Basın ÖzgürlüğüHaberler

Türkiye’de gazetecilik: Engellemeler, baskılar, tehditler

BURCU ÖZKAYA GÜNAYDIN

Doğası gereği zor bir meslek olan gazetecilik Türkiye’de ve de özellikle kriz anlarında çok daha zor hale getiriliyor. İşinizi yaptığınız için davalık olmak, habere giderken haber olmak, fiziksel saldırıya uğramak, sürekli gazeteci olduğunu ispat etmek zorunda bırakılmak Türkiye’de gazetecilerin sıklıkla karşı karşıya bırakıldıkları zorluklardan yalnızca birkaçı. Türkiye’de gazeteci olmanın zorluklarını yakın zamanda işlerini yaptıkları için tehdit edilen, baskılara maruz kalan dört gazeteci ile konuştuk.

Alan: Giderek daha fazla engelleniyoruz

Bozkurt’ta haber takibi yaptıktan sonra Ankara dönüşünde konuştuğumuz Gazete Duvar muhabiri Serkan Alan, beş yıldır sahada muhabirlik yapıyor. Alan, “sosyal mesafe” uygulamalarıyla basın açıklaması gibi kitlesel etkinliklerde haber takibi yapmanın iyice zorlaştığına dikkat çekiyor. Alan, sıklıkla kendisine basın kartı sorulduğunu ve engellemelerle karşılaştığını paylaşıyor. 

Kastamonu’daki sel felaketini iki gün boyunca takip eden Alan, “özel bir tecrübe” olarak tanımladığı bu sürecin tüm gazeteciler gibi kendisini de zorladığını belirtiyor. Afet bölgesinde habere fiziksel olarak ulaşmanın dahi başlı başına bir mücadele olduğunu söyleyen Alan, temel ihtiyaçların karşılanmasında dahi karşılaşılan zorlukların üretim sürecini olumsuz etkilediğini belirtti. Alan, küçük bir bölge olan Bozkurt’un bu özelliğinin gazeteciler için ayrı bir handikapı da beraberinde getirdiğini ve bu felaketi yansıtmak isteyen gazetecilerin istemeden de olsa birbirlerini engellediklerini söyledi.

Afet alanında gazetecilik yüksek empati gerektiriyor

Alan, böylesi ortamlarda gazetecilerin çok daha kolay hedef alınabileceğine dikkat çekerek bu gibi ortamlarda gazetecinin empati kurması gerektiğini söylüyor: “Burada da bunu yapmaya çalıştım. İnsanların kaygıları, kayıpları nedeniyle yüksekti. Olabildiğince onların açısından ve onları çok zorlamadan diyalog kurmaya çalıştım.  Bu durum da zor çünkü bir anda tüm öfke ya da kızgınlık ‘gazeteciyim’ demenizin ardından size yönelebiliyor.”

Her an öfkenin nesnesi olma ihtimalinin afet bölgesinde çalışmanın getirdiği duygusal yorgunluğun bir boyutu olduğu belirten Alan, bu anlarda gazetecilik yapabilmek için gerekli olan empatinin bu yorgunluğu arttırdığını belirtiyor: “Üzerine bastığınız toprakla kaplı yerin altında birinin cansız bedeni olma ihtimali aklınıza geldiğinde tedirgin, tuhaf hissediyorsunuz. Öznelerin yerine yer yer koyuyorsunuz kendinizi, burada ben de olabilirdim ya da bu acıları yaşayanlar benim yakınlarım da olabilirdi diye aklınızdan geçiriyorsunuz.” 

Kepenek: ‘Düştüğüm noktadan hep gazetecilikle ayağa kalktım’

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gazeteciler sosyal medya üzerinden sık sık hedef gösteriliyor, tehdit ediliyor ve bazıları bu hedef göstermeler yüzünden saldırıya dahi uğruyor. Bu tarz hedef gösterme ve tehditlere sıklıkla maruz kalanlardan birisi de Bianet Muhabiri Evrim Kepenek. 

Savcılık, Kepenek’in yaptığı bir habere konu olan bir erkeğin kendisine hakaret edildiği iddiasını dikkate alarak Kepenek hakkında kısa bir süre önce dava açılmasını istedi. Söz konusu haberi ve süreci Kepenek, şöyle aktardı: “Bir babanın çocuğunu istismar ettiği iddiası vardı. Bu konuda hakkında dava açılmıştı ve Adli Tıp raporları vardı. Haberi bu bilgilere göre hazırladım. Ayrıca devam eden bir de velayet davası vardı. Hazırladığım haberde erkeğin adını kodladım çocuğa dair ise hiçbir bilgi vermedim. Amacım kendisine hakaret değildi elbette sadece durumu haberleştirmekti. Kendisinin yaşadığı kentte AKP’ye yakın bir isim olarak bilindiğini de ekledim habere. Sonuç olarak kendisi bu soruşturmanın açılmasını istedi ve hakkımda dava açıldı.”

Daha önce yaptığı erkek şiddeti ve istismar haberlerinde de sık sık tehdit edilen Kepenek, yaşamak zorunda bırakıldığı tüm zorluklara mesleğe olan tutkusu ve meslektaşlarının dayanışması sayesinde katlanmaya devam ettiğini paylaştı: “Bazen kendimi Roman Polanski’nin  ‘Piyanist’ filmindeki karakteri gibi hissediyorum. Bildiğiniz gibi film, Polonyalı ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman’ın Nazi işgali altında  yaşamanın imkansızlaştırıldığı bir dönemde, Varşova’nın kenar mahallelerindeki hayatta kalma mücadelesini ve yaşadığı tüm zorluklara rağmen kaybetmediği piyano çalma tutkusunu anlatıyor. Elbette şu anda bizler bu kadar karanlık bir noktada değiliz fakat sıkışmışlık anlamında böyle hissediyorum ve her zaman yaptığım gibi gazeteciliğe tutunuyorum. Benim haberciliğe olan tutkumu benden alabilecek bir baskı yok. Aklınıza gelebilecek her türlü baskıyı gördüm. Taciz, tecavüz tehdidinden ölüm tehdidine kadar. Zaman zaman bu baskılar beni karanlık bir kuyuya düşürse de oralardan hep mesleğime olan tutkumla çıktım. Gazeteciliğe olan tutkum sayesinde yeryüzünün adaletsizliklerine katlanabiliyorum. Beni bu noktadan sonra hiçbir baskı türü geri adım attıramaz. Bu tutkuyu paylaşan sizin gibi meslektaşlarımız oldukça çok çok daha güçlüyüz.”

Gazeteciler gerçekleri açığa çıkardıkları için sürekli hedefte

Kepenek, gerçekleri açığa çıkarma amacı olan gazeteciliğin daima ve giderek daha çok tehdit ve baskılara maruz kalmasının bugünkü Türkiye’de daha anlaşılabilir olduğunu belirtti ve ekledi: “Bunca adaletsizliğin ortasında benim yaşadığım durumun hiçbir önemi yok. Çocukların, kadınların, doğanın hakları talan edilirken, Ege’de ormanlar yanarken, Kastamonu’da sel nedeniyle her geçen dakika ölü sayısı artarken, daha doğrusu ülkenin her yerinden hemen her konuda ihmaller zinciri açığa çıkarken hakkımda bir soruşturma açılmış. Vallahi hiç önemi yok. Birileri gerçeğin açığa çıkmasını geciktirmeye çalışırken de biz bunun aksini yapmaya yani gazetecilik yapmaya devam edeceğiz tabi.” 

Yoksu: Gazeteci mümkünse olay yerinde olmalı

“Aslında işsizim” diyen Metin Yoksu, 2008 yılından beri Türkiye’nin dört bir yanında haber peşinde dolaşmış bir serbest gazeteci. Uzun süredir iklim değişikliğini takip eden bir gazeteci olan Yoksu, orman yangınlarının iklim değişikliğinden kaynaklandığını bildiği için daha fazla uzaktan takip etmeye dayanamayıp Dersim’den yola çıkmış. Yoksu, tamamen kendi imkanları ile üç kez araç değiştirerek 26 saatte tamamladığı yolculuğunun mesleki bir gereklilik olduğunu söylüyor: “İç Anadolu özellikle Mezopotamya’da çok ciddi bir yağış azlığı var, kuraklık var. Bunun nedeni iklim değişikliği. Tam da bu noktada başladı orman yangınları. Ben o sırada Dersim’deydim. Bölgeye gitme imkanım yoktu. Gazetelerden takip ediyordum gelişmeleri. Sonra yangınlar büyümeye başladı. Uzaktan seyretmektense alanda gözlemlemek istedim. Çünkü ne kadar takip ettiğin bir olay da olsa gidip yerinde görmek bir gazetecilik deneyimi açısından çok önemli.”

Dayanışma, engellemeler, yol kesmeler ve linç

RTÜK’ün sansür tehdidi ile gazetecilerin daha fazla hedef gösterilmeye başlandığı, kimliği belirsiz kişilerin yol kesip insan avına çıktığı bir ortamda Marmaris’e varan Yoksu, karşılaştığı durumu şöyle özetliyor: “İnsanların dayanışmasını ve desteğini gördük o kadar zor durumda olmalarına rağmen ama maalesef çirkinlikler de vardı. Özellikle iktidar tarafından söylem olarak kullanılan ayrıştırıcı dilin sokağa şiddet olarak yansıdığını çok net olarak gördüm. En ufak olayda çıkıp ‘Ormanı bu yaktı’ deyip provokatörlük yapanı da gördüm, gözlerimin önünde insanları linç edenleri de gördüm, akşam ormanı koruma bahanesi adı altında yol keseni de gördüm. Bizi yangın bölgesine almayan jandarma ekiplerinin ‘Valilik kararı var. Buraya falanca basın kuruluşları rastgele giremez’ tarzında engellemelerine de maruz kaldım.”

Muharrem Duygu isimli şahıs tarafından kimlik kontrolü bahanesiyle yolunun kesilmesinin görüntülerini sosyal medya hesabından paylaştıktan sonra doğrudan tehditler almaya başlayan Yoksu can güvenliğinden endişe etmeye başlamış. Yine de bunu kayıt altına alıp duyurmasının daha vahim olayların önüne geçmiş olabileceğini belirten Yoksu, buna rağmen kısa sürede gazetecilere saldırıların arttığını aktarıyor: “Ben oradan çıkma kararı aldığım gün çok ciddi bir hedef göstermenin içindeydim.  Adım ön plana çıktı. Geri dönme kararı aldıktan iki saat sonra Halk TV canlı yayını basıldı. O gece aynı şekilde Ören’de iki meslektaşımı silahlı kişiler tehdit etti. Olayın vahametine bakar mısın? Benim çalışma hakkım da engellendi. Hayatımda ilk defa bir alanda bu şekilde çekilme kararı aldım.”

Kepenek gibi Yoksu da gazetecilere yönelik artan saldırılar dolayısıyla gazetecilerin kendilerinin haber olmasının asıl haberin önüne geçmesinden bir gazeteci olarak rahatsızlık duyuyor: “Orada başınıza bir şey gelse gündem belki de biz olacağız, yangın değil. Hep gazeteciler gazeteciliği konuşacak. Aslında şu anda yaptığımız gibi. Ama yangını konuşamayacağız. Konuşmamız gerekiyor ama bu o anın gündemi bu değil. Olayın özü bu değil. Haber konuşamıyoruz. İnsan hikâyelerini konuşamıyoruz bu durumda.”

Kaya: ‘Gördüğüm dehşet karşısında insanlığımdan utandım’

Orman yangınlarını ilk günden itibaren hem de basının pek fazla ilgi göstermediği Köyceğiz’den takip Artı Gerçek muhabiri Yağmur Kaya, bölgeye aslında Akbelen Direnişini takip etmek için geldiğini söylüyor. Kendini bir anda yangınların içinde bulan Kaya, aynı zamanda sekiz gün boyunca yangın söndürme çalışmalarına da katılmış. Kaya, böyle mahşeri bir ortamda dahi karşılaştıklarının kendisini dehşete düşürdüğünü söylüyor: “Haberci mantığı ile gittim ama sekiz gün boyunca söndürme çalışmalarına katıldım. Gördüğüm dehşet karşısında insanlığımdan utandım. Giderek yükselen bir yangın vardı; korkunçtu ama bana daha dehşet veren başka bir şey vardı. Kendi kurduğu STK’lar ile işbirliği yapan devlet, adeta yangını seyretti, uçakla iş yapıyor görüntüsü verdi. İktidar yangın bölgesini ırkçı dalgayı yükseltmek için kullandı aslında. Dört gün sonra devlet, ‘gönüllüleri çıkarın’ demeye başladı. Bir grup ise ‘gördüğünüz yerde çekim yapanların kolunu bacağını kırın biz arkanızdayız’ diyerek gözdağı vermeye başladı.”

‘Doğulu’ ve ‘gazeteci’ olmanın tehlikesi

Kaya, özellikle yangınlarla en çok boğuşan bölgelerde kimliğini saklamak zorunda kaldığını paylaştı: “Köyceğiz, Ortaca ilçeleri doğu illerinden biriyle karşılaşmaya korkunç öfkeliydi. Korktum ve sustum ama haber yapmaya da devam ettim. Bu iki ilçe MHP, AKP ve Süleymancılar diye bilinen tarikatın elindeydi baş edemezdim. Buna rağmen soru sormaya, gazeteciliğe devam ettim. Bu bölge adım adım ‘memleketin neresi?’ diye soran insanlarla doluydu. Bu bölgede bir gazeteci olarak gerçekleri tüm çıplaklığıyla kamuoyuna duyurmak bana saldırıya yol açabilirdi. Dolayısıyla ilk andan son ana kadar tedirgindim.” 

Kaya, çalıştığı kurum tamamen arkasında olsa da fiziksel zorluklarla birlikte bu düşmanca ortamın mesleğini yapmayı neredeyse imkansız hale getirdiğini ve bunun kendisini rahatsız ettiğini aktardı: “Mesleğinizi sakladığınız her an yetersizsinizdir. Çünkü herkese her soruyu soramadım, bu da beni mesleğim açısından kaygılandırdı.”