İnsan Hakları

Ankara JİTEM davası: Sanıklara 9 yıldır soru sorulamıyor

SİBEL YÜKLER

Biz hukuk fakültesine ilk başladığımızda adil yargılanma hakkına dair yüz yüzelik ve alenilik ilkeleri öğretildi. Bu, hukukun üstünlüğü açısından çok önemlidir. Ancak bu davada bize bu hakkı tanımadılar. Onca yılda onlarca delil dosya girdi ama soru sorma hakkımız elimizden alındı.

Bu sözler, 1993 yılında öldürülen Ankara Altındağ İlçe Nüfus Müdürü Abdulmecit Baskın’ın oğlu, avukat Eren Baskın’a ait. Kendisi, Ankara ve çevresinde 1993-1996 yılları arasında 19 kişinin öldürülmesine ilişkin artık 18 kişinin yargılandığı Susurluk-Ankara JİTEM davasının hem mağdurlarından hem de avukatlarından. Baskın gibi, Sertaç Ekinci de aynı davanın hem mağduru hem de avukatları arasında.

Dava, istinafta beraat kararlarının bozulması sonrası yeniden görülüyor. Geçen cuma üçüncü duruşma öncesi, cinayetlerde kullanıldığı iddia edilen Uzi marka silahlarla ilgili Emniyet Genel Müdürlüğünden beklenen yazı dosyaya nihayet girdi. Buna ilişkin detaylı haberi, dava dosyasını başından beri takip ederek Susurluk ve JİTEM cinayetlerinin izini süren Gökçer Tahincioğlu yazdı. Tahincioğlu’nun T24’teki haberine göre, dosyaya giren yazıda çelişkili bilgiler yer aldı ve silahların nerede olduğunun belirsiz gösterilmek istendiği de aşikardı. Silahların nerede olduğu bilinmiyordu ama söz konusu altı aylık dönemde davaya konu olan isimlerden dokuz kişi öldürülmüştü.

Bu davanın duruşmalarını, Abdulmecit Baskın ile diğer faili meçhul cinayetler davasının birleştirilmesinden sonra, 16 Mayıs 2014 tarihinden beri birkaç fire hariç takip ediyorum. Ayhan Çarkın’ın ifadelerine de tanıklık ettim, Mehmet Eymür’ün öldürülecek Kürt iş adamları listesini açıkladığı anlara da. Selçuk Kozağaçlı’nın savunmalarına, avukatların duruşma salonunu topluca terk edişlerine, Korkut Eken, Ziya Bandırmalıoğlu gibi sanıkların geldiği nadir duruşmalara, sanık yakınlarının mağdur ailelere saldırılarına ya da hepsinin birden beraat ettiği son duruşmaya tanık oldum. 11 Temmuz 2014 tarihinde görülen ikinci duruşma da bunlardan biriydi.

Söz konusu duruşmada Ayhan Çarkın, “Hata yapan bedelini ödesin, suç işleyen cezasını ödesin” demiş, mahkeme başkanının araya girip sözünü kesmesi üzerine katılan avukatlar, “Savunma kesilmez, dinlemek istiyoruz” diyerek tepki göstermişti. Bu avukatlar arasında, babasının nasıl kaçırıldığını ve öldürüldüğünü yine Çarkın’dan dinleyenler olmasına rağmen…

Yüzleşme ve hesap verilebilirlik: ‘Ben, senin öldürdüğün adamın oğluyum’

Aranın ardından, öldürülen isimlerden Savaş Buldan’ın eşi Pervin Buldan’ın, “Buradaki sanıklar benim yüzüme bakabilecekler mi?” demesi üzerine, o esnada sanık sandalyesinde oturan Çarkın, salondaki Buldan’a dönerek, “Ben bakabiliyorum” demişti. O duruşmanın tarihe geçen anlarından biri de, savunması alınan sanıklardan Enver Ulu’ya Sertaç Ekinci’nin verdiği cevap olmuştu.”Burada kimin ne olduğunu bilmiyorum” diyerek adresini vermek istemeyen Ulu’ya tepki gösteren Ekinci, Ulu’nun “Sen kimsin?” sorusuna, üstündeki cübbesini de göstererek, “Ben, senin öldürdüğün adamın oğluyum” diye cevap vermişti. Sertaç Ekinci, 1994’de Ankara’da ofisinden alınarak infaz edilen avukat Yusuf Ekinci’nin oğluydu.

Sanıyorum bu ikinci duruşmanın ardından sanıkları doğru düzgün duruşma salonlarında görmemiz pek mümkün olmadı. İbrahim Şahin’in aynı anda 8 farklı sağlık raporu sunmadığı nadir zamanları, başta Mehmet Ağar olmak üzere diğer sanıklar ile Veli Küçük, Tansu Çiller gibi tanıkların SEGBİS bağlantılarıyla katılmalarını ya da celse aralarında verdiği ifadeleri saymazsak… 30 Ocak 2015 tarihinde Ağar’ın vareste tutulması kararı kaldırıldı. Mahkeme, “Katılan vekillerin çapraz sorgularının engellenmemesi açısından” karar verdiğini açıklamıştı. Ancak bu karar, kalıcı olmadı. 2017 yılında yeniden verilen bir kararı saymazsak, aslında sanıklar 2016 yılından beri duruşmalardan vareste tutuluyordu. Oysa katılan vekillerinin, öldürülen insanların ailelerinin yukarıda bahsini ettiğim hakka ihtiyacı vardı: Yüzleşme ve adil yargılanma hakkı.

Avukatlar, 22 Nisan Cuma günü görülen duruşmada da emniyetten gelen yazıdan uzun uzun bahsederek, bu yöndeki taleplerini sıraladılar. Her şey buraya kadar olması gerektiği gibi ilerledi. Ancak bu noktadan sonrası, Ankara JİTEM davasının da kaderini bir kez daha gözler önüne serdi.

Bir başka garabet: Çarkın’ın itirafları, Eymür’ün ise ifadeleri önemsenmiyor

Mahkeme, istinafın beraat kararını bozmasının ardından yeniden görülecek duruşma öncesi sanıklara gönderdiği ihtarda, “duruşmaya gelmemeleri halinde yokluklarında duruşmaya devam edileceğini” bildirmişti.

Katılan avukatları, Çarkın’ın tüm sanıklarla yüzleşerek maddi gerçeklerin ortaya çıkarılmasını istediği beyanını hatırlatarak, bu hususta tüm sanıkların duruşmalarda yer almasını ve Çarkın ile yüzleşmelerinin sağlanmasını istedi. İstinafta bozulmadan önceki duruşmalarda heyetin, sanıklara yalnızca, “Bu olayla ilginiz var mı, yok mu?” gibi kısa sorular sorduğunu hatırlatan Ekinci, daha önce sanıklara soru soramadıklarını, 19 kişinin öldürüldüğü davada sorulacak tek sorunun bu olamayacağını söyledi.

Avukat Yusuf Alataş ise Eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün önceki duruşmalarda verdiği ifadelerin ve Tahincioğlu’nun yaptığı söyleşide sarf ettiği sözlerin önemli tanık beyanları olmasına rağmen sanıkların vareste tutulmalarının sorgulamanın ve yargılamanın önüne geçtiğini belirtti. Mehmet Ağar’ın avukatı ise Eymür’ün Ağar’la kişisel husumeti olduğunu ve bu sebeple Ağar’ı suçladığını iddia ederek, müvekkilinin vareste tutulması kararının devamını istedi. Sonuç olarak heyet, katılan vekillerinin tüm taleplerini reddederek duruşmayı 24 Haziran’a erteledi.

Katılan avukatlarının bahsettikleri gibi, aradan geçen onca yılda dosyaya sanıkların aleyhine birçok ciddi delil girmesine, hatta Kutlu Adalı cinayeti, Sedat Peker itirafları, sanıklardan Ziya Bandırmalıoğlu’nun öldürülmesi gibi pek çok gelişme yaşanmış olmasına rağmen sanıklara hiçbir soru yöneltilemedi.

Neredeyse 9 yıldır görülen davada, belki de en çok yok sayılanlardan biri, onarıcı adalet için şart olan hesap verilebilirlik idi. Duruşma sonrası konuştuğumuz avukat Eren Baskın, sanık müdafilerinin vareste kararında “sanıkların can güvenliğinin olmadığı” gerekçesiyle direttiklerini hatırlatıyordu. Baskın’a göre yüzlerce delil görmezden geliniyordu:

Yerel mahkemenin istinafa cevabı: Sen benim kararımı bozamazsın

“Belki yüz yüze sorgulamada, katiller önümüze gelseydi bu yönde sorular soracaktık, çapraz sorularımızla sanığın kafasını karıştıracak, belki bir şeyler ortaya çıkacaktık… Dosyada çok fazla açık olduğunu bildikleri için taleplerimiz kabul edilmedi. Dosyanın bir an önce kapatılmasını istediler. Onlarca delile rağmen soru sorma hakkımız elimizden alındı, bu da onların korunduğu anlamına geliyor. Ayhan Çarkın’ı bu dosyadan alsan bile yüzlerce delil var. Ben Ziya Bandırmalıoğlu’na soru sormak istiyordum, ‘Onca kişi içinden neden senin adın veriliyor?’ diye kendisine soru sormak isterdim. İnkar edebileceğini biliyorsun ama bir sonuç da çıkabilirdi.”

İstinafın verdiği bozma kararının yerel mahkemenin yargılamadaki eksikliklerini göstermesi ve Çarkın’ın ifadelerinin dikkatle değerlendirilmesini istemesi açısından önem taşıdığını söyleyen Baskın, yeniden görülen ilk duruşmadaki çarpıcı detayı da paylaşıyordu:

“Bozma ilamı çok önemliydi. Karar, ‘Neden beraat kararını verdiğiniz anlaşılmıyor, hangi ilgili maddeler gereğince beraat kararı verdiniz? Sanıkların ifadelerinde eksiklikler var, tamamlamadan nasıl hüküm kurabildiniz?’ diyor. Üçüncüsü, ‘Kayıp silahları yeterince konuştuğunuza inanmıyorum’ diyor. Ama beraat bozulduktan sonraki ilk duruşma daha başlar başlamaz katip ayağa kalkıp tek tek bütün avukatların önüne bir kağıt koydu. Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi, istinaf kararına karşı bir savunma yapmış ve kısaca ‘delil yoktu’ demiş. Kayıp silahları da yeterince konuştuklarını söyleyip, bir bakıma ‘Sen benim vermiş olduğum kararı bozamazsın’ demiş. Bunu önümüze koydular. Bizim avukatlarımız, ‘Siz kararınızı çoktan vermişsiniz, beraat vereceğinizi söylemişsiniz’ dedi.”

Duruşmanın bu şekilde uzadığı sürece davanın zaman aşımına uğrayacağını söyleyen Baskın, dosya kapatmanın öne sürüleceğini ve bu davaların böylece kapatılacağını vurguluyor: “Bu dosyaların açılma sebebi de buydu. Şu an oynanan hakikaten tiyatro oyunudur, başka bir şey değil.”