Haberler

Medyada şiddet dili: Gerçeğe ve ölülere saygısızlık

MELTEM YILDIRIM

Filozofların çoğunlukla kutsallık atfederek  yüzyıllardır tartıştığı yaşam hakkı, artık birçok ülkede ve de uluslararası olarak yasalarla tanınan ve korunan bir hak. Fakat Dünya’nın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bazılarının yaşam hakkı diğerlerinden daha kutsal olduğu gibi yaşam hakkı daha kutsal olarak görülenlerin ölümlerinden sonra da devam eden haklarına daha fazla saygı duyuluyor. Halen yaşam hakkı ihlal edilen,beden bütünlüğü içerisinde mezar ve yas hakkı korunarak gömülemeyen binlerce insan olması ise bunun en büyük kanıtı. Söz konusu “ötekiler” olunca yaşanan bu hak ihlallerinde medyanın da göz ardı edilemeyecek bir katkısı var. Bu katkılardan birisi olan medyanın kadın, LGBTİ+, politik birey ve mülteci ölümlerine dair geliştirdiği ihlalleri meşrulaştıran ayrıştırıcı nefret dilini, bu dilin hedefi olan kişilerin haklarının savunuculuğunu yapan isimler ile konuştuk.

Medyanın kadın cinayetlerini ele alışı hala sorunlu

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim, kurulduğu günden itibaren platformun mücadele alanlarından birisinin medyada kadın cinayetlerine dair kullanılan dil olduğunu söyledi. Kadın cinayetlerinin yıllarca üçüncü sayfa manşeti olmasının bir sebebinin ana akım medyanın bu cinayetleri “kıskançlık cinayeti”, “aşk cinayeti”, “cinnet geçiren koca karısını öldürdü” gibi ifadelerle ele alması olduğunu belirten Ataselim, gerekçelendirme dilinin farklı detaylar öne çıkarılarak devam ettiğini belirtti:

“Olayı olduğu gibi anlatmak yerine kimi zaman kadının saat kaçta nerede olduğu, ne içtiği, kıyafetinin nasıl olduğu gibi çeşitli detayların öne çıkarılması ile karşılaşıyoruz. Vahşileşen kadın cinayetleri ile karşılaştığımız için çeşitli detayları cinayete meşru zemin kazandırmaya mahal vermeden, şiddet pornografisi yapmadan anlatmak gerektiğini düşünüyoruz ancak sosyal medyada daha fazla tık alabilmek için bu tür başlıklar atılabiliyor, bu tür detaylar estetize edilmeye dahi çalışılıyor.” diyen Ataselim,kadın cinayeti haberlerinin toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısı ve diliyle yapılması gerekliliğinin altını çizdi.

Ataselim, yıllardır devam eden medyanın kadın cinayetlerini ele alış biçimine karşı verilen mücadelenin ana akım medyayı dahi dönüşüme zorladığını fakat asıl dönüşümün kadın cinayetlerine dair haberlerde yaratılan çaresizlik, kanıksamışlık ve çözümsüzlük atmosferine dair dilde ve ele alış biçiminde olması gerektiğine dikkat çekti:

“Yine bir kadın cinayeti işlendi denilerek normalleştiren, sıradanlaştıran ve izleyene çaresiz hissettiren bir dil kullanılıyor. Ayrıca basın yayın kuruluşları kadın cinayetlerini, cinsel saldırıları, şiddet haberlerini verirken mutlaka kadınların yaşadığı o süreçte yapılabilecek olan ama yapılmamış şeyleri ortaya koymalılar. Çözümle alakalı mücadeleye de yer vermeliler ki o kanıksanma hâlini, ‘böyle gelmiş böyle gider’ hâlini değiştirecek olan da budur. Çözümün mümkün olduğunu anlatmak, kadınların yaşadığı şiddet gerçekliğine mücadeleleri ile birlikte yer vermek konuyu daha olumlu bir yöne götürecek. “

Medyanın, cinayet faillerinin savunma diliyle aynı dili kullanması ayrımcılığı devam ettiriyor

LGBTİ+’lara karşı nefret cinayetlerinde haksız tahrik indirimi almak için faillerin sıklıkla başvurduğu gerekçelerin haber dilinde de kullanıldığını, ortada nefret saiki ile işlenmiş bir cinayet varken haber dilinin fail savunması olarak bilinçli bir şekilde kurulduğunu vurgulayan KAOSGL Medya ve İletişim Program Koordinatörü Yıldız Tar, okunduğunda hiçbir insani duyguya mahal vermeyen bu haber diliyle öldürülen LGBTİ+ bireyinin insandışılaştırıldığına ve bu dille gerçeğin de öldürüldüğüne dikkat çekti. 2020 medya izleme raporlarında sene boyunca yayınlanan haberlerin yarısından fazlasının ayrımcılık ve nefret söylemi içerdiğinin tespit edildiğini belirten Tar, hükümet yanlısı medyanın ideolojik ve politik olarak LGBTİ+ düşmanlığını sürdürdüğünü,durumun bir kelime veya kavramın yanlış kullanmanın ötesinde “LGBTİ+ dernekleri kapatılsın”, “sapkın”, “sapık” gibi değişime açık olmayan kavramlarla bir yayın politikası haline dönüştürüldüğünü vurguladı.

LGBTİ+ bireylerin haklarında yazılan haberlerde dahi özneleşemediklerine dikkat çeken Tar, LGBTİ+ bireylere verilmeyen bu özne olma halinin onların “öldürülmesi münasip” bireyler olarak görülmesine zemin oluşturduğunu söyledi. Belli bir bölgede yaşayan LGBTİ+’lara yönelik organize linç girişimlerinde saldırıların “halkın tepkisi”, “mahallelinin rahatsızlığı” şeklinde dışlama üzerine kurulduğu örneğini veren Tar, “Dil böyle olduğu sürece, yani LGBTİ+ olmayanlar mahalle sakini, yurttaş, vatandaş, halk;  LGBTİ+’larsa rahatsız olunan unsur olduğu sürece nefret saldırıları bu çerçevede meşrulaştırılıyor” dedi.

Tar, ana akım medyada devam eden bu duruma rağmen alternatif medyadaki gelişmelerin umut verici olduğunu ve alternatif medya temsilcileri ile haber dili konusunda iletişime geçtiklerinde olumlu sonuçlar aldıklarını paylaştı. Ana akım medyada gözlemlenen kronikleşmiş sorunlara karşı LGBTİ+ haber yazımına üzerine ortak atölyeler düzenlediklerini aktaran Tar, çözümün LGBTİ+ haberciliğinin yayın politikasının temel bileşeni yapılmasından geçtiğini söyledi.

Nefret dili, makbul olmayanların ölülerine saygısızlık için de kullanılıyor

İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Türkiye’de resmi ideolojinin 1915’ten başlayarak 1925,1938,1980 gibi kilit tarihlerde makbul kabul edilmeyenlerin ölülerine yaklaşımının 15 Temmuz ile birlikte akıllara kazınan “Hainler Mezarlığı” ile bir kez daha gözler önüne serildiğini söyledi. Keskin, bu yaklaşımın özellikle çatışma süreçlerinde daha da güçlenen nefret dilinde daha belirgin hale geldiğini söyledi: “Bunu hep dile getirdik, ‘ölü olarak ele geçirildi’ diye bir kavram var basının dilinde. Ben böyle bir kavramı dünyanın başka hiçbir yerinde duymadım. Ölü olarak ele geçirilmek… Bir insan ölü olarak nasıl ele geçirilir? Bu son derece insanlıktan uzak ve karşı tarafın acısını görmezden gelen bir yaklaşım. ‘İnleri yok edildi’ deniliyor. Aslında bu hem insana hem hayvana yönelik saldırgan ve yok edici bir dil. “ 

Keskin, bu dilin 90’lı yıllarda kontrgerilla tarafından işlenen politik cinayetler için sıklıkla kullanıldığına dikkat çekti. Keskin, nefret dilinin bu dönemde spesifik bir fonksiyonu da olduğunu vurgulayarak “faili meçhul” ifadesinin katili saklayan,cinayeti belirsizleştirmeye yönelik bilinçli bir tercih olduğunu dile getirdi. Keskin, bu ifadenin, kontrgerilla cinayetlerinde yakınlarını kaybeden ve aslında failleri yakından tanıyan aileler için son derece rahatsız edici olduğunu paylaştı.Keskin, makbul kabul edilmeyenlerin ölülerine dahi saygı göstermeyen bu nefret dilinin ve beraberindeki uygulamaların Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere de aykırı olduğunu belirtti.

Mültecilerin nasıl görüleceğini medyada nasıl temsil edildikleri belirliyor

Sözlerine Taliban’ın Afganistan’da iktidarı ele geçirmesi ile Kabil Havaalanında yaşanan insanlık dramına dikkat çekerek başlayan Osnabrück Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Kültürlerarası Çalışmalar Enstitüsü’nde uzaktan misafir araştırmacı Dr. Cavidan Soykan, insanlık tarihinin göç ve hareket üzerine kurulu olduğunu ancak 2000’li yıllara gelindiğinde insan eliyle yaratılan felaketler ve krizler nedeniyle, hareket halinde olan kitlelerin ulus devletler tarafından tehdit unsuru olarak görülmeye başlandığını kaydetti.

2013-2020 yılları arasında Akdeniz’i geçmeye çalışırken ölen veya kaybolan mültecilerin sayısının 17.000 kişi civarında olduğunun tahmin edildiğini ve Akdeniz’in dünyanın en ölümcül denizine dönüştüğünü belirten Soykan, 2013 yılında 368 kişinin boğularak öldüğü İtalya’nın Lampedusa Adası açıklarındaki kazanın haberi ile mülteci ölümlerine ilk kez küresel düzeyde dikkat çekildiğini hatırlattı. Bir kazada tek seferde 800, hemen arkasından başka bir kazada 300 mültecinin Libya’dan İtalya’ya geçmeye çalışırken batan teknelerde boğulduğu haberi sonrasında sözü hafızalara kazınan o fotoğrafa getiren Soykan:

“Aynı yıl 2 Eylül’de küçük bir çocuğun, Alan Kurdi’nin Türkiye sahilindeki ölü bedeninin fotoğrafı tüm dünyada yankı uyandırdı. Hikayesi yazıldı, ismi Akdeniz’deki kurtarma gemilerine verildi. Ama ondan önce de çocuklar öldü ve hala da ölmeye devam ediyor. Çoğunun adını, yaşını ve ne yaşadığını ve neden kaçtığını bilmiyoruz.Ölenlerin hikayesi, yaşı, savunmasız bir çocuk oluşu, haberin okuyucu veya izleyicide acıma duygusu uyandıracak şekilde verilişi, mülteci ölümlerine nasıl bir tepki gösterdiğimizi net bir şekilde belirliyor” dedi.  Medyada çocukların ve kadınların savunmasız, korunmaya veya kurtarılmaya muhtaç olarak resmedilirken erkeklerin ölümden ve savaştan kaçtıkları için suçlulaştırıldıklarını ifade eden Soykan,geçtiğimiz hafta içerisinde sosyal medyada Afganistanlı erkeklere dair kaçtıkları için ölmelerinin dilendiği paylaşımlarla kadınlarla dayanışma için yürütülen kampanyanın aynı anda dolaşımda olduğuna dikkat çekti

Muhalefetin AKP iktidarının göçmen politikasını eleştirmek yerine göçmenlere dair kullandığı ayrıştırıcı ve aşağılayıcı dilin medyada da yer bulduğunu belirten Soykan,sözlerini ayrıştırıcı dilin yarattığı yıkımı özetleyerek sonlandırdı:

“Alan Kurdi ailesi ile kaçmayıp Türkiye’de kalsa ve bu ülkede büyüse, gündelik hayatında aynı dile maruz kalacaktı. Burada temel sorun, vatandaş-vatandaş olmayan ayrımını pekiştiren milliyetçi söylemin; içerme-dışlama pratiğini devreye sokması, biz ve onlar ayrımını veya dost-düşman ikiliğini körüklemesi. Dünyayı böyle ikilikler üzerinden inşa etmenin toplumsal zararlarını bir yana koyarsak; bu ayrıştırıcı dil, bizi hak temelli ve insan onuru odaklı bir yaşam düşüncesinden alıkoyuyor. Denizde boğulan veya gökyüzünden düşen ismi bilinmez ölüler, bizden olmadıkları için saygıyı hak etmezken; ismi bilinen ama savunmasız ve acınması gerektiği düşünülenler öldüklerinde Alan Kurdi örneğindeki gibi ölümsüzleştiriliyorlar.”