaşındaki oğlu ev kazası geçirir, elindeki çıra damağını deler. Hania’nın kaydı Ankara’da olmadığı için hiçbir hastanenin acil servisi kanamalı haldeki bebeği kabul etmez. Özel hastaneler adres gösterilir. En sonunda bebeğe müdahaleyi bir aile hekimi yapar, kanama durdurulur. Ancak bebeğinin damağı için hala cerrahi müdahale gerekiyor.

Hüsna dört, Rahel altı aylık hamileydi. Her ikisinin de hamileliğe bağlı kanamaları vardı.  Sağlık Bakanlığı’na bağlı Dışkapı’daki hastaneye gittiklerini, ancak kayıtlı olmadıkları için hastaneye kabul edilmediklerini aktarıyorlar.

Hüsna o geceyi anlatıyor: “Yaklaşık 15 gün önce karnımda şiddetli ağrı vardı, hamilelikte olur bu ağrılar, geçer diye düşündüm. Üç dört günü ağrı ile geçirdim. Beşinci gündü sanırım, gece sancı ile kanamam arttı. Gece yarısı Dışkapı’daki hastaneye gittik. Evimize en yakın hastane orasıydı. Diğer doğum hastanesi uzak. Taksi ile gitmek gerek, çok tutardı o an. Kanamam da olduğu için en yakın hastaneye gittik. Ama acil serviste kayıtsız olduğumuz için bizi almayacaklarını söylediler. Eve geldik. Sabaha karşı, mahallemizde oturan ebe Meryem’i getirdi eşim eve. Bebeği düşürdüm. Çok bağırdım, çok ağladım, çok canım yandı. Hala da içim acıyor. (Ağlıyor.) Eğer o gece hastane beni kabul etseydi belki bebeğim kurtulurdu.”

Akane: “Okula, okumaya aşıktım”

Konuştuğumuz Afgan mültecilerden Akane’nin Kabil’den Ankara’ya uzanan hikâyesini dinleyelim:

“Çocukluğumdan beri okula, okumaya aşıktım. 41 yaşımdayım. Aydın bir ailem vardı. Kabil’de yaşıyorduk. Ortaokulda okurken Taliban iktidara geldi, çatışmalar yoğunlaştı. Ortaokul ve lisede zaman zaman okula ara vermek zorunda kaldım. Evde kaldığım dönemlerde dikiş dikmeyi öğrendim. Eğitimimi tamamlayıp lise diplomamı aldım. Taliban kadınların evden çıkmasına, okumasına karşıydı. Tehlikeyi göze aldım. Şehit Burhaneddin Rabbani Eğitim Üniversitesi’nin Afgan Dili ve Edebiyatı bölümüne başladım. Çevreden çok baskı vardı. İkinci sınıfta evlenmek zorunda kaldım. Evlendiğim kişi ortaokul mezunuydu ama okumama izin verdi. Üniversiteyi bitireceğim sene büyük kızım dünyaya geldi. Çalışmak ve Afganistan’daki kadınlar için bir şeyler yapmak istiyordum. Kabil’de devletle ilgili bir kuruluşta çalışmaya başladım. İstatistik merkezi gibi bir yer diyebilirim, nüfus bilgileriyle ilgili bir kurumdu. Dokuz erkek personelle birlikte çalışıyordum. Bunlardan üçü her daim ortamda ben yokmuşum gibi davranırdı. Taliban’ın adamları sürekli binaya gidip gelirlerdi. Onlar geldiğinde yanlarından uzaklaşırdım.

Taliban’ın saldırısı ve bitmeyen ameliyatlar

Bir sabah işe gittim. Sadece üç personel işe gelmişti. Ben rapor yazmaya başladım. Diğer çalışanların aynı anda işe gelmemesi bir tuhaflık olduğunu hissettirtmişti. Saat 10.00 sıralarıydı, çok güçlü bir patlama sesi duyuldu. Camlar kırıldı, her yer toz duman oldu. Odada büyük çelik evrak dolapları vardı. Evrakları yere fırlatıp dolabın içine girdik. Taliban militanlarının “Allah-u Ekber” diyerek yaklaşan ayak seslerini duydum. Odaya girdiler, dolapların kapıları açıldı, taramaya başladılar. İlk kurşunlar yüzüme geldi. Yüzümü hissetmiyordum. Adamlardan biri saçlarımdan tutup beni yere fırlattı, yüzüstü yere düştüm. Ellerime, bacaklarıma kurşun geldi. Kan gölü içinde yatıyordum. Sonrasını hatırlamıyorum. Diğer üç erkek personel, olay yerinde ölmüş. Afgan Polisi geldiğinde yaşıyormuşum. Hastaneye götürmüşler. Tam bir hafta sonra gözlerimi açtım. Bedenimden ameliyatla dokuz kurşun çıkartmışlar. Kurşun yüzümü parçaladığı için yüzüm sarılıydı, müdahale edememişler. Yaklaşık üç ay kadar hastanede yattım. Boğazımdan bir delik açılmıştı, sıvı besin veriyorlardı. Aralıklarla bir yıl hastaneye gidip geldim. Çeşitli operasyonlar geçirdim.

Ankara’da aylarca süren ameliyatlar

Doktorlar, parçalanan yüzümü yeniden yapmalarının tıbbı imkânsızlıklar nedeniyle mümkün olmadığını söyledi. 2016 yılında Afganistan Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti’ne Türkiye’de tedavi olmam için “tedavi vizesi” verilmesi yönünde girişimde bulundu. Dört çocuğum, ben ve eşim vize başvurusunda bulunduk. Bana tedavi, eşime ise refakatçi vizesi verildi. Ama çocuklarımın vizesi çıkmadı. Çok üzülerek çocuklarımı Kabil’de bıraktım. Tedavimin uzun süreceğini düşünememiştim. Eşimle Türkiye’ye geldik. Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gittik. Hastane bize çevirmen vermedi. Doktorla tek bir kelime anlaşamadan ameliyat oldum. Bedenimden kemik alarak yüzüme nakil yapmışlar. Tıbbi sürecim boyunda bir kez bile tercüman gelmedi. Ama maalesef operasyon başarılı olmadı. Yüzüm daha kötü bir hale geldi. İkinci kez ameliyata alındım. İkinci ameliyattan sonra acılarım iyice arttı. İkinci ameliyattan sonra eşimle Kabil’e geri döndük. Çocuklarımı çok özlemiştim. Fakat Kabil’de ağrılarım çok arttı. Yüzüm şiş ve iltihaplıydı. Kabil’de hastaneye gittim. Doktorlar sırtımdan alınıp yüz ve çeneme konulan kemiklerin tutmadığını ve yeniden ameliyat olmam gerektiğini söylediler. Bu arada halen boğazdan sıvı ile beslenmeye devam ediyordum. Yeniden Türkiye’ye gitmek için harekete geçtik. Bu sırada Afganistan’daki evimizi sattık. Türkiye’de uzun süre kalmamız gerekiyordu.  Ben, eşim ve dört çocuğum için vizeye başvurduk. Bana ve eşime yine aynı şekilde vize çıktı. Ama çocuklarıma yine vize verilmedi.

Bir gün Türkiye Cumhuriyeti elçiliğinde çalışan bir görevli eğer çocuk başına 3 bin dolar ödersem, çocuklar için de vize çıkartabileceğini söyledi. Evimizi sattığımız için paramız vardı. Çocuklarımın da vize alması için Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabil Elçiliği’nde çalışan görevliye 12 bin dolar ödedim. Böylelikle çocuklarım için de vize çıktı. 2016 yılının son aylarında hep birlikte Türkiye’ye geldik. Yine aynı hastanede ameliyatlarım yapıldı. “Tedavi vizesi” ile geldiğim halde tüm masrafları biz ödedik. Halen tedavim bitmedi. Örneğin şu anda çenemin tam olarak yerine oturması ve yerlerine diş takılması için ameliyat olmam gerekiyor. Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ne gittim, ameliyat için 40 bin lira istendi. Böyle bir parayı bulabilmemizin imkânı yok.

Korona sonrası yaşam, “açlık için oruç”

Korona salgını öncesine kadar evde dikiş dikiyordum; şapka, patik, atkı, çocuklara yelek, hırka örüp imkân bulduğumda pazarda ya da eş dost aracılığı ile satıyordum. Eşim de komi olarak çalışıyordu. Salgın sonrası işsiz kaldı. Ben de artık satış yapamıyorum. Dört çocuğum var. Kiramız 550 lira. İki aydır ödeyemedik. Ev sahibi şu ana kadar iki sefer aradı. Eşimle ben oruç tutuyoruz. Çocuklar geç kalksınlar istiyorum ki tek öğünle akşamı etsinler. Bir yardımsever mahallede ekmek dağıtıyor. Her gün beş ekmek alıyoruz. Ekmek karnımızı doyuruyor. Başka hiçbir yerden yardım almıyoruz. En son iki ay önce 50 liralık gaz almıştım. Gaz bitti. Çorbayı tüpte kaynatıyorum. Elektrik ve su faturaları gelmeye devam ediyor. Hiçbir yerden yardım almıyoruz, çünkü yardım gelmiyor. Çocuklarım çok olgunlar. Ne yaşandığının farkındalar. Akşamları orucu çorba ve ekmekle açsak da bir yer sofrasında çocuklarımla oturmak aile olduğumuzu ve umutlu olmamız gerektiğini hatırlatıyor.”

Hania: İnsan kaçakçıları, çocuklara içirmemiz için uyku ilacı veriyor

Şimdi de söz Hania’nın:

“Kocam, Taliban’ın 2015 yılındaki bir saldırısında öldü. Üç çocuğum vardı, dördüncü çocuğumu yeni dünyaya getirmiştim. Kocam ölünce ailesi beni kocamın erkek kardeşi ile evlendirmek istedi. Çok direndim, eşimin ailesinden çok dayak yedim. 2016’da çocuklarımın geleceği için Afganistan’dan kaçma kararı verdim. Ailem maddi destek sağladı. Kocamın ailesinden birileri, kaçacağımı anlamış, çocuklarımdan birini kaçırdı. 12 yaşındaki oğlumu kurtaramadım, o hâlâ Afganistan’da. Üç çocuğumla yola çıkmak zorunda kaldım. Her gün içim kan ağlıyor geride kalan oğlumu düşündükçe.

İnsan kaçakçıları ile İran sınırına gelmek için kişi başı 700 dolara anlaştık. Birkaç kez araç değiştirerek, açlık ve sefalet içinde İran’ın Urumiye kentine geldik. Urumiye’de bir depoya kapattılar bizleri. Depoda 70 belki de 80 kişi vardı. Kaçakçılar, sadece ekmek ve su veriyorlar. Anlaşma böyle. Bir ekmeği, aileden iki kişi bölüşüyor. Urumiye’de depoda kalırken bebeğim çok hastalandı. Bir çay bardağı süt için Türk parası ile diyelim 50 lira verdim. Dört gün kadar bu depoda kaldık. İran’dan Türkiye’ye başka bir kaçakçı geçirecekti. Anlaşmamız kişi başı 500 dolardı. Ama birden fiyat 700 dolara yükseldi. Çaremiz yoktu. O parayı ödeyebilenler bulunduğumuz depodan çıkarıldı. Saat 22.00 civarıydı. Ağaçların arasından, tepelik yoldan yaklaşık yedi saat yürüyeceğimiz söylendi. Tahmini 50 ya da 55 kişiydik. Çocuklar yürümekte çok zorlanıyordu. Sabaha karşı altı sıralarında ağaçlık bir alanda kasalı kamyonetler bizleri bekliyordu. Balık istifi gibi bir kamyonete bindirildik. İnsan kaçakçıları, araçlara binmeden çocukları olan kadınlara birer beyaz hap verdi ve bunları çocuklara içirmemizi söyledi. Korktum içirmek istemedim. Hiçbir anne çocuğuna ilacı içirmek istemedi. Eğer ilaçları içirmezsek bizleri dağın tepesinde bizi bırakmakla tehdit ettiler. İlacın çocukları uyutacağını çocuk ağlamasının olmamasının sınırdan geçerken kolaylık sağlayacağını söylediler. Dört çocuğuma da ilacı verdim. Hemen uyudular. Yaklaşık üç saat yolculuk yaptık.  Sürekli çocuklarımın nefes alıp almadıklarını kontrol ettim.

Ahırda geçen günler

Üç saatin sonunda bir yerleşim yerine geldik. Arabadan indik, Türkiye’de olduğumuz söylendi. Van’ın bir köyü olduğunu sonradan öğrendim. Arabadan indiğimizde çocuklar halen uyuyordu. Bir ahıra soktular hızla bizleri. İçerde yaklaşık 40 kişi vardı. Bizlerle birlikte 90 kişiyi buldu. Ben ve çocuklarım altı gün ahırda kaldı. Taksilerle araçlar gelip pazarlık yapıp ahırdan insanları alıp gidiyordu.

Ben de sistemi öğrenince bir taksi ile pazarlık yaptım, anlaştım.  Artık param da tükenmek üzereydi. Taksici, aynı gece bulunduğumuz yere gelip çocuklarımla beni aldı. Bir saat kadar süren yolculuğun sonunda Van Şehirlerarası Otobüs Terminali’ne ulaştık. Fakat kimlik kartımız olmadığı için otobüsler Afganları almıyorlardı. Amacım Ankara’ya gitmekti. Bir gece terminalde kaldık çocuklarımla. Ertesi gün aynı taksiciyle İstanbul’a götürmesi için 1000 liraya anlaştım. 40 gün kadar Afgan bir ailenin yanında kaldık. İstanbul’da yaşadığımız mahalleden birileri topluca yaşadığımız için polise şikâyette bulunmuş. Polis evi bastı, önce karakolu oradan İl Göç İdaresi’ne götürüldük. İstanbul İl Göç İdaresi kayıtların kapalı olduğunu, istersem başka bir kentte kayıt olabileceğimi söyledi. Çocuklarımla birlikte Ankara’ya gelerek bu kez Ankara Göç İdaresi’ne gittik, kayıt almadıkları söylendi.  Ankara’da tanıdık Afganların yanına yerleştim. Evlere temizliğe gitmeye başladım. Bir ev kiraladım, 200 liraya. Yardımseverlerin de desteği ile eve birkaç yatak döşek geldi. Kaydımız olmadığı için çocuklarımı okula yazdıramadım, sağlık hizmetlerinden yararlanamıyoruz.

Şu anda hiçbir gelirimiz yok

Salgın hastalık öncesi gündüzleri villalara temizliğe gidiyordum. Akşamları da bir lokantanın bulaşıklarını yıkıyordum. Çocuklarımı birbirine emanet ediyordum. Şimdi hiçbir gelirimiz yok. Evde yiyecek hiçbir şey kalmadı. Ev kirasını veremedik. Ev sobalı ama çok uzun süredir odun alamadığımız için soba da yakmıyorduk. Oturduğumuz mahallede bir fırın ekmek veriyor. Bir yardımsever de haftada bir kendi ineklerinden sağılmış sütü veriyor. Üç haftaya yaklaştı, oruç tutuyorum. Çocuklara süt ile suyu karıştırıp içine ekmek doğrayıp yediriyorum.”