Sonu gelmeyen kış: Türkiye’de faili meçhul gazeteci cinayetleri

Metin Göktepe: ‘Bu yürek susmayacak’

Serinin birinci, ikinci ve üçüncü yazılarını okumak için tıklayın.

“Çalışmanın şavkıyla ışırdı gözleri
Bugün tek başına da olsa
Yarın el ele
Garip bir kuştu Asım
Zümrüdü-anka
Küllerini seveyim
Öpe savura”

Can Yücel, “Canyoldaşıma”

MEHMET SAİD AYDIN

9 Ocak 1996 günü Evrensel’in kırmızı logosu ilk kez siyah basıldı. Manşet, bütün sütuna siyah puntolarla atılmıştı: “Metin katledildi, susmayacağız!” En arka sayfa ise, yıllarca Metin Göktepe her anıldığında çağrılan, anılan, pankartlara afişlere işlenen o cümle: “Bu yürek susmayacak.” Bahsi geçen yürek elbette Metin Göktepe’nindi ve 9 Ocak 1996’da Evrensel’de, arkadaşlarının onun hakkında yazdığı mektupların ana başlığı şuydu: “Hepimiz Metin Göktepe’yiz.”

Hepimiz…

19 Ocak tarihinin Proudhon gibi, Luis Buñuel gibi, Yesari Asım Aksoy gibi isimlerin ölüm tarihi olmasının yanı sıra, bu metni okuyan birçok Türkiyelinin zihninde hemen hangi ölümü çağrıştırdığını tahmin etmek güç değil. 15 Eylül 1954 Malatya doğumlu, Agos gazetesinin genel yayın yönetmeni gazeteci yazar Hrant Dink, Osmanbey’de gazetesinin önünde Ogün Samast tarafından 19 Ocak 2007’de, saat 14:54’te katledildi. Güvenlik kameralarının basına servis edilmesinin ardından Samast’ı babası teşhis etti ve polise ihbar etti. İhbarın neticesinde Samsun otogarında yakalandı ve karakolda kendisiyle bayrağın önünde fotoğraflar çektirildi. Hrant Dink’in cenazesi 23 Ocak 2007 Salı günü Agos’un önünde, katledildiği yerde başlayan bir törenle başladı. Dink’in cenazesine gelen devasa kalabalık Kumkapı’ya kadar yürüdü. Dinî tören burada, Surp Asdvadzadzin Patriklik Kilisesi’nde gerçekleşecekti. Birçok tanıklığa göre İstanbul’un o güne kadar gördüğü devasa kalabalıkların başında geliyordu toplananlar ve neredeyse herkes, vakur biçimde tek bir slogan atmıştı yürüyüş boyunca: Hepimiz Hrant’ız.

Metin Göktepe’nin ardından gazeteye “Hepimiz Metin Göktepe’yiz” diye yazdıran saik, yıllar sonra “Hepimiz Hrant’ız” haline dönüşmüştü. Göktepe katledilmeden hemen önce Agos’un kuruluş hazırlıkları bitmek üzereydi, 42 yaşındaki Hrant Dink; Luiz Bakar, Harutyun Şeşetyan ve Anna Turay gibi arkadaşlarıyla yayın hayatını yeni binasında sürdüren gazetelerinin heyecanı içindeydi.

Hafta içi, iş günü

Metin Göktepe’nin cenazesi 11 Ocak 1996 Perşembe günü kaldırıldı. Hafta içi, iş günü olmasına rağmen 25 bin kişi katıldı Göktepe’nin uğurlanışına. Evrensel gazetesi önünden başlayan tören mezarlığa kadar sekiz saat süren bir yürüyüşle devam etti. Kolektif hafızanın kimi büyük törenler, büyük kırılmalarla da oluştuğu iddia edilebilir: O günü yaşı yeten birçok kişi, “Metin’in cenazesi” diye hatırlıyor olmalı. Bu tefrikanın son metnini kaleme aldığım günlerde, yakın dostum yazar Birol Tezcan’a “Ne hatırlıyorsun?” diye sordum. Kişisel hikâyesinde Göktepe’nin katledilmesinin mühim bir yer kapladığını geçmişteki konuşmalarımızdan iyi anımsıyordum. Telefonda başlayan “Metin sohbeti”miz, bir süre sonra Birol’un bir hatırlama metni yazmasına vesile oldu.

“Metin ol oğlum.”

Birol Tezcan anlatıyor:

“1995 yılında Evrensel’in kuruluş çalışmaları hepimiz için heyecan vericiydi. Üzerimizdeki ölü toprağına vurulan ilk kürek darbesi gibiydi heyecanımız. Gönüllü muhabirlik nedir, diye sorup duruyorduk birbirimize. Hepimiz gazeteci olacaktık. Biz haber yapacak, biz dağıtacak, biz okuyacaktık. Gazeteyi biz yaşatacaktık kısacası… Ve emanet ağırdı, Namık Tarancı’nın Gerçek dergisi, şimdi günlük gazete olarak yoluna devam edecekti.

Üniversite öğrencisiydim ve yaşadığım şehir olan Mersin’in gönüllü muhabirlerindendim.

Metin’i ilk defa İstanbul’a geldiğimde gazetenin genel merkezinde gördüm. Bana ve benim gibi İstanbul dışından gelen arkadaşlara nasıl haber yapılacağını anlatanlar arasındaydı. Seminer gibi düşünmeyin, bilgisayar başındayken gelip anlattığı şeyler; haber dili, başlık atılması, spot çıkarma vs. Sonraki gittiğim zamanların kimisinde karşılaştık, kimisinde karşılaşmadık. Bilgisayar başında yakaladı bir kez, yeni gelmiştim, ‘Ooo yine bilgisayarın başındasın,’ dedi. ‘Mersin’de bilgisayarımız yok, elle yazıp faks çekiyoruz,’ dedim sitemle. ‘Bana değil, içeriye söyleyeceksin onu,’ dedi gülümseyerek.

Metin’in haberini üniversitede aldım. Sendikalarla birlikte basın açıklaması yapılacaktı. Okuldan Eğitim-Sen önüne geldiğimde annem de oradaydı. Onu görünce bir ağlamak geldi. O ana kadar yoktu ama annemin ağladığını görünce dayanamadım. Açıklama boyunca ağladım. Annem koluma girdi, başımı eliyle tutup omzuna yasladı, ‘Metin ol oğlum,’ dedi.

1998 yılında okulda basın açıklaması yapmaya karar verdik. O zamanlar Mersin Üniversitesi’nde resmi olan bir öğrenci derneği vardı. Dernek aldı kararı. Bana da ‘İstersen basın açıklamasını sen oku, ne de olsa aynı gazetede çalışıyordunuz,’ dediler. Kabul ettim.

Basın açıklamasını okudum ve sözlerimi ‘İnadına hepimiz birer Metin’iz!’ diye bitirdim.

Akşam evlerden topladılar bizi. Açıklamayı da izlemişler. Polislerden biri basın açıklaması metnini gösterdi bana. ‘Sen okudun değil mi bunu?’ dedi. ‘Evet,’ dedim. ‘Merak etme, biz hepinizi Metin yapacağız!’ dedi.

Çok sürmedi esaret. Çıkar çıkmaz Metin’in güvenlik nedeniyle Afyon’da görülen duruşmasını izlemeye gittim. Fadime Ana da oradaydı. Bizi adliyeye almadılar. Fadime Ana içeri girmeden bizlere baktı, yanında duran Berhan Şimşek’in elindeki megafona uzandı, sağ elini yumruk yaptı, sonrasında da birçok yerde söylediği o sözü söyledi, ‘Metin ölmedi, hepiniz benim için birer Metin’siniz!’”

Bir sınav sorusu

11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzaladığı, devam eden haftada destek amacıyla imzalanmaya devam eden ve nihai imzacı sayısının 2212’ye ulaştığı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi yahut yaygın bilinen adıyla “Barış için akademisyenler bildirisi” kamuoyuna sunuldu. Bildiri yayımlandıktan hemen sonra hükümet tarafından çok sert bir tepkiyle karşılandı ve imzacı akademisyenlerin birçoğu hakkında adli soruşturma başlatıldı. Birçoğu, görev yaptığı okuldan uzaklaştırıldı, tutuklamalar yaşandı ve 15 Temmuz’un ardından “darbe sonrası tasfiye”lerine dahil edilerek KHK ile ihraç edildi.

Metin Göktepe’nin katledildiği günleri takip eden zamanda A.Ü. İletişim Fakültesi öğretim üyesi Eser Köker, siyasal iletişim dersinin dördüncü sınıf ikinci yarıyıl sınavlarında şu soruyu soruyordu, sorabiliyordu: “Evrensel muhabiri Metin Göktepe’nin 8 Ocak’ta görevini yaparken gözaltına alınarak öldürülmesi, demokratik rejimin göbeğindeki despotizm çekirdeğini görünür kıldı. Modern demokratik rejimlerin siyasal sansür türlerini açıklarken, eski ve yeni sansür türleri arasındaki ilişkiyi irdeleyiniz.” Yıllar sonra çıkarılan KHK’ler ile akademisyen ihracında “lider” olan bir okulda sorulan soruyu kaydetmek gereği duydum.

Ödüllü habere de ödül haberine de engelleme

Bu portre tefrikasının son bölümünü yazmaya çalıştığım günlerde, gazeteduvar.com üzerinden gördüğüm Cumhuriyet mahreçli bir habere tesadüf ettim. Haberin spotu, hadisenin ne denli trajikomik olduğunu anlatmaya tek başına yetiyor aslında.

31 Ekim 2020 tarihini taşıyan haberin spotu şu şekilde: “Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan ve Metin Göktepe Gazetecilik Ödülü sahibi ‘Köşk karşılığı temizlik’ haberi için erişim engeli geldi. Habere verilen ödülü anlatan haber de engellendi.”

Hadisenin detayları Seyhan Avşar’ın “Köşk karşılığı temizlik” haberine verilen ödülün Evrensel’de yayımlanmasına ilişkin. Bakırköy 1. Sulh Ceza Hakimliği, 27 Ekim 2020 tarihli kararıyla, ödülün duyurulma haberine “lekelenme” iddiasıyla erişim engeli getiriyor evrensel.net üzerinden. Haberin detayında Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şube Başkanı ve Metin Göktepe Ödül Jürisi üyesi Banu Tuna’nın söyledikleri birçok şeyin özeti niteliğinde: “Metin Göktepe’nin öldürüldüğü 1996’dan bu yana devlette değişen bir şey yok. Adalet sistemi de devletin enstrümanı gibi hareket ediyor. Yanlış hatırlamıyorsam biz o ödülü Seyhan Avşar’a oybirliğiyle verdik. Çünkü ödüllendirilmesi gereken bir haberdi. Metin Göktepe’nin gazetecilik hatırasını onurlandıran bir haberdi.”

Haber takip ederken gözaltına alınan, sonrasında gözaltında olduğu bile inkâr edilen ve tanıkların gözü önünde dövülerek katledilen bir gazetecinin adına konmuş ödülde, ödül alan gazetecinin haberinin yapılması yasaklanıyor. Aradan 24 yıl geçiyor bu iki olay arasında. Olay, Türkiye’de geçiyor.

Bitirirken 

Açık kaynaklardan, kişisel tanıklıktan ve Göktepe hakkında yapılmış oldukça kapsamlı Metin Göktepe: “Gazeteciyim” kitabından faydalanarak yazmaya çalıştığım bu portrenin her detayı, aslında tuhaf bir sürekliliğin devam ettiğini gösterdi bana. 1930’lara, ‘40’lara başvurduğum, ekseriyetle “doksanlı yıllar” tabir edilen yıllara dikkatle bakmaya çalıştığım ve nihayetinde günümüze geldiğim bu portre denemesi tecrübesi, bana açıkça bir sürekliliğin olduğunu tekrar hatırlattı ve kanıtladı doğrusu. Ve bütün bu süreç boyunca, Göktepe’nin ne denli insan canlısı, neşeli ve güleç biri olduğunu bir kere daha gördüm. Ailesinin ardından söylediği neredeyse her cümlenin üstüne sinmiş neşe ve hayat sevinci, bugünden bakınca kaybın acısını derinleştiriyor. Hak haberciliğinde yaşanan güncel sorunların, habere sansürsüz ve özgürce ulaşmanın artık mizahi boyutlara varmasının trajikliğinin yanında, Musa Ağacık’ın onu andığı gibi anmayı, hatırlamayı, dahası bilmeyi tercih ediyorum sanırım.

Ağacık, Göktepe için “Metin’in içinde hep bir bahar dalı vardı. Onu anlamak için yapılacak her şeyde de bahar dalı kullanılmalı. İnsanın öldükten sonra yaşaması demek bu; ‘Vurun ulan vurun ben kolay ölmem’ demek. Ölüme gülerek gitti. Bundan daha iyi bir mesaj var mı?” cümlelerini, hakkında düşündükçe, okudukça ve yazmaya çalıştıkça bir kez daha anladım.

Dizinin bundan sonraki portresi, 1992 yılında Cizre’de katledilen gazeteci İzzet Kezer üzerine olacak.