İfade ÖzgürlüğüYazarlar

Sansür yasası ve STK’lerde son durum

İSRAFİL ÖZKAN

Kamuoyunda “Sansür Yasası” olarak nitelendirilen Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18 Ekim 2022’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Kanunun, 29. maddesine göre; gerçeğe aykırı bilgiyi yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla yargılanabilecek. Hükümet, kanunu; siyasi kaygılarla hazırlanmadığı, ilgili maddede tanımlanan suçun oluşmasının güç şartlara bağlandığı, sansür niteliği taşıyan herhangi bir düzenleme içermediği ve dolayısıyla amaçlarının toplumsal fayda ve dezenformasyonla mücadele olduğu argümanlarıyla savundu.

2022 yazında görüşmelerine başlanan teklif gazeteciler, ulusal ve uluslararası basın örgütleri ve muhalif siyasi partilerin yoğun tepkisi sonrası Ekim 2022’ye ertelense de gerek teklifi hazırlayan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) uzlaşmaz tavrı gerekse de azalan toplumsal tepkinin yarattığı fırsat sayesinde kanunlaştı.

Anayasal konularda Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan ve ülkelerdeki mevzuat konusunda öneriler ortaya koyan Venedik Komisyonu, ilgili kanuna ilişkin yayımladığı görüşte kanunun kendilerine ulaşan İngilizce çevirisinin iki farklı versiyonunun olduğunu vurguluyor. Komisyona göre Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda tartışılan metin kendilerine gönderilen iki versiyona göre de  farklılık gösteriyor.  Komisyon bunun kafa karışıklığı yarattığını vurguluyor. Teknik bir hata gibi görünen bu durumun yarattığı belirsizlik, aslında kanuna yönelik eleştirilerin kaynağının da bir işareti.

Kanunda yer alan “Gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yaymak, ülke güvenliği ve kamu sağlığı ile ilgili gerçek dışı bilgi, halk arasında panik, korku ve endişe oluşturma kastı ve kamu barışını bozmaya elverişlilik…şartlarının net olarak tanımlanmaması idareye, hangi ifade ve yayımların dezenformasyon suçu oluşturduğunu takdirince belirleme yetkisi vermektedir.

Basın özgürlüğü üzerine çalışmalar yürüten siyaset bilimi uzmanı akademisyen Burak Bilgehan Özpek’e göre Türkiye’de siyasal otoritenin bilgi ve düşünce akışını düzenleme iddiası aşikar hale gelmiştir. Özpek’e göre yaklaşan genel seçimler öncesi Cumhur İttifakı’nın anketlerde yaşadığı oy kayıpları ile birlikte düşünüldüğünde, kanunun temel amacı, seçimler öncesinde hükümetin muhalif medya ve yurttaşlara yönelik baskısının artması. Dezenformasyon suçunun belirlenmesindeki muğlaklığın sebep olacağı sansürün yanında, 29. maddede düzenlenen “üç yıla kadar hapis cezası” ise başlı başına otosansür aracı olarak ortaya çıkmaktadır.

Dünyanın en çok ifade özgürlüğü ihlali yaşanan ülkelerinden biri olan Türkiye’de bu kanun, sansürün ve ifade özgürlüğü ihlallerinin daha da kötüleşeceğine işaret etmektedir. Ancak kanunun yaratacağı sıkıntılar, bununla sınırlı değildir. Kanun sivil toplumda da büyük bir sansür, otosansür ve yaptırım kaygısına sebep olmuştur. Türkiye sivil toplumu, artan kutuplaşma ve otoriterleşmenin yarattığı sorunların yoğun şekilde hissedildiği alanlardan biridir. Sivil toplum kuruluşlarına yönelik artan baskıların başında toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik yoğunlaşan kısıtlamalar, toplantı ve gösterilerde yaşanan polis şiddeti; polis şiddetinin denetimsizliği ve cezasızlığı; sivil toplum kuruluşlarına yönelik idari baskı ve yıldırmalar gelmektedir.

Mali Eylem Görev Gücü tavsiyeleri ile STK’lara yönelik yeni kısıtlamalar

Sivil topluma yönelik artan baskıların sistematik hale getirilmesinin en somut örneği, 2020 yılı başında yürürlüğe giren 7262 sayılı Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’dur. Bu kanunda sivil toplum kuruluşlarına kayyum atama yetkisi, valilere, yani İçişleri Bakanlığına verilmiş, sivil toplum kuruluşlarına uygulanan denetimler sıklaştırılmaya başlanmış, sivil toplum kuruluşu yöneticilerinin sadece soruşturma açılarak görevden alınması ve bir daha başka bir sivil toplum kuruluşuna yönetici olamaması gibi düzenlemeler getirilmiştir. Daha da kötüsü, sivil toplum kuruluşlarının mallarına el konulması da basit bir idari işlem haline getirilmiştir. OECD bünyesinde bulunan Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF -Financial Action Task Force) tavsiyeleri doğrultusunda çıkarılan bu kanun, terörizmin finansmanının engellenmesi ve kara para aklamaya yönelik faaliyetlerin izlenmesi için sistemler kurulmasını tavsiye etmiştir. Ancak kanun, sınırları iyi belirlenmemiş bir terörizm tanımıyla sivil toplum kuruluşlarının denetlenmesi için yeni düzenlemeler getirmiştir. FATF tavsiyelerinin önemli bir parçası olan “Siyasi Nüfuz Sahibi (Politically Exposed Persons (PEP)” kişilerin servetlerinin izlenmesine yönelik ise hiçbir düzenleme getirilmemiştir. Bu eksiklik, Türkiye’nin FATF’ın yakın gözetim altına alınan ülkelerin yer aldığı Gri Listesine girmesine neden olmuştur. Aynı zamanda kanunun amacı, terörizmin finansmanı ve kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik düzenlemelerin hayata geçirilmesinden ziyade sivil toplum kuruluşları üzerindeki baskıyı artırmak olarak yorumlanmıştır. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesine göre; 7262 sayılı kanunla hayata geçirilen fazlasıyla genel ve öngörülmesi mümkün olmayan nitelikteki tedbirlerin yol açtığı tehditler, kâr amacı gütmeyen kuruluşların tedbirlere ters düşmekten endişe etmeleri nedeniyle meşru faaliyetlerini yürütmelerini kısıtlayacak derecede bir “caydırıcı etkiye” neden olduğunu ortaya koyuyor. Bu kanunun ardından sivil toplum kuruluşlarına yönelik idari denetimler artmış ve kimi dernekler yılda iki kez denetlenirken, birçok derneğe de idari para cezaları kesilmiştir. Denetimler, kadın ve LGBTİ+ dernekleri ile uluslararası hibe desteği alan derneklerin yürüttükleri çalışmalar başta olmak üzere hükümet nezdinde rahatsızlık yarattığında uygulanacak bir yaptırım aracına dönüşmüştür.

7418 sayılı Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ve 7262 sayılı kanunlar beraber düşünüldüğünde Türkiye sivil toplumunun maruz kaldığı baskının boyutlarını anlamak oldukça kolaydır. 7262 sayılı kanun, muğlak bir terörizm tanımı ve belirsiz yaptırımları ile denetimleri sivil toplum kuruluşlarına yönelik bir silaha dönüştürmüş ve sivil toplum kuruluşlarının varlıklarını tehdit eder hale gelmiştir. Sivil toplum kuruluşları çalıştıkları kişiler, yayımladıkları raporlar ya da aldıkları hibelerle terörizmi desteklemiş olma suçlamasıyla karşı karşı kalma riski altında çalışmalarını sürdürmektedir. 7418 sayılı kanun ise unsurları iyi tanımlanmamış bir dezenformasyon suçu ile sivil toplum kuruluşlarını, kendi platformları üzerinden belirttikleri fikirler ve yayımladıkları çalışmalarda yer alan veriler nedeniyle üç yıla kadar hapis istemiyle yargılanma riskiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Buraya kadar yapılan açıklamalar doğrultusunda, her iki kanunu da “ilgili alanlarda hak ve özgürlükleri koruyan ve geliştirmeye çalışan düzenlemeler” olmaktan ziyade “hukuk devleti erozyonunu hızlandıran adımlar” olarak nitelendirmek mümkündür. Her iki kanunun hazırlanma sürecinde de sivil toplumun teklif süreçlerine katılımları mümkün olmamıştır. Bu kanunlarla düzenlenen cezai yaptırımların bu denli ağır olmalarını gerektirecek nedenlere ilişkin herhangi bir veri kamuoyuyla paylaşılmamıştır. 7262 sayılı kanunun düzenlediği cezai yaptırımların ölçüsüzlüğü ve gerekli olup olmadıkları yönündeki eleştiriler, benzer şekilde Venedik Komisyonu tarafından 7418 sayılı kanuna da yönetilmiştir. Tarafsız, somut ve şeffaf veriye dayanmayan, çeşitlilik ve katılımcılığı dikkate almayan kanun yapım süreçleri ve yeteri kadar tartışılamayan torba kanunlar, olağan yasama süreçleri haline gelmiştir ve bu durum liberal demokrasi, hukukun üstünlüğü ve toplumsal barış ve uzlaşıda onarılması güç yaralar açmaya devam etmektedir.

Tüm bu değerlendirmeler ve sivil toplum kuruluşlarının varlıklarını tehdit eder düzeye ulaşan bu baskılara rağmen sivil toplum kuruluşları için çalışmalara hız kesmeden devam etmekten başka çare görünmemektedir.

Bu dönemde önemli bazı hususlar şunlardır:

  • Geniş ve muğlak düzenlemelere karşı iyi tanımlanmış, katılımcı ve açık veriye dayalı yasama süreçlerine vurgu yapılmaya devam edilmelidir ve kanun yapıcılar, getirdikleri düzenlemelerde ölçülü olmaya zorlanmalıdır.
  • Yaşanacak herhangi bir hak ihlali durumunda ulusal ya da uluslararası hukuki mekanizmalara başvurmaktan çekinilmemelidir.
  • Siyasi partilerle olan bağların güçlendirilmesi ve sivil toplum kuruluşlarının, kampanya süreçlerinde partilerin desteklerini alması daha da önemli hale gelmiştir.
  • Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi örgütler ve iş birliği yapılan diğer uluslararası kuruluşlarla iletişimi ve iş birliğini kuvvetlendirmek, uluslararası kamuoyunun desteğinin alınmasını kolaylaştıracaktır.
  • Sivil toplum ve bağımsız medya kuruluşları arasındaki bağlar güçlendirilmeli ve yaşanacak hak ihlallerinde geniş bir kamuoyu oluşturmak üzere çabalar birleştirilmelidir.
  • Sivil toplum kuruluşu çalışanlarının tüm idari ve mali işlemlerinde özenli olması, bilgi ve belge arşivlerinin titizlikle tutulması gerekmektedir.
  • Sivil toplum kuruluşları bünyesinde hukuk departmanlarının oluşturulması ve/veya hibe ve fon kuruluşları tarafından ilgili konularda ücretsiz hukuki destek sağlanması gereklidir.

* Bu yazı dizisi, Almanya Federal Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu tarafından desteklenmiştir.