Sonu gelmeyen kış: Türkiye’de faili meçhul gazeteci cinayetleri

Metin Göktepe: Çalınmamış kapıları biz çaldık korkusuzca

Serinin ilk yazısını okumak için tıklayın.

“her şey sorulduydu, herkes şunu sustu:
sonra o ellerle nasıl
okşadın kızını
nasıl şiir yazdın”

Gülten Akın, “Oğlunu Soran Kadının Şiiri”

Fatih Polat, Yeni Evrensel’in 472. sayısında “Ben mutlaka izlemeliyim arkadaşlar” başlıklı bir yazı yazar Metin Göktepe üzerine: “Metin, 8 Ocak 1996 günü gazeteye geldiğinde, Ümraniye Cezaevi’nde dört gün önce öldürülen devrimci tutuklular Rıza Boybaş ve Orhan Özen’in cenazelerini izlemek için son hazırlıklarını yapan arkadaşlarına ‘Ben mutlaka izlemeliyim’ demişti.”

1996 yılı hakkında konuşmadan evvel derin bir nefes almak icap ediyor. Şimdilerde “90’lar” diye bahsi geçen şey, aslında bir hafıza becayişinin sonucu. İnsanların bir kısmı doksanlı yılları aslında nostaljik bir içlenmeye devretmiş durumda. Doksanlar popu, efendime söyleyeyim doksanlar modası, sineması, bayramları ve sair içlenme. Oysa, müzik ve üst baş da dahil olmak üzere, bahsi geçen yılların pek de içlenilecek yıllar olduğunu düşünmüyorum. Velakin kazın ayağı burada iyice perde perde: Bir de esas “90’lar” var, hakkında konuşmadan evvel derin bir nefes almanın icap ettiği.

4 Ocak 1996, Ümraniye Cezaevi katliamı. 21 Eylül 1995’te vuku bulmuş Buca Cezaevi katliamının bir tür süreği olan bu katliamda Abdülmecit Seçkin, Rıza Boybaş, Orhan Özen ve Gültekin Beyhan katledildi. 19 Şubat günü İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, harç protestolarının akabinde işgal edildi ve yüzlerce öğrenci gözaltına alındı. 3 Martta “Anayol” azınlık hükümeti (Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi ile) kuruldu. 23 Martta Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi eyleminde 127 gözaltı yaşandı. 6 Mayısta, yeni hükümetin içişleri bakanı Mehmet Ağar cezaevi genelgesi yayımladı. 13 Mayısta Tansu Çiller’in Selçuk Parsadan’a örtülü ödenekten 5,5 milyar verdiği ortaya çıktı – aynı Parsadan, yıllar sonra 1996 yılının 9 Ocak’ında gerçekleşen Sabancı suikastının faillerinden Mustafa Duyar’la aynı koğuşta yatacaktı. 8 Haziran günü İstanbul Galatasaray’da gerçekleşen KESK eylemini müteakip 357 gözaltı gerçekleşti. 28 Haziranda Refahyol hükümeti başa geçti. 4 Temmuzda, dönemin HADEP lideri Murat Bozlak’ın da aralarında bulunduğu 39 kişi Ankara DGM kararınca tutuklandı. 15 Temmuzda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne baskın yapıldı ve gazeteciler dövülerek gözaltına alındı. 24 Eylülde Diyarbakır E tipi cezaevinde 29 mahkûm hayatını kaybetti. 3 Kasımda, burada uzun bir nefes, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir trafik kazası gerçekleşti. Biraz duralım.

Belma Akçura’nın Susurluk kazası üzerine arşiv çalışmalarını derlediği kitabı Derin Devlet Oldu Devlet (Güncel Yayıncılık, Nisan 2006) birçok şeyi açıklama kabiliyetini haiz. Önsözündeki kimi isimlerin ve tespitlerin bunca güncel olması, “doksanlı yıllar” içlenmesini en azından tartışmaya açabilir: “Bir ‘milli’ mesele haline getirilen bazı olayları, Alaattin Çakıcı, Abdullah Çatlı gibi ‘kadro’larla yürütmeye karar verenler, zamanla o kadrolara da söz geçiremez hale gelir. MİT’çi Mehmet Eymür’ün Abdullah Çatlı’ya söz geçirememesi, Başbakan Mesut Yılmaz’ın yumruk yemesi, Alaattin Çakıcı’nın Tansu Çiller’i tehdit edip MİT’in başına Yavuz Ataç’ı getirmek için hesap yapması, Tansu Çiller’in ‘kurşun yiyen de atan da şereflidir’ sözleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocuktur’ ifadesi bundan belki de, bir dönem bu kadrolara duyulan borçtan. Otorite kimse, derin devlet neyse onu bile aşan trajikomik bir durum ağlarını örmüş durumda… (…) Bildiğim tek şey; son otuz yıldır yığınla karanlık iddiayı biriktiren bir arşivle büyüdüğümüzdür. Hiç sonuç vermeyen, hiç çözülmeyen, hesabı sorulamamış gittikçe kirlenen, kirletilen bir arşiv bu…”

Biraz durduktan ve Belma Akçura’ya bağlandıktan sonra 1996’ya devam edebiliriz. 29 Kasım, Yavuz Turgul’un kült filmi Eşkıya beyaz perdeye taşınıyor. Eşkıya kelimesi, malum, “şaki” kelimesinin çoğulu ve o yıllarda da “şaki” tabiri oldukça yaygın. 1996-97 boyunca beyaz perdede oynayan ve bir bakıma Türkiye sinemasının makas değiştirmesine sebep olan Eşkıya’yı iki buçuk milyon insan izliyor. 14 Aralık günü ise 100 bin kişinin katılımıyla KESK’in büyük Ankara mitingi gerçekleşiyor. 

10 Nisan 1968 Sivas Gürün doğumlu Metin Göktepe, tüm bunların yaşandığı yıl, 1996 yılında 8 Ocak günü Eyüp’te dövülerek katledildi. Ölümünün ardından dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (1924-2015) şunları söylüyordu kamuya karşı: “Cinayeti polis işlemiştir tabirini beğenmiyorum. Hadiseleri kendi sınırları içinde mütalaa etmeliyiz.” Şimdilerde, aynı geçmiş özlemiyle, kısıtlı bir çevrede de olsa bir tür demokrasi havarisi muamelesi gören Demirel; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları için coşkuyla kaldırdığı ele dair yıllar sonra şunları söylemişti: “Kanun icra edilmiş. Zorla yapılmış bir iş değil. Mahkemeden geçmiş. Temyizden geçmiş. Her türlü savunma imkânı tanınmış. Bu neticeye gelmiş. Ben de biliyorum. Her 6 Mayıs geldiğinde bu hadise anılıyor. Anlıyorum ama anarken de bunun bir devlet tasarrufu olduğu, burda bir keyfiliğin bulunmadığı, devletin bu tasarrufu yaparken, kanun ve nizamı korumak için yaptığı unutulmamalı. Onu unuttuğunuz zaman, bundan sonra kanunu, nizamı koruyamazsınız.” (Hürriyet, 18 Mayıs 2015) Devam edelim, dönemin başbakanı Tansu Çiller’in Göktepe cinayeti üzerine söylediği “Gözaltına alınmadı” ifadesinin hemen üstüne, içişleri bakanı Teoman Ünüsan’ın açıklamasın bakalım: “Spor salonunun duvarından düştü.” Çuvala sığmayan bu mızrağı tevil edenlerden biri de dönemin Eyüp cumhuriyet savcısı Erol Canözkan’dır: “Gözaltına alındı fakat çay bahçesinde otururken fenalaşarak sandalyeden düştü.”

Doksanlı yıllar tabirini, durduğumuz yerden geri döndürmek, herkesin zihninde başka imajlara sebep olacak çarpıcı bilgiler vermek mümkün görünmüyor. Belki buna ihtiyaç da yoktur. Ama orada, 1996 yılının henüz başında, ablası Meryem’e “Merik” diye hitap eden, katledilmiş siyasi mahkûmların cenazesi için “Ben mutlaka izlemeliyim arkadaşlar,” diyen bir Metin Göktepe’nin gözaltında dövülerek öldürüldüğü duruyor. Hakkında şarkılar yapılmış, kitaplar şiirler yazılmış, her sene arkadaşları dostları tarafından anılmış, adına gazetecilik ödülü konmuş bir adam var. Bu adam, öldürüldüğü “doksanlar”da sosyalist basında çalışan sosyalist bir gazeteciydi. Çevik kuvvet memuru Şuayıp Mutluer, birinci sınıf emniyet müdürü Yaşar Gökışık’a şöyle ifade verecekti soruşturmada:

“Ben salona döndüğümde yerde yatan şahsı (Metin Göktepe) sordum, polis memuru Metin Kuşat, gazeteci olduğunu İstiklal Marşı’nı bilmediğini söyledi. Ben de ‘boş ver’ dedim, bir tekme de ben attım. O sırada polis memuru Saffet Hızarcı’nın yerde bulunan şahsa ‘Bu Ali için, bu Rüştü için, bu da Süleyman için’ diyerek vurduğunu gördüm. Sonradan adamı dövmekten copunun kırıldığını öğrendim.”

Katledilmesinden sorumlu polisler kamuoyunda “Rahşan affı” olarak bilinen afla şartlı tahliye olacak Göktepe’nin katilleri cezaevinde 1 yıl 8 ay geçirdi. Metin Göktepe, gözaltında öldürülmüş gazeteciler içinde katilleri yargılanmış ilk gazetecidir. Failler, affa uğrasa bile.

Arkadaş Z. Özger’in o şiirine başlangıcını hatırlayabiliriz burada. “Niye Kapalı Kapılarınız – Bulamıyoruz”un başlangıcını.

“Çalınmamış kapıları biz çaldık korkusuzca/ hep kötü bakışlı insanlardı karşımıza çıkan”.