İnsan Hakları

Reform mu dediniz?

Kerem Dikmen*

Reformun, siyasete ve Türkiye’nin güncel ve cumhuriyet öncesi dönemden kalan tarihsel sorunlarına az çok aşina olan herkesin kulağına zaman zaman çalınan sempatik bir sözcük olduğu önermesine, sanıyorum kimse itiraz edemez. Üstelik Ortaçağ Avrupasındaki reform hareketlerinin yol açtığı sonuçlar düşünüldüğünde bu sempatinin temelinin de yeterince sağlam olduğu görülür. 

Bu arka plan içinde önce reform kelimesinin güncel siyasi konuşma ve tartışmalarda kendine yer ettiğini, bu tartışmalar ekseninde olduğu düşünülen bazı yargı kararlarının veya yargı yönetimindeki bazı yazışmaların, toplumda “acaba” hissini uyandırdığını son bir, bir buçuk ayda gözlemledik.

Öncelikle belirtmek gerekir ki reform, kural olarak siyasal veya toplumsal muhalefetin talebidir. Çünkü hükmedenleri hükmeden kılan, onların hem kuralları koyma hem de konulmuş kuralları uygulama konusunda yetki sahibi olmalarıdır. O halde şu sonuca varmak yanlış olmayacaktır, iktidarlar tarafından dile getirilen reform vaadi, kendi pratiklerinin reforma ihtiyaç duyduğu kabulünü içeren bir itiraftır. Esas olarak bu, önemli bir hareket noktası olarak kabul edilebilir. Ancak bunun inandırıcı olabilmesi için sistemin daha reform paketleri oluşturmadan, kendi içindeki mevcut güvencelerle en azından bir niyet göstergesini konuşabiliyor olmamız gerekirdi.

İçi boşaltılan birçok kavram gibi, insan hakları açısından Türkiye’nin kronik sorunlarını çözmek konusunda anahtar bir kavram olan reform söyleminin de, kullanıldıkça değerini kaybeden bir retoriğe dönüştüğünü gördük.

Çok değil, bundan birkaç yıl önce Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığının koordinasyonunda yüz günlük planların oluşturulduğu dile getirildi; kamuoyuna dönük planlar yapıldı. Üstelik bunlar da yeni değildi. Uzun vadeli hedeflerin beş yıl içerisinde gerçekleştirileceğini beyan eden “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi̇ İhlallerinin Önlenmesine İlişkin Eylem Planı”nın resmi gazetede yayımlanmasının üzerinden altı buçuk sene geçti. Tabii ki 2016’da gerçekleşen darbe girişimi ve sonrasındaki ara dönemin bu planı geciktirmesi geçerli bir neden olarak öne sürülecektir, ancak bahsedilen planın kısa ve orta vadeli hedefleri bile gerçekleşmiş değildi. Nitekim oldukça geç bir vakitte sona eren OHAL’den sonra da Türkiye, insan hakları adına bir arpa boyu yol almış değil.

Keza yaşama hakkı ve kötü muamele, adil yargılanma hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, i̇fade ve örgütlenme özgürlüğü alanlarında sivil toplumun görüşlerinin yazılı ve sözlü olarak alındığı 14 Şubat 2019 tarihli çalıştayın da hiçbir ilerlemeyi getirmediğini yaşayarak gördük. 

Son birkaç yılda ayyuka çıkan polis şiddetinin kötü muamele yasağı; beraat etmesine rağmen tahliye edilmeyen sanıkların özgürlük; uzun yargılamaların adil yargılanma; tweetleri nedeniyle yargılanan on binlerce kişinin ifade özgürlüğü; her defasında yeni ve orijinal bahanelerle yasaklanan onur yürüyüşlerinin örgütlenme hakkı alanında Türkiye’yi nereden nereye getirdiği ortada iken, reform kelimesini duyunca sevinç değil endişe duymamız gerekir. Çünkü reformun, eylem planının, insan haklarının zikredildiği her eşik, sonrasında hak ihlallerinin artarak yoğunlaştığı bir düzlüğün habercisi oldu. O yüzden insan hakları savunucularının beklentisi ilk etapta reform değil.  Devletin uluslararası anlamdaki yükümlülükleri anlamına gelen sözleşmelere, aslında oraya kadar gitmeye bile gerek yok, bizatihi kendi anayasasına uygun bir devlet pratiğini görmektir. Eksik ve gedikleriyle yasa, Anayasa ve sözleşmelerde sağlanan güvencelerin bir yandan genişletilmesi için çabalarken öte yandan bu sınırlı güvenceleri uygulama kararlılığını, iradesini görmektir. 

Unutmayalım, bugün Türkiye’de son beş sene boyunca yapılan, daha doğrusu yapılmaya çalışılan barışçıl onur yürüyüşleri her zaman şiddetle bastırılmış, hak sahipleri faillere dönüştürülmüştür. Temel haklara öfke o kadar büyümüştür ki, devlet, onur yürüyüşlerinin engellenmesinin kınandığı basın açıklamasına katılan küçük çocukları bile hakimlerin karşısına sanık olarak çıkarmıştır. 2014’teki eylem planında hedef olarak belirlenen 6284 sayılı yasanın dayanağı sözleşmeyi savunmak için sokağa çıkan LGBTİ+’ların nasıl şiddet kullanılarak göz altına alındığına hepimiz şahit olduk. İfade özgürlüğünün reforme edilmesinden yararlana yararlana nefret söylemi yayan nefret odakları yararlandı, “onursuz ibne” demek insan hakkı iken, “nefrete hayır” demek suça dönüştürüldü. Özgürlük hakkı mı diyorsunuz, haydi Bayram Sokağın, evlerinden edilip coronalı kaldırımlarına mecbur bırakılan trans seks işçilerine, gerekçesiz olarak alındıkları göz altı merkezinde neler yaşadıklarını soralım.  Örgütlenme hakkı mı dediniz, yazın Maliye, güzün İçişleri Bakanlığı denetmenlerine evrak yetiştirmeye çalışan derneklere soralım. Oysa bu sayılanların gerçekleşmemesi için ne yasaya ne reforma ne de anayasa değişikliğine ihtiyaç var, irade ve kararlılık yeterli. Evet anayasa da yasalar da çağın gereklerinin gerisinde, sorun şu ki, Türkiye’deki uygulama mevcut anayasa ve yasaların da gerisinde.

Reform mu dediniz? Lütfen kalsın.


*Avukat – Kaos GL İnsan Hakları Programı Çalışanı