Sonu gelmeyen kış: Türkiye’de faili meçhul gazeteci cinayetleri

Metin Göktepe: Hudutlu resmî biyografinin ötesinde

Serinin birinci ve ikinci yazılarını okumak için tıklayın.

“Ey gerçek sesimiz ey büyük kavga
Umut iki midir, bir midir?
Düşman şaşkın mıdır, kör müdür?
Kurşun yediveren gül müdür?
Vurulan ölmüyor, bu nasıl vurma?”

Gülten Akın, “Oğlanın Türküsü”

MEHMET SAİD AYDIN

Resmigeçit, merasim, rüsum, resimlemek, resmiyet… “rsm” kökünden gelen bu kelime, aramızda daha çok “resim” ve “resmî” şekliyle dolaşıyor. Yavuz Donat’ın 13 Aralık 2009 tarihli Sabah gazetesinde 12 Eylül dönemine atfettiği “O benim resmî görüşümdür” hikâyesi var. Orada da, Murat Özyaşar’ın Aslı Gibidir – Diyarbakır Hikâyeleri (Doğan Kitap, 2019) kitabında da hadise Diyarbakır’da geçiyor varyasyonlarıyla. Biz Özyaşar’ın anlattığı biçimine bakalım. Diyarbakır’da, Roj TV muhabiri ihtiyar bir adama devletin yapıp ettiklerinden memnuniyetini soruyor. Adam “Biz devletten memnunuz,” yanıtını veriyor. Kamera kapandıktan sonra muhabir adama olanları (ve onun yaşadıklarını) hatırlatıp isyan ediyor. Adam da “O benim resmî görüşümdür,” yanıtını veriyor. Adı üstünde, resmî olan hudutlamak zorundadır. Hudutlar, kısaltır, normal kılar, mecbur kılar, vasata memur eder. Köşeler yuvarlaklaşır, uzunsa kısalır, kısaysa “medium”a çekilir.

Metin Göktepe’nin resmî bir biyografisi var. Birkaç paragrafta özetlenebilir bir biyografi bu. Köşeleri yuvarlaklaşmış, ortalama bilgi veren, kim olduğunu anlatan bir biyografi – bütün resmî biyografiler gibi. Önce ona bakalım – kısaca. 

180 sözcük

10 Nisan 1968 doğumlu Metin Göktepe. Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde dünyaya geliyor. Yaşamının ilk 11 yılını burada geçiriyor. Ailesi geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlıyor; sekiz çocuklu emekçi bir ailenin yedinci çocuğu. İlkokulu, köyün tek okulunda, birleştirilmiş sınıfta okuyor Göktepe. 1979’da yani 11 yaşında İstanbul’a varıyor kardeşi Aziz’le beraber. İstanbul’un Esenler ilçesindeki Harp Dinçsoy İlköğretim Okulu’na kaydoluyor ve beşinci sınıfı bu okulda okuyor. Ortaokula, o zamanlarki adıyla Esenler Lisesi’nde başlıyor, liseyi de orada okuyor ve ardından şimdiki adıyla Bakırköy İbrahim Turhan Lisesi’nden 1986 yılında mezun oluyor. 1989’da İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Mali Bölümü’ne giriyor. Göktepe, üniversitedeki gençlik mücadelesinin aktif bir üyesi oluyor; öğrenci ve işçi hareketinin oldukça coşkulu bu döneminde birçok kez gözaltına alınıyor. 1992 yılının Mart ayında işçi ve emekçi hareketinin gelişimine odaklanacak Haberde ve Yorumda Gerçek dergisinin çıkacağını öğrenince, orada çalışmaya başlıyor; yayın hayatı boyunca bu dergide muhabir olarak çalışıyor. Akabinde, 7 Haziran 1995’te kurulan Evrensel gazetesinde yer alıyor. Evrensel muhabirliği boyunca hak haberciliğinin peşinde koşuyor, 8 Ocak 1996 tarihli gün, takip ettiği haber sırasında polislerce Eyüp’te gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü kapalı spor salonu yakınında ölü bulunuyor.

180 sözcük. Açık kaynaklardan, derinlemesine bakmadan, şahitlerle konuşmadan, yan hikâyeleri kovalamadan yazılan bir özgeçmiş. Küt, soğuk, kısa – doğası gereği. Bununla yetinmeyeceğiz. Gene aynı açık kaynaklardan biraz detaya bakacağız. Henüz Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan Metin Göktepe – “Gazeteciyim” kitabına başvurmadık üstelik. Birçoğu dijital kaynaklardan ulaşacağımız kimi ayrıntılar olacak.

Ailenin İstanbul’a göçünden evvel kardeşiyle beraber İstanbul’a giderler kardeşi Aziz’le. Lisede başarılı bir öğrenci olan Metin Göktepe, mezun olduktan sonra bir süre dershaneye devam eder üniversite hazırlık sürecinde. Ve burada, başarısıyla kardeşinin de dershaneye devam etmesini sağlar. Yaz tatillerinde boş durmaz, harçlığını çıkarmak için çalışır ve bu sayede okur. Üniversiteye girdiği sene, fabrikada çalışan ablası ve ağabeyi üzerinden politik mücadeleyle tanışır. Daha o yıllarda, bütün her şeye rağmen, çevresinde güleç ve hoşsohbet biri olarak anılır. Çok geniş bir arkadaş çevresine sahiptir, çok sosyaldir. Babası ona “Mehdi” diye seslenir. Gazeteciliğe başladıktan sonra da arkadaş çevresini genişletir, birçok fraksiyondan birçok arkadaş edinir genç yaşında. Takip ettiği haber sırasında sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle gözaltına alınır. Ölümünün ardından, adına gazetecilik ödülleri verilmektedir. 

“Yeniden konuşalım”

İlk baskısı Nisan 1997’de yapılıyor Metin Göktepe – “Gazeteciyim” kitabının. Evrensel Basım Yayın’ın 42. kitabı. Burada konu edeceğimiz nüsha beşinci baskısı, Ağustos 1997 tarihinde yayımlanmış. Büyük boy, lüks baskı tabir edilen, dört renkli bir kitap. Tasarım Savaş Çekiç imzasını taşıyor. Kolektif hazırlanıyor: “Bu kitap, Metin Göktepe’nin ailesinin, Evrensel’den arkadaşlarının, diğer basın organlarında çalışan gazetecilerin, Göktepe davasını izlemek üzere bir komisyon oluşturan Çağdaş Hukukçular Derneği ile davayı takip eden diğer hukukçuların, üniversiteden arkadaşlarının ve yanı sıra yayınevi çalışanlarının katkısı ve emeği ile ortaya çıktı.” Bu cümlelere biraz yakından bakalım. 

Evrensel Basım Yayın, Göktepe’nin zuhur ettiği siyasi geleneğin gazetesiydi. 1988 yılında İstanbul merkezli kurulmuştu; Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Arapça dillerine kitaplar neşrediyorlardı. Aynı yayın grubunun içinde Evrensel Kültür, Tîroj, Özgürlük Dünyası gibi süreli yayınlar bulunuyordu. Yayınevinin bünyesinde çıkan Evrensel Kültür dergisinde Asım Bezirci, Can Yücel, Şükran Kurdakul, Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Aydın Çubukçu gibi isimler metinler yayımladı. Dahası, Asım Bezirci’nin kitapları da Evrensel Basım Yayın aracılığıyla okurla buluştu. Derginin çıkışından kısa bir süre sonra Sivas Katliamı’nda hayatını yitiren Asım Bezirci’nin evrakı metrukesi de yayınevinin bünyesinde korundu. Yayınevi ve bahsi geçen dergiler, 2016-2017 yıllarında çıkarılan “Kanun Hükmünde Kararname”ler ile kapatıldı ve kuruluşların bağlı olduğu şirketin hesaplarına, mal varlıklarına el konuldu. 

Cümlelere yakından bakmaya devam edelim. 1974 yılında kurulan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin iki üyesi, avukat Ebru Timtik ile avukat Aytaç Ünsal, adil yargılanma talebiyle açlık grevine başladı. Timtik 2 Ocak 2020’de başladığı açlık grevinin sonunda 27 Ağustos 2020’de hayatını kaybetti. Bu satırların kaleme alındığı sırada Aytaç Ünsal halen grevini sürdürmekte, bilhassa ailesi tarafından bu greve yönelik bir kamuoyu gayreti sürmekte.

Kitabın henüz başından bir alıntı yapıp oradaki cümlelere de yakından bakmak mümkün. Metin Göktepe’nin izleyeceği cenaze gününden bahsediliyor: “Cenazeler Adli Tıp’tan alınarak, toprağa verilmek üzere Alibeyköy’e götürülecek. Yeni Yüzyıl’dan Murat İnceoğlu, UBA’dan Satı Kaya, Cumhuriyet’ten Kerem Ilgaz ve Evrensel’den Metin Göktepe Adli Tıp önünden itibaren cenazeyi birlikte izliyorlar.” (s.13) “Doksanlar” tabir edilen dönemde, sosyalist bir gazetenin muhabiri ile dönemin ana akım sayılabilecek liberal eğilimli gazetesi Yeni Yüzyıl’ın, Ulusal Basın Ajansı’nın ve Cumhuriyet’in muhabiri aynı saikle yan yana duruyorlar. Murat İnceoğlu konuşuyor: “Kimlik kartlarımızı gösterdik. İlk bakan polis memuru bir şey demedi. Daha sonra başka bir polis, sarı basın kartlarımızın olması gerektiğini, aksi takdirde geçemeyeceğimizi söyledi. Bir arkadaşımızın (Satı Kaya’nın) sarı basın kartı vardı o geçti. Bize de oradaki komiser muavini ile konuşmamız gerektiğini söylediler. […] Cenaze bitene kadar yapabileceğimiz fazla bir şey de yoktu. Cumhuriyet muhabiri Kerem Ilgaz ve ben kahveye gittik. Baktık Metin gelmiyor, bunun üzerine dışarı çıktık. Metin ‘Yeniden konuşalım, girmeye çalışalım’ dedi ve iki komiser muavininden esmer, orta boylu olanla konuşmaya başladık.” (14-15) Burada duralım. Yakın zamana gelelim, Ocak 2020’ye. 24 Haziran 2018 seçimlerinden bu yana “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne bağlı olarak Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü yerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ikame edildi. Ve bu kurum, geleneksel sarı basın kartı yerine turkuaz renkli kartlar dağıtmaya başladı. 2020’nin Ocak ayında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, yenileme gerekçesiyle, henüz turkuaz renkli kart vermediği ancak basın kartı taşıma hakkına sahip gazetecilerin basın kartlarını iptal etti.

Murat İnceoğlu devam ediyor: “Komiser muavini ‘Sen fazla konuştun, seni gözaltına alıyorum’ dedi. İki çevik kuvvet polisi Metin’in kollarını arkadan bükerek gözaltına aldı. Biz müdahale ettik.” (s.15) Akabinde İnceoğlu ve Ilgaz’ın müdahalesinin ardından Ilgaz’ın da kolları arkadan bükülür, hep beraber kahvehaneye ilerlerler, çantayı aldıkları esnada Cumhuriyet’te çalıştığı öğrenilir ve “Bırakın onu, başımıza iş almayalım,” diyerek bırakırlar. O andan itibaren, gazeteci arkadaşları Metin Göktepe’yi bir daha göremezler.

“Ölürse ölsün sana ne”

O gün büyük bir gözaltı dalgası yaşanmıştır. Öyle ki, gözaltına alınanlar spor salonuna alınır. Gözaltı haberi Evrensel’e ulaşır, gazetenin avukatı Kemal Tekin Sürek, Eyüp’teki karakollara telefon eder, akabinde Eyüp’e gider. Savcıdan, gazeteciler dışında iki avukatın da gözaltında olduğunu öğrenir. Başka avukatlarla beraber savcıdan gazeteci ve avukatların serbest bırakılması için bir yazı alırlar. Uzunca bir süre ellerindeki yazıyı verecek bir muhatap ararlar. Emniyet amirliğinde kimse bulunamaz, merkez karakolda tutulanların arasında gazeteci ve avukatlar yoktur. Nihayetinde spor salonuna yönlendirilirler. Saat 12:30 civarında Alibeyköy girişinde gözaltına alınan Deniz Özcan, 17-25 aralığındaki hemen herkesin gözaltına alındığını ve onar kişilik gruplar halinde Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürüldüklerini aktarır. Şimdi onun söyledikleri: “İşkencehane dedikleri bir yere indirildim. Yaklaşık 20-25 dakika boyunca dövüldüm. O sırada Metin getirildi. Amirlerden biri ‘İşte bu gazeteci, buna özel muamele’ dedi. On kişi Metin’in üzerine çullandı. Metin’e, coplarla ve kazma sapına benzer sopalarla vuruyorlardı. Metin yaklaşık on dakika sonra bayıldı. Su döküp ayılttılar.” (s.19) Biraz sessizliğe ihtiyaç var sanki bu anlarda. Bu anlatılanları yıllar sonra bile okumak çok güç.

“Metin çok kan kaybediyordu. Tuttular tuvalete götürdüler. Tuvalette lavabo kandan tıkanmıştı. Getirdiler, yine dövdüler. Metin’in orada öldüğünden eminim. Polislerden biri ‘Bu ölecek, bunu hastaneye götürelim’ dedi ama diğerleri ‘Ölürse ölsün sana ne’ diyerek onu dışarı çıkardılar ve dövmeye devam ettiler.”

Vurulan ölüyor, bu böyle vurma. Yıl 1996. Doksanlar, evet.