MLSA TV

MLSA TV’de yabancı basın kuruluşlarında gazeteciliği konuştuk: “Açığı kapatmaya çalıştıkça baskı da artıyor”

MLSA TV, Banu Tuna ile “meslekte nereye doğru” sorusuna yanıt aramaya devam ediyor. Bu haftaki yayınımızda 2004 yılından beri BBC Türkçe’de çalışan gazeteci Selin Girit ve Deutsche Welle Türkçe’den Bülent Mumay ile uluslararası medya kuruluşlarında gazetecilik icra etmenin avantajlarını ve risklerini masaya yatırdık.

İfade ve basın özgürlüğünün alanı daraldıkça, sansür ve otosansür arttıkça, olup bitenleri ülkede bürosu bulunan yabancı basın kuruluşlarından takip etmenin hem ülkede yaşayanlar hem de Türkiye’ye dışarıdan bakanlar için ayrı bir önem kazandığının altını çizen Banu Tuna, Türkiye’de gazetecilik yapılabilecek kurumların %90’ı hükümet yanlısı iş insanlarının eline geçmişken uluslararası basın organlarının gazeteciler için de büyük önem taşıdığını vurguladı.

Türkiye’de altı yıl gazetecilik yaptıktan sonra 2004 yılında BBC Türkçe’de çalışmaya başlayan Girit, kariyerinin uzun bir bölümünü burada geçirdiğini söyledi ve ekledi: “İlk başladığım dönemde asıl olarak radyo yayıncılığı yapıyorduk çünkü internet bu kadar etkin bir mecra değildi. Sonrasında TV yayınları başladı. NTV ile birlikte yaptığımız,  sonra ana sunucusu ve yapımcısı olduğum ‘Dünya Gündemi’ programı birkaç yıl devam etti” diyen Girit, Gezi döneminde NTV tarafından uygulanan sansür sonucu TV programının sonlandığını ifade etti. 

“Basın özgürlüğü alanı daraldıkça yabancı mecralara düşen görev artıyor”

BBC Türkçe’ye ilk girdiği dönemde Türkiye’de nispeten rekabetçi bir ortamda faaliyet gösteren pek çok TV kanalı ve gazete olduğu için Türkiye ile ilgili pek haber yapmadıklarını söyleyen Girit: “Türkiye’de olup bitenler buradaki mecralar tarafından çok iyi bir şekilde işleniyordu. Bizim burada kapatabileceğimiz bir açık yok, bize ihtiyaç da yok diye düşünerek dış haber alanında yetkin olduğumuz için yılların geleneğinden de yararlanarak o alanda faaliyet gösterelim diye düşünüyorduk. Yıllar içinde Türkiye’de gazetecilik ortamı değişip de önce otosansür, sonra sansür kendini hissettirince bize daha çok alan açıldı,” dedi.

BBC’de uzun yıllar çalışmış meslektaşlarından darbe sonrası döneme dair dinlediği anekdotlarla bugüne dair bir karşılaştırma yapabileceğini ifade eden Girit, “80 sonrası dönem pek çok şeyin özgürce yazılıp çizilemediği bir ortam olduğu için BBC Türkçe’ye çok rağbet vardı. Arabesk müzik yayınlarının yapıldığı, Zeki Müren ve Bülent Ersoy gibi yasaklı sanatçıların katıldığı programlar ve çeşitli yasaklı siyasetçilerle yapılan söyleşiler derken, o dönemde BBC Türkçe çok önemli bir açığı kapatıyordu” ifadelerini kullandı. 

Basın özgürlüğü alanı daraldıkça Türkiye’de 80 sonrası döneme benzer bir ortam oluştuğunu, dolayısıyla da kendilerine daha çok iş düşmeye başladığını aktaran Girit, yabancı basın kuruluşlarında çalışanlar olarak çok daha özgür bir ortamda çalıştıklarını belirtti ve şunları söyledi: “BBC’de geçirdiğim 16 yıllık meslek hayatımda tek bir sansür olayına maruz kaldım o da NTV ile anlaşmamızın askıya alındığı program nedeniyle oldu. Gezi döneminde medyanın haberleri neden işlemediğine dair bir haber yapmıştık, NTV bu haberi yayınlamak istemedi.” 

Türkiye’de basının özgürce haber yapabilecek alanı daraldığı için kendilerine düşen işin önemini artırdığının farkında olduklarını belirten Girit, “Bu nedenle üzerimizdeki baskının da arttığını söyleyebiliriz” diye konuştu. 

“Yabancı basının buradaki varlığının en anlamlı hâle geldiği an Gezi oldu”

Yaklaşık 19 yıl boyunca Hürriyet gazetesinde ve Doğan Grubunun çeşitli servislerinde çalışan, son iki buçuk yıldır ise Deutsche Welle’de görev alan Bülent Mumay, Hürriyet’teki işine 2015 yılında son verildiğini belirtti. Uygulamaya çalıştıkları politikayı “İklim ne kadar sertleşirse sertleşsin, bütün muhabir arkadaşlara otosansürle hareket etmemelerini söylerdik, ki haber masaya kadar gelebilsin” diye tarif eden Mumay, gazeteciye sınırları cam duvarlarla da olsa hissettirildiği zaman haberin inşa sürecinin baştan engellendiğini vurguladı.

“Sıkıntılı varsayılan haberler yakan topa dönmüştü, ‘aman elime düşmesin’ algısı oluşmuştu. Bu durum özellikle 2011’deki Anayasa değişikliğinden sonra artmaya başladı” diyen Mumay, gerek basına yönelik baskılar açısından gerek de medya sahiplik yapısı bakımından 2011’e kadar görece olumlu bir hava olduğunun altını çizdi. 2011-2013 yılları arasında bir tür duraklama sürecinin yaşandığını ifade eden Mumay, “Yabancı basının buradaki varlığının en anlamlı hâle geldiği an Gezi’dir. 2013 sonrasında yaşanan sorunları çözmek için çalıştığım kurumda çok emek verdik fakat yeterli olmadığını düşündüğümüz haberler bile bizi ve patronlarımızı sıkıntıya sokmaya yetti. Bir süre sonra da işimizden olduk” diye konuştu. 

Türkiye’deki haber tüketen bireylerin politik dahi olmayan ulusal bir haberi yabancı medya kuruluşlarının Türkçe yayınlarından alıyor olmasını acı bir durum olarak tanımlayan Mumay, “Başka bir yerde yapılamayan haberleri yapabilen bir mecraya katkıda bulunduğum için bir gazeteci olarak mutluyum. Bir yurttaş olarak da mutluyum çünkü biz bunu yapmadığımız sürece bu haberlerin okurlara ulaşma şansı yok” dedi.

“Yastık altında iPad ile uyuduğunuz bir mekanizma”

Anaakımda en son çalıştığı birimin Hürriyet.com.tr genel yayın yönetmenliği olduğunu aktaran Mumay, 7/24 canlı olan ve iktidar tarafından sürekli açığı aranan bir dijital mecranın editoryal sorumlusu olmanın fiziksel olarak çok zorlayıcı bir süreç olduğunu şöyle anlattı:

“Haftanın 6 günü aktif olarak, yani sabah 8’de gazete binasında başlayan ve akşam 9’da gazetenin barında fiziksel olarak biten bir mesai var. Fakat evinize döndüğünüzde de yastığınızın altında iPad ile uyandığınız, sıklıkla çalıştığınız kurumdan birinin ya da yaptığınız haberlerden etkilenenlerin size bir şeyler sorması gereken, sürekli telefonunuzu, WhatsApp’ınızı, Twitter’ınızı kontrol etmek zorunda kaldığınız bir mekanizmadan bahsediyoruz. Söz konusu tek izin gününün yarısı uyku ile, diğer yarısı alışveriş ile ve büyük bir kısmı da yine size gelen mesajları yanıtlayarak ‘aman ben yokken bir sıkıntı çıkmasın’ diye düşünerek geçiyor.”

“Yabancı basında çalışmanın en büyük dezavantajı, iktidarın pompaladığı önyargı”

Deutsche Welle’de keskin bir iş bölümü ve önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde çalıştıklarını aktaran Mumay, “Gazetecinin tabi ki mesaisi olmaz ama ülkede çok önemli bir gündem olmadığı sürece akşam 6’dan sonra telefonumun çaldığını hatırlamıyorum” diye konuştu. Mumay sözlerine şöyle devam etti: “Son 15 yılda şunu unutmuştuk: Noel’de çalışırsanız iki katı ücret, yıllık izin. Örneğin geçenlerde ‘yıllık iznini tamamlamamışsın, lütfen izne çık yoksa sana şu kadar para ödemek zorunda kalacağız’ diyen bir e-posta aldım. Bunlar eskiden başımıza gelen şeyler değildi.”

Yabancı basında çalışmanın dezavantajlarına değinen Mumay şöyle konuştu: “Yabancı basında çalıştığınız için yaşadığınız bazı sıkıntılar da var. İlki, iktidar tarafından pompalanan büyük bir önyargı. Haber yaparken kamuyla temasınız olması gerekiyor. Haberi batılı standartlarda tamamlayabilmek için bütün taraflara temas etmeye çalıştığınızda ya geri dönüş alamıyorsunuz, veya basit bir ‘biz size daha sonra döneriz’ duyuyorsunuz. Oysa niyetiniz haberi dengeli yapmak. Orman yangınlarına ilişkin haber yapsanız bile Orman Bakanlığından net bilgi alamıyorsunuz. Birkaç gün sonra da SETA’da bir rapor çıkıyor ve diyor ki, BBC ile Deutsche Welle PKK’nin orman yangınlarını haberleştirmiyor.”

“Casus, uzantı yakıştırmaları sıklıkla yapılıyor”

Sahadaki muhabirlerin haber yapmaya çalışırken ciddi zorluklarla karşılaştıklarını anlatan Mumay, akreditasyon güçlüğüne ve herhangi bir yere girip çıkarken yabancı basına çalışıyor olmanın dezavantaj haline dönüştüğüne de değindi. Mumay’ın bahsettiği önyargıya ilişkin konuşan Girit, “Bunun hakim olduğu bir kitle kesinlikle var. BBC, DW, Amerika’nın Sesi, hatta Türkçe yayın yapmamasına rağmen Reuters, Associated Press gibi ajanslara çalışan Türkiyeli arkadaşlarımız da hedef gösterildi. Buralarda çalışan T.C. vatandaşlarının başka bir gündemlerinin olduğu sıklıkla dile getirildi ve bu kelimelerden hoşlanmıyorum ama ‘casus, uzantı’ gibi yakıştırmalar da yapıldı” dedi. 

Bir dönem devlet kurumlarının kapısının kendilerine tamamen kapalı olduğunu söyleyen Girit, bu kapıların giderek aralanmaya başladığını çünkü yabancı basına konuşmanın, yapılan haberlerde onların görüşlerinin de yer alması anlamına geldiği ve bunun onlar için de değerli olduğunun anlaşılmaya başlandığını anlattı. 

“15 Temmuz’un yıldönümünde köprüde yaptığımız yayında üstüme yüründü”

Yabancı basına çalışan Türkiyeliler için hâlâ büyük bir riskin söz konusu olduğunu belirten Girit, “Örneğin 15 Temmuz’un yıldönümünde köprüden yaptığımız yayında çok tedirgin olduğumu hatırlıyorum çünkü İngilizce yayın yapıyorduk. İngilizce konuştuğunuzu görüyorlar, sonra Türkçe konuştuğunuzu görüyorlar. ‘Kimsin sen, nesin?’ diye sormaya başlıyorlar. Bir İngiliz olsam görmeyeceğim tepkiyi Türkiyeli olduğum için görebiliyorum. Bir iki kere üzerime yüründüğü anlar yaşadım; böyle bir kalabalık içinde üzerinize yürünmesi çok tedirgin edici bir durum. Bunu yaşayan tek kişi ben değilim, yabancı medya kuruluşlarında çalışan arkadaşların çok sık yaşadığı bir durum. Sosyal medyadaki tacizleri zaten saymıyorum bile, o tamamen başka bir kulvarda koşuyor,” dedi.

Mumay’ın bahsettiği çalışma koşullarına da değinen Girit, “İşe ilk başladığımda haftada iki gün izin ve günde sekiz saat mesai ne demek algılayamıyordum. Fazla mesai yapıp editörün gözüne gireyim diye düşünüyordum ama ‘kalırsan fazla mesai ücreti vermemiz lazım’ diyerek beni kovalıyorlardı” diye konuştu. Grev ve sendikanın olmanın ne demek olduğunu BBC’de çalışırken öğrendiğini vurgulayan Girit, “Mesleki dayanışmanın ve sendikalaşmanın ne kadar önemli olduğunu ilginç bir şekilde İngiltere’de öğrendim. Türkiye’de içler acısı bir durumla karşı karşıyayız. Sendikalar biraz daha güçlü olsaydı içinde bulunduğumuz medya ortamı şu an böyle olabilir miydi acaba?” diye sordu. 

“DW yapınca ajanlık oluyor ama TRT Deutsch üzerinden yayın yapmak normal”

Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı basın kuruluşlarında çalışan gazetecilere ilişkin yayınlanan SETA raporuna bir kez daha değinen Mumay, kendilerinin ajanlıkla itham edilmesindeki çelişkiyi şu şekilde açıkladı:

“Hükümet tarafından, hatta bazen AB tarafından fonlanan SETA’nın bizi ajan olmakla suçlarken devletin televizyonu TRT dünyanın birçok ülkesinde, o ülkenin dilinde yayın yapıyor. Orada, o ülkenin vatandaşlarını çalıştırıyorlar. Türkiye’de kurdukları İngilizce kanalda da çok sayıda yabancı insanı çalıştırarak dünyaya hitap etmeye çalışıyorlar. Dünyadaki pek çok ülkenin yaptığı şey, Türkiye’de yapılınca ‘ajanlık’ oluyor. Örneğin TRT Deutsch diye bir kanal açarak pek çok mecra üzerinden yayıncılık yapmak gayet normal gibi anlatıyorlar, ki normal zaten. Ama öyleyse bize ‘ajan’ diyenler kendileri dünyanın her yerinde ajan tutmuş ve bizim vergilerimizle bu ajanları fonluyorlar.” 

SETA raporunda adının geçmesine dair ise “Raporu okuduğumda iki duygu arasında gidip geldim, ilki hiç umursamama, ikincisi ise ciddi bir öfke. Anaakımda çalışmak istediğimizde çalıştırmadılar, şimdi yine ekmeksiz bırakmaya çalışıyorlar” diyen Mumay, meslekten uzaklaştırmak için yürütülen sistematik bir kampanyanın hedefi gibi hissetmenin kendisini öfkelendirdiğini ifade etti. Hissettiği öfke doğrultusunda raporu mahkemeye taşıdığını söyleyen Mumay, avukatı Veysel Ok’un kendisi adına rapora ilişkin şikayette bulunduğunu fakat raporun SETA’nın düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirildiğini söyledi. Mumay, rapor meselesinin Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacaklarını belirtti.

“Hedef gösterme için işaret fişeğinin bir siyasetçi eliyle atılması hoş değildi”

Kendisinin en kitlesel olarak Gezi döneminde yaptığı haberler nedeniyle hedef gösterildiğini hatırlatan Girit, o dönem sosyal medya kullanımının bu kadar yaygın olmadığını, linç atmosferinin de bugünkü gibi olmadığını ifade etti. “Bunun işaret fişeğinin bir siyasetçi eliyle atılması hoş değildi. Başka bir kurumda çalışıyor olsaydım, özel hayatıma etkisi daha büyük olurdu çünkü işsiz kalabilirdim, çalışmam engellenebilirdi. Beni gölgede bırakan bir olay haline gelebilirdi” diyen Girit, üzerinden yıllar geçmesine rağmen ‘çamur at izi kalsın’ durumunun hoşa gitmeyen haberlerde kendisinin imzası olduğunda tekrar tekrar karşısına geldiğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu durumun sizi ne kadar etkilediği size bağlı. Bunun sizi ne kadar esir almasına izin verirseniz, o kadar esiri olursunuz. Ben yanıt verme yolunu seçmedim. ‘Tamam siz böyle düşünüyorsunuz, ben işimi yapıyorum’ dedim ve bir duvar ördüm. Sosyal medyada da çok konuşan bir insan değilim, yalnızca haberleri paylaşıyorum. Bana sataşan insanlara yanıt vermiyorum.”

Tuna’nın uluslararası basın kuruluşlarında çalışmak isteyen genç gazetecilere yönelik ne tavsiyeleri olduğunu sormasının üzerine Mumay, “Bu arkadaşların yakın Türkiye ve dünya tarihine hakim olması gerek. İyi okullardan mezun ve bu kurumlarda çalışmak için gerekli olan yabancı dile de haiz, hatta bazı medya kuruluşlarında staj yapıp gelmiş olan bazı arkadaşlarla yaşadığımız sıkıntı, tarihe olan ilgisizlik ve eksiklik. Özellikle yakın siyasi tarihle ilgili hiçbirimiz donanımlı doğmadık tabii ki ama genç arkadaşların mutlaka çevrelerine olan bitene merakı olmalı” dedi. 

“Gazeteci için konuşmak değil, dinlemek daha önemli olmalı”

Tarih bilinci konusunda Mumay’ın söylediklerine katılan Girit, çok okumanın önemli olduğunu ancak salt gazeteciliğe ilişkin kaynak veya haber değil, bolca edebi eser de okumanın önemini ifade etti: “Ben roman okumanın da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gerek TV yayınında, gerek yazılı haberde kendimizi ne kadar iyi ifade edebilirsek o kadar fazla insana hitap edebiliriz.”

Girit, son olarak şu tavsiyelerde bulundu: “Sokaktan asla kopmamak gerektiğini düşünüyorum. Yabancı mecralarda çalışanlar için en önemli sorular şunlar: Sokaktan kopuklar mı? Haberini yapacakları insanları tanıyorlar mı ya da onlarla organik bir iletişim kurabilecekler mi? Onları dinlediklerinde gerçekten dertlerini anlayabilecekler mi? Aksi takdirde ‘fildişi kulenizden bakıyorsunuz’ türündeki eleştiriler haklı çıkabiliyor. Sahaya gittiğinizde çok iyi bir dinleyici olmak ve kulağınızı eğitmek gerekiyor. Birçok gazeteci arkadaşa en büyük eleştirim bu olabilir: konuşmak değil, dinlemek daha önemli. Çünkü biz, bize anlatılanları aktarmakla sorumluyuz, kendimizi anlatmakla değil.”